Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 57. Ayet

    فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-immâ teśkafennehum fî-lharbi feşerrid bihim men ḣalfehum le’allehum yeżżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Savaş esnasında eline düşerlerse onlara yaptığınla geridekileri korkut ki, belki akıllarını başlarına devşirirler.

      Savaş esnasında eline düşerlerse. Denildi ki: Savaşta onları esir olarak alırsanız. Yine denildi ki: Savaşta onları ele geçirirseniz. Yine denildi ki: Savaşta onları bulursanız. Onlara yaptığınla geridekileri korkut. Bu beyan hakkında denildi ki: Onlar aracılığıyla geridekileri sakındır. Yani onlara, geride kalanların sakınacakları cezalar ver. Yani kaçınacakları. Yine denildi ki: Onlar aracılığıyla geridekilere öğüt ver. Yani onların dışındakilere. Ayet, Allanın inanmayacaklarını bildiği bir topluluk hakkında inmiştir. Onların adeti antlaşmaları bozmaktı. Aziz ve Celil olan Allah, bu kimseleri sakındırmasını resulüne emretmiştir ki bu durum onlardan sonra gelenler için bir ibret ve sakınma vesilesi olsun. Şayet bu, söz konusu kimseler için men edici bir durum olmasa da bu kimselerin sakındırılması, başkalarına yarar sağlayacaktır. Eğer başkaları onun bu kimselere belirtildiği şekilde davrandığını görürlerse bu durum, onların benzeri davranışları yapmaktan sakındırma olur. Bundan dolayı "Sizin için kısasta hayat vardır" buyurulmuştur. Zira bundan dolayı öldürüleceğini gören kimse başkasını öldürmekten kaçınır. Dolayısıyla bunda yaratılmışlar için hayat vardır. Aynı şekilde Allah düşmanla savaşmayı ve aralarında savaş açmayı rahmet yapmıştır. Çünkü insanın tabiatında savaştan nefret etmek vardır. Dolayısıyla kişi İslamı terketmesiyle öldürüleceğini gördüğünde kendi canı hakkında sakındığı ve canını kaybedeceğinden korktuğu için bunu kabul eder. Böylelikle savaş rahmet olur. Aynı şekilde insanlar arasında Allah'ın, cana ilişkin koyduğu cezanın ve bundan daha alt düzeydeki cezaların tümü böyledir. Cenab-ı Hak, bu cezaları, benzerinin tekrarlanmasını engellemek ve sakındırmak için koymuştur. Onlara yaptığınla geridekileri korkut mealindeki beyan da böyledir. Yani bu kimselerden sonra gelenler için bir öğüt ve sakınma vesilesi olarak onları korkut demektir. Ki, belki akıllarını başlarına devşirirler. Azabı düşünmeleri, dolayısıyla antlaşmayı bozmamaları için. Aynı şekilde dünyada rağbet edilen ve korkulan her şey, ahirette vadedilenler için bir sebep ve sakınma vesilesi kılınmıştır. Yine bu dünyada lezzetli ve arzu edilen her şey, ahiret hayatında cennette vadedilen nimetlere sebep; nefret edilen ve çirkin olan her şey ise ahiret hayatında cehennemde olacağına ilişkin tehdit konusu yapılan azap hakkında bir sakınma vesilesi kılınmıştır. Dünya bu esas üzerine kurulmuştur. Ayette geçen "et-teşrid" (التشريد), yani korkutma kavramı hakkında Ebu Ubeyde şöyle demiştir: Bunun anlamı "ayırma" kökünden gelmektedir. Yani onları ayır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onlara yaptığınla geridekileri korkut. Yani onları cezalandıracak ve sakındıracak fiilde bulun ki bununla geride kalanlar düşmanlardan ayrılsınlar. O şöyle demiştir: Denilir ki: "Onlara yaptığında korkut" anlamındaki ifade Kureyş lehçesine göre "onlara işittir" demektir. Yine denildi ki: Onları sakındır. Yani bunları geride kalanlar için ibret ve öğüt vesilesi kıl. Bu, bizim belirtmiş olduğumuz yorumdur. Ebu Avsece şöyle demiştir: "et-Tenkil" (التنكيل), korkutma ve hoşlanmayan şeyi reddetme; "en-nekal" (النكال) ise azaptır. Başkaları şöyle demiştir: Onlara yaptığınla geridekileri korkut. Yani onlar aracılığıyla öbürlerini yaptıkları işlerle korkut. Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "et-Teşrid" (التشريد) onların kelamında dağıtmak ve ayırmak demektir. Bu anlamlar birbirine yakındır. Ebu Avsece şöyle demiştir: Onlara yaptığınla korkut. Yani onlar aracılığıyla sakındır, ta ki geridekiler senden korksunlar. "eş-Şerid" (الشريد) kovulmuş kimse demektir. Yine bu kelime az manasına da gelir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Teskafennehum (تَثْقَفَنَّهُمْ)

