Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 60. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 60. Ayet

    وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَر۪ينَ مِنْ دُونِهِمْۚ لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vee’iddû lehum mâ-steta’tum min kuvvetin vemin ribâti-lḣayli turhibûne bihi ‘aduvva(A)llâhi ve’aduvvekum veâḣarîne min dûnihim lâ ta’lemûnehumu(A)llâhu ya’lemuhum(c) vemâ tunfikû min şey-in fî sebîli(A)llâhi yuveffe ileykum veentum lâ tuzlemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.

      Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın. Bazı alimler şöyle demiştir: Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın. Savaşlara ve gazvelere, Bedir'e çıktığınız gibi silahsız ve kuvvet hazırlamadan çıkmayın. Çünkü Cenab-ı Hak, Bedir savaşını hak ile batıl olanı, haklı ve haksız olanı ayırmak için bir işaret yapmıştır. Bundan dolayı O, size Bedir savaşına silahsız ve güç hazırlamadan çıkmanızı emretmiştir. Fakat bunun dışındaki savaş ve gazvelere hazır olmadan çıkmayın. Ayrıca onlar hazırlığı Rab'lerine itaat için terketmişlerdir. Zira hazırlıkla meşgul olmada O'na itaat i terketmek söz konusudur. Cenab-ı Hak güçleri yettiği kadarıyla savaş araçlarına dair hazırlık yapmalarını emretmiştir. Çünkü her ne kadar Cenab-ı Hak, onlar için varedeceği bir sebep olmaksızın düşmanlara karşı onları galip getirmeye kadirse de bu durum, hazırlık yapmamaya göre düşman için daha korkutucudur. Bu durum "Şu bir gerçek ki, yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah'a karşı duyduklarından daha şiddetlidir" mealindeki beyan gibidir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak her ne kadar dostlarını vasıtasız bir şekilde düşmana galip getirmeye kadir olsa da savaş araçlarını temin etmelerini emretmiştir. Fakat Cenab-ı Hak, sebeplere riayet etmeyi emretmiştir, çünkü O, ölüm ve hayat gibi dünya işlerinin tümünü sebeplere bağlı kılmıştır. Halbuki Cenab-ı Hak insanların ve tüm yaratılanların devamını kendilerine vereceği rızık olmaksızın, ölümü hastalık ve herhangi bir sebep olmaksızın da sağlayabilirdi. Fakat varlığı belirttiğimiz şekilde düzenledi.

      Güç anlamındaki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları "ok atma kuvveti" demiştir. Buna göre Resulullah'ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın. Bu çerçevede "Dikkat edin! Kuvvet atmaktır" buyurmuştur. Resulullah bunu üç defa tekrarlamıştır. Elinizden geldiği kadar güç mealindeki beyan savaşta kullanmaya güç yetiremediklerinizi değil de güç yetirdiğiniz silahlar anlamına gelmesi mümkündür. Bazıları şöyle demiştir: Kuvvet silahtır. Başkaları attır demiştir. Buradaki kuvvetin tüm savaş araç ve gereçleri olması mümkündür. Bu ayette fiilin sebebi olan kuvvetin önce olmasının mümkün olduğuna dair delil vardır. "Gücümüz olsaydı inanın ki sizinle beraber sefere çıkardık" mealindeki beyanda Cenab-ı Hak, fiile güç yetirmeyi değil, sebeplere güç yetirmeyi kastetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutup caydırmak üzere savaş atları hazırlayın. Cenab-ı Hak düşmanı korkutmak üzere savaş atlarını savaş için hazırlamayı emretmiştir. Ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildikleri. Bu beyan hakkında müfessirler farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Savaş atlarıyla müşrikleri korkutursunuz. Ve onların gerisinde olanlar ise yahudi ve hıristiyanlardır. Onların arasında olan bu kimseler de aynı şekilde korkutuluyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Ve onların gerisinde olanlar, onların arasındaki münafıklardır. Bunlar onları tanımıyorlardı. Onlar müşriklerin casusları ve gözcüleriydi, ötekilere müminlerin durumunu bildiriyorlardı. Bunlar da aynı şekilde korkutulmaktadır. Başkaları şöyle demiştir: Ve onların gerisinde olanlar, şeytanlardır. Bu bağlamda Resulullah'tan bir hadis rivayet etmişlerdir. Buna göre o şöyle buyurmuştur: "Bunlar şeytanlardır. Evinde asil bir at bulunan insanı şeytan çarpmaz".

