Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 54. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 54. Ayet

    كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْۚ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَۚ وَكُلٌّ كَانُوا ظَالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kede/bi âli fir’avne(ﻻ) velleżîne min kablihim(c) keżżebû bi-âyâti rabbihim feehleknâhum biżunûbihim veaġraknâ âle fir’avn(e)(c) vekullun kânû zâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Firavun hanedanıyla onlardan öncekilerin yapageldikleri gibi bunlar da Rab'lerinin ayetlerini yalanladılar, biz de günahları yüzünden onları helak ettik. Firavun hanedanını da suya gömdük. Bunların hepsi hak hukuk tanımaz kimselerdi.

      Firavun hanedanıyla onlardan öncekilerin yapageldikleri gibi bunlar da Rab'lerinin ayetlerini yalanladılar. Eğer denilirse ki: Onların arasından Firavun hanedanının özel olarak belirtilmesinin faydası nedir? Ve Firavun hanedanının yapageldiği gibi mealindeki beyanın tekrar edilmesinin hikmeti nedir? Buna şöyle cevap verilir: Firavun hanedanının özel olarak belirtilmesi, onların bunlara öncekilerden daha yakın bir konumda bulunmaları dolayısıyla olması mümkündür. Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin: "Doğrusu Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda tanık olacak bir peygamber gönderdik". İkinci muhtemel cevap da şudur: Onlardan Ehl-i Kitap olanlara Cenab-ı Hakk'ın bir hatırlatmasıdır. Çünkü onlar, peygamberin kendileri dışında bir kavimden gönderilmesini inkar ediyorlar ve diyorlardı ki: Hz. Muhammed (s.a.) ümmidir ve kendisi gibi ümmilere gönderilmiştir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Musa (a.s.) Kıpti değildi, bununla birlikte onlara peygamber olarak gönderildi. Hz. Muhammed'in (s.a.) durumu da böyledir. Ümmi olmasına karşın ümmilere de başkalarına da gönderilmiştir. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Tekrarın faydasına gelince, en doğrusunu Allah bilir ya, o da şudur: Cenab-ı Hak birinci ayette günahlardan dolayı yakalayıp cezalandırma ve azap etmeyi bildirmiş, fakat bu azabın ne olduğunu açıklamamıştır. O, diğer ayette ise bu azabın helak etme ve tamamen yok etme olduğunu açıklamıştır. Nitekim Cenab-ı Hak biz de günahları yüzünden onları helak ettik. Firavun hanedanını da suya gömdük diye buyurmuştur. 'Allah onları günahları dolayısıyla yakalayıp cezalandırdı" mealindeki beyanın, dünyadayken Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri sebebiyle ahirette karşılaşacakları ceza anlamında olması da mümkündür. Cenab-ı Hak iki ayetten birinde ahiretteki azabı, diğer ayette ise dünyadaki helaki bildirmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak birinci ayette Allah'ın ayetlerini inkar etmeyi bildirmiş, fakat bunu açıklamamıştır. Diğer ayette ise O, ayetlerini yalanlamayı bildirmiştir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak ayetlerini inkar etmenin onları yalanlama olduğunu açıklamıştır. Ayrıca yalanlama haberlerde söz konusu olur. Aynı şekilde doğrulama da böyledir. Bunda imanın tasdik olduğuna delil vardır. Çünkü yalanlama bunun karşıtı ve zıddı kılınmıştır. Yine bu ayette imanın marifet (bilgi) olmadığına da delil vardır. Çünkü bunun karşıtı bilgisizliktir. Allah hakkında bilgisizlik ise yalanlama değildir. Fakat tasdik bilgiyle (marifet), yalanlama ise bilgisizlikle gerçekleşir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kede'bi (كَدَأْبِ)

        Kelimenin kökü d-e-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sürekli alışkanlık, yorulmak bilmeden çalışmak, çabalamak ve hiç değişmeden devam eden âdet/gidişat" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "de'b" kavramını, bir insanın veya toplumun ısrarla, adeta mekanik bir süreklilikle sergilediği tutum olarak tanımlar. Ayette Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin inkar ve zulümdeki o sarsılmaz "tarihsel karakterleri", bu kelimeyle teşhis edilmiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir savaşındaki Kureyş ile tarihteki Firavun arasındaki sosyolojik sürekliliği vurgular. Öztürk'e göre Kur'an bu kelimeyle; şirkin ve tiranlığın, hangi çağda olursa olsun birbirinin kopyası olan (kede'b) bir psikolojik omurgaya ve yok oluş genetiğine sahip olduğunu ilan eder.

        Âli (آلِ)

        Kelimenin kökü e-v-l (veya e-h-l) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye dönmek, dönüşmek ve birine tabi olan grup" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âl" kavramını sıradan bir topluluktan ayırır. Râgıb'a göre "âl", şeref, soy veya siyasi bir bağla büyük bir lidere sıkı sıkıya bağlı olan, onun gücü etrafında kümelenmiş elit zümre ve hanedan demektir. Firavun'un "âli", o zulüm sistemini ayakta tutan askeri ve bürokratik oligarşidir.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        Kelimenin kökü Arapça değildir (Muarreb).

