اَلْـٰٔنَ خَفَّفَ اللّٰهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ اَنَّ ف۪يكُمْ ضَعْفاًۜ فَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ اَلْفٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفَيْنِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 66. Ayet
Daralt
X
-
Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti. Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa Allah'ın izniyle iki yüz kişiyi yener, sizden bin kişi olursa iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.
Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti.
Eğer denilirse ki: Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi mealindeki beyanın anlamı nedir? Zira Cenab-ı Hak on kişiye, yüz kişiye karşı durmasını emrederken de onlarda bir zayıflık olduğunu bilmekteydi.
Buna şöyle cevap verilir: Cenab-ı Hak onlarda bir zayıflık olduğunu bilmesine rağmen bunda kendilerini helak etme durumu olsa da bunu emretmiştir. Bu O'nun bir adaletidir. Zira canlar O'na aittir. Eğer dilerse ölümle, dilerse öldürülme ve düşmanın öldürmesi suretiyle bu canları alır. Cenab-ı Hakk'ın hafifletmesi bir rahmet ve lütuftur. Cenab-ı Hak bir kişiye, on kişiye karşı durmasını emretmiştir. Zira imtihanının başlangıcı itibariyle O'nun, kimin zayıf olduğuna dair ilmi vardı. Ayrıca Cenab-ı Hak kullarını güç yetirdikleri ve güç yetirmedikleri konularda imtihan edebilir. Bunda hikmet vardır, zira canlar O'na aittir; dilediği şekilde ve dilediği yolla bu canları alabilir. Bu, "Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı" mealindeki beyanda bildirilen durumdur. Eğer hikmet bakımından O'nun böyle bir hakkı olmasaydı, onlara böyle bir emirde bulunması mümkün olmazdı. İkincisi, Cenab-ı Hak, onlarda olacak olan zayıflığı bildiği gibi mevcut ve olmuş olan zayıflıklarını da bilmektedir. Bu, belirtmiş olduğumuz şu ilahi beyanda bildirilen durumdur: "Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım". Yani O, cihat edeceğini bildiği gibi, var olan bir mücahidi de bilmektedir. Söz konusu beyan da böyledir.
Yine, yirmi ve iki yüz kişinin; yüz ve bin kişinin belirtilmesi, sayı bakımından bir sınırlama anlamına gelebilir. Bununla birlikte bir sınırlama anlamına da gelmeyebilir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak nesheden ayette, neshedilen ayette belirtilen sayıdan farklı bir sayıyı bildirmiştir. Çünkü neshedilen ayette iki yüze karşı yirmi kişi; nesheden ayette ise sizden bin kişi olursa iki bin kişiyi yener mealindeki beyanla iki bine karşı bin kişi bildirilmiştir. Eğer bu beyan, sayı sınırlaması anlamına gelmese, bir kişinin iki kişiye karşı durması gerekir. İlk beyana göre ise bir kişinin on kişiye karşı durması gerekir. Bununla ilgili olarak Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer bir kişi kafirlerden iki kişiyle karşılaşır ve bunun üzerine esir alınırsa onun için fidye verme zorunluluğumuz yoktur. Eğer üç kişiyle karşılaşır ve esir düşerse onun için fidye vermemiz gerekir:' O, bir kişiye iki kişiden kaçma hakkı tanımamıştır. Zira onun için fidye vermeyi zorunlu kılmamıştır. O, bir kişiye ancak üç kişiden kaçma hakkı tanımıştır. Nitekim o, bu kimse için fidye vermeyi gerekli görmüştür. Aynı şekilde İbn Abbas'ın da böyle söylediği rivayet edilmiştir.
Bu beyanın sayı sınırlaması anlamında olması da mümkündür. Belirtilen sayı tamamlandığında kaçma caiz olmaz ve onların düşmana karşı durması gerekli olur. Eğer bu sayının altında iseler karşı durmaları gerekli olmaz. Yine Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Cenab-ı Hak yirmi kişinin iki yüz kişiye karşı sabretmesini emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Yine O, yüz kişinin bin kişiye karşı sabretmesini emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. O şöyle demiştir: Sonra Cenab-ı Hak Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletli diye buyurmuştur. Böylece O, yüz kişinin iki yüz kişiye karşı durmasını emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Yine O, bin kişinin iki bin kişiye karşı durmasını emretmiştir. Eğer bunlardan kaçan olursa mazeretleri kabul edilmez. Eğer bu beyan, sayı sınırlaması anlamına geliyorsa belirtildiğine göre şöyle denilebilir: Onlar, kendilerini kollayıp koruyacak kimseler arasında olmadıkça savaşmamaları mümkündür.
Artık sizden sabırlı yüz kişi olursa. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Sabır, Allah'ın emirleri karşısında nefsi tutmak; nefsin tüm şehvet ve zevklerinden onu alıkoymaktır. Eğer bir kimse bunu yaparsa düşmana galip gelir. Bazıları şöyle demiştir: Sabır, bir kişinin nefsini düşmanla savaşa alıştırması ve bu konuda onu sabit tutmasıdır. Şükretmeye gelince denildi ki: Canını ve eli altındakileri Allah için harcamasıdır, bunları başkası için harcamamasıdır. Bu durumda şükür ve sabır, her ne kadar dil bakımından farklı olsalar da sonuç itibariyle aynı olmaktadır. Çünkü şükür, kişinin, canı ve sahip olduğu imkanları Allah için harcamasıdır. Sabır ise kişinin, Allah'ın emrettiği her konuda nefsini tutması ve Allanın kendisine farz kıldığı her şeyi yerine getirmesidir. Eğer nefsini başkası için tutarsa o kişi için harcamış olur. Bundan dolayı 'ncak sabredip, dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir" mealindeki beyanla sabır, iman olarak isimlendirilmiştir. Cenab-ı Hak "iman eden ve salih am el işleyenler" mealindeki başka bir beyanla iman olarak belirttiğini burada sabır olarak nitelemiştir.