      Ve onların gerisinde olanlar mealindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Bunlar bundan sonra kıyamete kadar gelecek düşmanlardır. Siz onları bilmezsiniz, ama Allah onları bilir. Eğer böyleyse bu ayette cihadın kıyamete kadar devam edeceğine delil vardır. Bazıları şöyle demiştir: Onların gerisinde olanlar, şeytanlardır. Siz onları bilmezsiniz, ama Allah onları bilir. Bu beyan tıpkı "o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler" mealindeki beyanı gibidir. Eğer denilirse ki: Belirtilen "savaş atları" ve silahlar hususunda şeytanlarda hangi korku olabilir? Buna şöyle cevap verilir: Şeytanlarda dostlarının hezimeti korkusu olur. Veya onların dostlarında korku olabilir. Fakat söz konusu korku şeytanlara nispet edilmiştir. Bu tür kullanımlar Kur'an'da çoktur. Allah'ın ve sizin düşmanlarınız. Allah'ın düşmanları müminierin düşmanları olarak nitelenmiştir ki Allah'a düşmanlığı benimseyen kimsenin müminlerin düşmanı olduğu; Allah'a dostluğu benimseyen kimsenin de müminlerin dostu olduğu bilinsin. Müminlerin dostu olan, Allah'ın da dostu olur.

      Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, size tastamam ödenecektir. Cenab-ı Hak Allah yolunda harcadıklarının söz konusu kimseler için bereketlendirileceğini bildirmiştir. Bu dünyada yerine koyma tıpkı şu ilahi beyanda bildirilen durum gibidir: Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. Ahiretteki yerine koyma ise sevaptır. Zerrece haksızlığa uğramazsınız. Bu beyan iki yoruma açıktır. Birinci muhtemel yorum şudur: Cenab-ı Hakk'ın size emrettiği Allah yolunda cihat, bu hususta hazırlık yapma ve harcama konularında zerrece haksızlığa uğramazsınız. Zira canlarınız ve mallarınız Allah'ındır. Onun bunları sizden alma hakkı vardır. İkincisi de şudur: Ahiretteki sevap konusunda zerrece haksızlığa uğramazsınız. Yani O, size ahirette sevap veya bu dünyada yerine yenisini verecektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E'ıddû (وَأَعِدُّوا)

        Kelimenin kökü a-d-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi saymak, hesaplamak, bir araya getirmek ve gelecekteki bir durum için bir şeyi önceden hazırlamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'dâd" (hazırlama) eylemini, henüz gerçekleşmemiş ancak olması muhtemel bir hadise veya ihtiyaç için önceden gerekli tüm donanımı sağlamak, teçhizatı eksiksiz hale getirmek olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Bedir sonrasındaki askeri bağlamına dikkat çeker. Savaş eylemi için "hazırlanın" (e'ıddû) emrinin verilmesi, savaşın artık sadece kılıçların çekildiği andaki anlık bir kahramanlık (bedevi hamiyeti) olmaktan çıktığını gösterir. Kur'an, savaşı uzun vadeli bir planlama, lojistik bir altyapı inşası ve rasyonel bir devlet politikası (savunma stratejisi) olarak kurumsallaştırmıştır.

        İsteta'tum (مَّا اسْتَطَعْتُم)

        Kelimenin kökü t-v-a harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "itaat etmek, zorlanmadan boyun eğmek ve bir işe güç/takat yetirmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istitaât" kavramını insanın bedensel, zihinsel ve aletsel (fiziksel mekanizmalar) olarak bir fiili gerçekleştirebilme kapasitesinin en uç (maksimum) sınırı olarak açıklar. "Gücünüzün yettiği kadar" ifadesi, sıradan bir çabayı değil, devletin ve toplumun elindeki tüm potansiyeli son damlasına kadar zorlayarak mobilize etmesini (seferberlik halini) emreder.

        Kuvvetin (قُوَّةٍ)

        Kelimenin kökü k-v-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "zayıflığın zıddı, bedensel veya ruhsal dayanıklılık, direnç ve şiddet" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kuvvet kavramını insanın sadece kas gücü olarak değil; akli, fikri ve ahlaki metanetini de kapsayan, her türlü dış baskıya karşı dik durabilme yeteneği olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki "kuvvet" kelimesinin belirsiz (nekra) formda ("min kuvvetin" - herhangi bir kuvvet) kullanılmasının evrensel ve stratejik önemini vurgular. Kur'an, burada kılıç, mızrak veya ok gibi dönemsel savaş aletlerinin adını zikretmek yerine "kuvvet" (güç üreten her şey) diyerek kategoriyi ucu açık bırakmıştır. Aydar'a göre bu kelime, her çağın kendi savaş teknolojisine, savunma sanayisine ve askeri endüstrisine (ateşli silahlardan hava savunma sistemlerine kadar) işaret eden kapsayıcı ve dinamik bir askeri emirdir.

        Ribâti (رِّبَاطِ)

        Kelimenin kökü r-b-t harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi çözülmesin diye sıkıca bağlamak, düğümlemek ve sağlamlaştırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ribât" kelimesinin aslen düşman sınırında veya karakollarda atları bağlayıp savaşa hazır bekletmek anlamına geldiğini belirtir. Daha sonra bu kelime, sınır boylarında nöbet tutan, sürekli teyakkuz halinde bekleyen askeri birliklerin (garnizonların) genel adı olmuştur.

        Toshihiko Izutsu, ribât kavramının Cahiliye'deki sıradan bedevi eyleminden İslami bir kuruma dönüşmesini analiz eder. Çölde sıradan bir çadır direğine at bağlama pratiği (r-b-t); Kur'an'ın bu ayetiyle birlikte, yeni kurulan devletin ulusal sınırlarını koruyan, "daimi teyakkuz ve nöbet" felsefesine dayanan askeri bir kurumsallaşmanın (ribât) ontolojik temeli haline getirilmiştir.

        el-Hayli (الْخَيْلِ)

        Kelimenin kökü h-y-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hayal etmek, kuruntu, kibirlenmek ve yürürken kurumlu davranmak" olduğunu belirtir. Ata "hayl" denmesinin etimolojik sebebi; atın yürüyüşündeki o gururlu, boynunu dik tutan, kibirli ve gösterişli edasıdır. Süvarilere "hayyâle" denmesi de bu görkemden gelir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin 7. yüzyıl Arap Yarımadası'ndaki askeri donanım açısından taşıdığı değeri vurgular. Öztürk'e göre o dönemde at (hayl); yetiştirilmesi zor, son derece pahalı ve savaş meydanında yaya birliklerini ezip geçen en üst düzey "stratejik şok" silahıydı. Kur'an'ın "bağlı atlar" (ribâti'l-hayl) tamlamasını özellikle seçmesi, günümüz ordularındaki en ileri zırhlı birliklerin veya tank taburlarının oluşturulmasına denk gelen devasa bir askeri caydırıcılık (yatırım) emridir.

        Turhibûne (تُرْهِبُونَ)

        Kelimenin kökü r-h-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "korkmak, ürkmek, dehşete düşmek ve bir şeyden şiddetle çekinmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rehbet" kavramını sıradan bir korkudan (havf) ayırır. Rehbet; içinde saygı, tedbir ve korkulan otoriteye karşı son derece temkinli davranmayı (sakınmayı) barındıran derin ve kalıcı bir dehşet halidir. Eylem burada "if'âl" babındadır (turhibûne) ve karşı tarafa/düşmana bilerek ve tasarlayarak o derin dehşeti "aşılamak, korku salmak" demektir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin İslam savaş felsefesindeki "caydırıcılık" (deterrence) ilkesini nasıl inşa ettiğini çok çarpıcı bir şekilde analiz eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, Müslümanlara devasa askeri güçler (at ve kuvvet) hazırlamalarını emrederken; bu gücün nihai amacını "gidin ve onların kanını dökün" şeklinde açıklamaz. Amacı, "onları korkutmanız/caydırabilmeniz (turhibûne) içindir" diye belirler. Savaşın en ahlaki ve mükemmel hali; silahın hiç patlamadan, sadece o ihtişamlı gücün düşman zihninde yarattığı "psikolojik terör/dehşet" (rehbet) sayesinde düşmanı savaşa girmekten ve saldırmaktan vazgeçirmesidir. Güç, öldürmek için değil, savaşı çıkmadan bitirmek (caydırıcılık) için toplanır.

        Aduvve (عَدُوَّ)

        Kelimenin kökü a-d-v harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sınırı aşmak, zulmetmek, koşmak ve bir şeyin uç noktası" olduğunu belirtir. Karşı tarafta yer aldığı ve haddi (sınırı) aşarak haksızlık yaptığı için hasma "adüv" (düşman) denilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınız" (aduvvellâhi ve aduvvekum) ifadesinin sosyo-politik birliğini inceler. Cahiliye'de düşmanlık kabile onuruna (asabiyete) yapılan saldırıyla ölçülürdü. Kur'an, düşman tanımını kişisel veya ırksal bir husumet olmaktan çıkararak teolojik bir temele oturtmuştur. Müslümanların düşmanı, bizzat Allah'ın yeryüzündeki adalet nizamına (tevhide) savaş açanların ta kendisidir. Bireysel intikam yasaklanmış, "düşman" kavramı ilahi ideolojinin karşısındaki aktörler olarak yeniden tanımlanmıştır.

        Tunfikû (تُنفِقُوا)

        Kelimenin kökü n-f-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin tükenmesi, elden çıkması, harcanması ve bitmesi" anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, infak kavramının savaş (hazırlık) bağlamındaki kullanımına dikkat çeker. "İnfak", genellikle yoksullara verilen zekat veya sadaka anlamında (sosyal yardım) bilinse de; bu ayette savunma sanayisi ve askeri teçhizat (kuvvet ve atlar) inşası için devletin ve bireylerin mallarını feda etmesi olarak kullanılmıştır. Savaş, sadece cephedeki kılıçlarla değil; ardındaki ekonomik gücün (finansal seferberliğin) düşmana karşı "tüketesiye harcanması" (infak) ile kazanılır.

        Yuveffe (يُوَفَّ)

        Kelimenin kökü v-f-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin eksiksiz olarak tamamlanması, hakkının verilmesi ve sonuna ulaşılması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vefa" ve "ifa" eylemlerini, kişinin üzerine düşen bir borcu, bedeli veya sorumluluğu bir zerre bile noksan bırakmaksızın, en ufak bir kesintiye uğratmadan (tamamen) ödemesi ve tahsil ettirmesi olarak açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "Size eksiksiz olarak ödenir" (yuveffe ileykum) ifadesindeki meçhul (edilgen) fiilin eskatolojik garantörlüğüne dikkat çeker. Savunma altyapısı için harcanan mallar dünyevi bir devlete (veya orduya) verilmiş gibi görünse de; Kur'an, asıl borçlu (kefil) makamına görünmez bir faili (Allah'ı) oturtur. Orduya verilen her bir dirhem (infak), doğrudan ilahi bir bankaya yatırılmış; zayi olması veya eksilmesi imkansız (yuveffe) kozmik bir yatırıma dönüştürülerek savaşın ekonomik yükü uhrevi bir müjdeyle hafifletilmiştir.

        Tuzlemûn (تُظْلَمُونَ)

        Kelimenin kökü z-l-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi, ona ait olmayan yanlış bir yere koymak, eksiltmek ve sınırı aşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını adaletin tam zıddı olarak tanımlar; birinin hakkını kısmak, emeğini boşa çıkarmak veya hak etmediği bir zarara uğratmaktır. Ayetin (fasılasının) sonunda "siz zulme uğratılmazsınız" (ve entum lâ tuzlemûn) denmesi; Allah yolunda yapılan askeri veya mali hiçbir hazırlığın, hiçbir terin ve fedakarlığın karşılıksız kalarak (eksiltilerek) o ilahi terazide boşa gitmeyeceğinin mutlak hukuki teminatıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X