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Antik Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Ev / Saray) kelimesinden türediğini, İbranice ve Süryanice üzerinden Arapçaya "mutlak tiranlığın sembolü" olarak geçtiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal yapısında Firavun isminin sadece tarihsel bir figür olmadığını; kibrin (istikbar), tanrılık iddiasının ve ilahi ayetleri örtbas etmenin arketipi olduğunu vurgular. Bedir'deki müşrikler, tıpkı Firavun gibi bu "kibir ve yok oluş" döngüsünün yeni aktörleridir.

        Keferû (كَفَرُوا)

        Kelimenin kökü k-f-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve karanlıkta bırakmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, küfür kavramını "Allah'ın varlığına, otoritesine ve verdiği nimetlere dair apaçık kanıtları inatla örtbas etmek" olarak açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Bedir müşrikleri ve Firavun hanedanı arasında kurduğu teolojik denklemi inceler. Her iki topluluk da hakikati bilmedikleri için değil; ellerindeki siyasi gücü ve statükoyu korumak adına, gözlerinin önündeki apaçık gerçeğin üstünü kasten "örtmüşlerdir" (keferû).

        Âyâti (بِآيَاتِ)

        Kelimenin kökü e-y-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "alamet, işaret, bir şeyin varlığını gösteren belirgin iz" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında ayet kavramını, tabiatta veya vahiy formunda tecelli eden, insanı doğrudan yaratıcı hakikate ulaştıran ontolojik levhalar olarak analiz eder.

        Fe-ehleknâhum (فَأَهْلَكْنَاهُم)

        Kelimenin kökü h-l-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kırılmak, düşmek, bozulmak, ölmek ve varlığın ortadan kalkması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, helak kavramını sadece biyolojik ölüm olarak değil, doğru yoldan çıkarak varoluşsal bir çöküşe uğramak ve ilahi nizamdan koparak yok olmak olarak açıklar. "Fe-ehleknâhum" (Onları helak ettik) ifadesindeki 'fe' takip edatı, inkar ile yok oluş arasındaki o kaçınılmaz ve hızlı neden-sonuç ilişkisini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin Bedir bağlamındaki tarihsel dersine dikkat çeker. Aydar'a göre Allah, Firavun'u nasıl helak ettiyse, Kureyş ordusunu da aynı "helak" yasasıyla (sünnetullah) tasfiye etmiştir. Helak, bir cezalandırmadan ziyade, kokuşmuş ve yeryüzüne zarar veren bir sistemin ilahi cerrahi müdahale ile sökülüp atılmasıdır.

        Bizunûbihim (بِذُنُوبِهِمْ)

        Kelimenin kökü z-n-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin kuyruğu, arkası ve ona eklenen uzantı" olduğunu belirtir. Günaha "zenb" denmesinin sebebi; onun insanın peşini bırakmayan, bir kuyruk gibi arkasından gelen ve onu cezaya (akıbete) sürükleyen bir uzantı olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kelimesini, kişiyi doğrudan bir yıkıma sürükleyen, arkasında ağır bir bedel barındıran kasıtlı kötü eylem olarak açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "günahları sebebiyle" (bizunûbihim) ifadesindeki hukuki adaleti vurgular. Allah'ın Firavun'u veya müşrikleri yok etmesi keyfi bir şiddet değildir. Bu yok oluş, bizzat onların kendi iradeleriyle ürettikleri ve peşlerine taktıkları (zenb) zulmün ve şirkin doğal, matematiksel ve ilahi bir sonucudur.

        Eğraknâ (وَأَغْرَقْنَا)

        Kelimenin kökü ğ-r-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin suya batması, kuşatılması ve derinliğe gitmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iğrak" eylemini, bir canlının suyun altında kalarak nefes alamayacak hale gelmesi ve boğulması olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin Bedir bağlamındaki metaforik gücüne değinir. Firavun fiziksel bir suda (Kızıldeniz'de) boğulmuşken (eğraknâ); Bedir müşrikleri, bizzat kendi kibirlerinin, kanlı asabiyetlerinin ve Allah'ın meleklerle gönderdiği o metafiziksel azap denizinin içinde boğulmuşlardır. "Eğraknâ" (boğduk) fiili, kurtuluşu olmayan mutlak bir kuşatılmışlığı ve yok oluşu tasvir eder.

        Zâlimîn (ظَالِمِينَ)

        Kelimenin kökü z-l-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi, ona ait olmayan yanlış bir yere koymak, eksiltmek ve sınırı aşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zulmü adaletin tam zıddı ve haddi aşmak olarak açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki "Hepsi de zalimlerdi" (ve kullun kânû zâlimîn) hükmünün teolojik önemini vurgular. Reynolds'a göre bu kapanış, Firavun hanedanı ile Bedir müşriklerini aynı ahlaki kategoride birleştirir. Aralarındaki binlerce yıla ve coğrafi farka rağmen, her iki grup da Allah'ın otoritesini gasp etmeye çalışarak, insanlara baskı uygulayarak ve hakikati örterek "zalimlik" ortak paydasında buluşmuşlardır. Bu kelime, helakin tek ve mutlak hukuki gerekçesini (illiyet bağını) ilan eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X