        Kelimenin kökü s-k-f harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi bulmak, hızla ve ustalıkla yakalamak, kavramak ve üstünlük kurmak" olduğunu belirtir. Kavrama ve çabuk öğrenme yeteneğine "sekâfet" (kültür/beceri) denmesi de kökün bu keskin idrak ve ele geçirme doğasından gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sekaf" eylemini, birini zayıf anında veya kaçamayacağı bir durumda yakalayıp ona boyun eğdirmek, üzerinde mutlak güç sahibi olmak olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı ("eğer onları savaşta yakalarsan"), sıradan bir karşılaşmayı değil; anlaşmayı bozan bu grupların savaş meydanında kıskıvrak ele geçirilmesini ve onlara karşı kesin bir askeri üstünlük kurulmasını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin askeri ve hukuki bağlamdaki ağırlığına dikkat çeker. Düşmanı savaşta "yakalamak" (teskafennehum), pusu kurmak veya aniden bastırmak anlamı taşır. Öztürk'e göre Kur'an, sürekli ahdi bozan (ihanet eden) bu kesimlere karşı savaş meydanında merhamet gösterilmemesini, onların fiziken bertaraf edilecek şekilde kesin bir mağlubiyete uğratılmalarını bu güçlü fiille emretmektedir.

        el-Harbi (الْحَرْبِ)

        Kelimenin kökü h-r-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "soymak, yağmalamak, birini malından ve canından yoksun bırakmak, barışın ve sükunetin ortadan kalkması" olduğunu belirtir. Savaşa "harb" denilmesinin nedeni, insanları yurtlarından, mallarından ve huzurlarından soyması, her şeyi talan etmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, harb kavramını doğrudan "barışın (silm) zıddı" olarak tanımlar ve taraflar arasındaki kanlı çatışmayı ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi bedevi kültüründe "harb" olgusunu analiz eder. Bedevi toplumunda harb, kabilelerin hayatta kalmak veya intikam (sâr) almak için başvurdukları sürekli ve doğal bir şiddet haliydi. Ancak Kur'an, bu ayette "harb" kavramını bedevi bir yağma pratiği olmaktan çıkarıp; devletin (Medine nizamının) meşruiyetine ve ahde vefaya (sözleşmelere) ihanet eden isyancı/muhalif gruplara karşı yürütülen hukuki ve organize bir "cezalandırma operasyonuna" dönüştürmüştür.

        Şerrid (شَرِّدْ)

        Kelimenin kökü ş-r-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ürkmek, korkuyla sağa sola kaçışmak, dağılmak ve darmadağın olmak" olduğunu belirtir. Sürüden ürkerek panik halinde kaçan deveye "şârid" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin "tef'il" babındaki (teşrîd/şerrid) kullanımını, bir topluluğa öyle bir korku ve şiddet uygulamak ki, onların bir daha bir araya gelemeyecek, toparlanamayacak şekilde darmadağın olup kaçışmalarını sağlamak olarak açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki tasvir gücüne ve edebi şiddetine vurgu yapar. Ayet, düşmanı sadece "öldür" demez; onları "şerrid" (darmadağın ederek ürküt) der. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu, düşmanın sadece askeri gücünü kırmak değil, onların kibrini ve organizasyon yapısını bir devenin paniğe kapılıp sürüyü dağıtması gibi psikolojik olarak paramparça etmektir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "şerrid" emrinin savaş hukukundaki "caydırıcılık" felsefesini özetlediğini belirtir. Aydar'a göre İslam'da savaş, intikam için değil fitneyi bitirmek için yapılır. Sözünü bozanlara savaş meydanında uygulanacak bu ezici ve dağıtıcı ceza, aslında merhametsizlik değil; aksine, bu şiddetli mağlubiyetin tüm bölgede duyulmasını sağlayarak gelecekteki potansiyel savaşları ve ihanetleri başlamadan bitirmeyi hedefleyen askeri bir şok doktrinidir.

        Halfehum (خَلْفَهُمْ)

        Kelimenin kökü h-l-f harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin arkasında olmak, geriden gelmek ve peşinden gitmek" olduğunu belirtir. Ön tarafın (kudâm) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "half" kelimesinin hem mekânsal (arka taraf, cephe gerisi) hem de zamansal (gelecekte, onlardan sonra gelecek olanlar) anlam taşıdığını kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "onların arkasındakiler" (men halfehum) ifadesinin doğrudan teo-politik bir tespiti barındırdığını ifade eder. Bedir sonrası Medine'de, Müslümanlarla savaşanların (özellikle söz bozan grupların) arkasında onları gizlice kışkırtan, onlara lojistik destek veren veya sıranın kendisine gelmesini bekleyen sinsi müttefikler ve pusuda bekleyen kabileler vardır. Düşmanın savaşta darmadağın edilmesi, sadece ön cepheyi değil, o "arkada" bekleyen korkak müttefikleri de sindirme operasyonudur.

        Yezzekkerûn (يَذَّكَّرُونَ)

        Kelimenin kökü z-k-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi zihinde muhafaza etmek, hatırlamak, anmak ve unutmamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" kavramını, zihne gelen veya yaşanan bir olaydan derin bir ibret almak, o hadiseyi bilinçte canlı tutarak gelecekteki eylemlere yön vermek olarak tanımlar.

        Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki bu ibret (tezekkür) vurgusunun, şiddetin amacını teolojik ve ahlaki bir zemine oturttuğunu belirtir. Reynolds'a göre, savaş meydanında ahdi bozanlara (hainlere) uygulanan o korkutucu ve darmadağın edici güç (şerrid); vahşi bir kıyım değil, arkadan gelenlerin zihinlerine kazınacak (yezzekkerûn) bir ders, bir "ibret vesikasıdır". Düşmanı ibret alınacak bir konuma düşürmek, ihanetin bedelinin ne kadar ağır olduğunu tarihsel bir hafızaya (tezekküre) dönüştürerek kalıcı barışı teminat altına almaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X