Allah sabredenlerle beraberdir. Düşmanlarına karşı yardım etme ve onlara galip gelmekte.
Yorumu Yorumla
-
el-Âne (اَلْـٰٔنَ)
Kelimenin kökü e-v-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "vakit, zamanın içinde bulunulan anı ve bir şeyin vaktinin gelmesi" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Âne" kelimesini geçmiş ile gelecek arasındaki "hazır zaman" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, bir önceki ayette (Enfâl 65) geçen bire on (1'e 10) olan askeri yükümlülüğün, o andan itibaren değiştirildiğini bildiren hukuki bir "milat" ve zaman belirleyicidir.
Haffefe (خَفَّفَ)
Kelimenin kökü h-f-f harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hafiflik, ağırlığın zıddı, süratli olmak ve yükün azalması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tahfif" (hafifletme) eylemini, birine yüklenen zor bir görevin veya ağır bir sorumluluğun, onun gücüne uygun hale getirilerek azaltılması olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin İslam savaş hukukundaki "nesih" (hükmün değişmesi) tartışmalarındaki rolüne dikkat çeker. Öztürk'e göre Allah, Müslümanların karşılaştığı askeri gerçeklikleri ve yorgunluğu gözeterek, bire on (1'e 10) olan direnme mecburiyetini, bire iki (1'e 2) oranına indirerek hukuki bir kolaylık (tahfif) sağlamıştır. Bu, ilahi yasanın insan kapasitesine göre esnemesinin dilsel karşılığıdır.
Da'fen (ضَعْفاً)
Kelimenin kökü d-a-f harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kuvvetin zıddı olan halsizlik, zayıflık ve bir şeyin katlanması/iki katı olması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "da'f" kavramını hem bedensel güçsüzlük hem de azim ve iradedeki gevşeklik olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Müslümanların savaş meydanındaki fiziksel yorgunluklarını ve sayıca az olmanın getirdiği insani kaygıları ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi" (alime enne fîkum da'fen) ifadesindeki ontolojik dürüstlüğü inceler. Izutsu'ya göre Kur'an, müminleri süper kahramanlar olarak değil, sınırları olan beşerî varlıklar olarak konumlandırır. Bu zayıflık (da'f), imansızlık değil, insan tabiatının bir gereğidir ve ilahi otorite (Allah) bu zayıflığı "bildiği" (alime) için hukukunu bu gerçeğe göre yeniden dizayn etmiştir.
Mi-etün (مِائَةٌ)
Arapçada "yüz" sayısıdır.
Gabriel Said Reynolds, "Yüz sabırlı kişi iki yüz kişiyi yener" ifadesindeki matematiksel oranın (1'e 2) değişimini analiz eder. Reynolds'a göre bire ondan (1'e 10) bire ikiye (1'e 2) düşüş, ilahi inayetin (nasr) geri çekilmesi değil, Müslüman ordusunun artık daha büyük kitlelere ulaştığı ve rasyonel askeri dengelerin daha fazla gözetildiği bir "kurumsallaşma" evresine işaret eder.
Sâbiratun (صَابِرَةٌ)
Kelimenin kökü s-b-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi tutmak, hapsetmek, engellemek ve sağlamca bağlamak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sabır" kavramını, insanın korku ve panik anında kendi nefsini kontrol altında tutması, safları bozmaması ve kararlılığını koruması olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin müennes (dişil) formda (sâbiratun) "topluluk" (fietun) anlamını pekiştirdiğini belirtir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre sabır, sadece bireysel bir erdem değil, askeri bir birliğin "bir bütün olarak" sarsılmadan durmasını sağlayan o kolektif disiplinin adıdır. Zaferin sayısal oranlardan (yüz veya iki yüz) ziyade bu "sabır" niteliğine bağlanması, başarının ahlaki niteliğini vurgular.
Bi-iznillâh (بِإِذْنِ اللّٰهِ)
Kelimenin kökü e-z-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kulak (üzün), işitmek ve bir şeye izin/geçit vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "izn" kavramını bir engelin kaldırılması ve bir işin yapılmasına onay verilmesi olarak açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Allah'ın izniyle" ifadesinin savaş bağlamındaki teolojik işlevini inceler. Kılıç'a göre, sayısal oran bire ikiye (1'e 2) düşürülerek iş kolaylaştırılmış olsa da; zafer yine de otomatik bir sonuç değildir. Başarı, her halükarda ilahi iradenin o işe "geçit vermesine" (iznine) ve yasaların yaratıcısının onayıyla gerçekleşen bir "yardıma" (nasr) bağlıdır. Bu ifade, askeri özgüvenin kibre dönüşmesini engelleyen teolojik bir emniyet sibobudur.
Me'as-Sâbirîn (مَعَ الصَّابِر۪ينَ)
Kelimenin kökü s-b-r harflerinden oluşur.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki "Allah sabredenlerle beraberdir" (vallâhu ma'as-sâbirîn) vaadindeki "ma'iyyet" (beraberlik) kavramını analiz eder. Aydar'a göre bu beraberlik, mekan birliği değil; destek, koruma ve başarı birliğidir. Müslümanlar sabrettikleri (direndikleri) sürece, Allah'ın görünmez orduları ve manevi yardımı onlarla "eşzamanlı" olarak hareket eder. Surenin bu vurguyla bitmesi, askeri başarının en temel yasasının sayısal üstünlük değil, psikolojik direnç (sabır) olduğunu tescil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla