كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 52. Ayet
Daralt
X
-
Firavun hanedanıyla onlardan öncekilerin adet haline getirdikleri gibi Allah'ın ayetlerini inkar ettiler, Allah da onları günahları yüzünden yakalayıp cezalandırdı. Allah güçlüdür, azabı çetindir.
Firavun hanedanıyla onlardan öncekilerin adet haline getirdikleri gibi Allah'ın ayetlerini inkar ettiler. Bazıları şöyle demiştir: Bunların yaptıkları. Yani Mekkeliler'in Hz. Muhammed'e (s.a.) yaptıkları, Firavun ve kavminin Musa'ya (a.s.) yaptıkları gibidir. Yani yalanlama ve ayetlerini inkar etmede. Bazıları da şöyle demiştir: Allah'ın Mekkeliler'e yönelik ceza ve azabı, O'nun Firavun'a, hanedanına ve önceki ümmetlere uyguladığı helak ve azabı gibidir. Cenab-ı Hak, Musa'ya (a.s.) karşı kötü davranışları sebebiyle Firavun ve hanedanına bunları yaptığı gibi Bedir günü Resulullah'a karşı kötü davranışları sebebiyle Mekkeliler'e de bunları yapmıştır. Adet halinde getirdikleri gibi. Bu beyan hakkında şöyle denildi: Onların yaptıkları gibi. Yine denildi ki: Davranışları gibi. Yine denildi ki: Benzerleri gibi. Yine denildi ki: Fiilleri gibi. Bütün bunların anlamı aynıdır.
Allah da onları günahları yüzünden yakalayıp cezalandırdı. Allah güçlüdür, azabı çetindir. Azabı çetindir. Yani dilediğini yapmaktan O'nu engellemeye çalışan hiçbir şey O'nun aciz bırakamaz.
Yorumu Yorumla
-
Kede'bi (كَدَأْبِ)
Kelimenin kökü d-e-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sürekli alışkanlık, yorulmak bilmeden çalışmak, çabalamak ve hiç değişmeden devam eden âdet/gidişat" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "de'b" kavramını, bir insanın veya toplumun ısrarla, saplantı halinde sürdürdüğü sürekli durum olarak tanımlar. Ayette Firavun hanedanının ve öncekilerin inkar ve zulümdeki süreklilik arz eden o "kötü tarihsel yürüyüşleri/âdetleri", bu kelimeyle teşhis edilmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir savaşındaki Kureyş ile tarihteki Firavun arasındaki sosyolojik ve teolojik sürekliliği sağlayan "gelenekselleşmiş inat ve kibir" (de'b) köprüsüne dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an bu kelimeyle; şirkin, hangi çağda ve coğrafyada olursa olsun birbirinin tıpatıp aynısı olan (kede'b) sarsılmaz ve değişmez bir psikolojik omurgaya, bir tiranlık genetiğine sahip olduğunu ilan eder.
Âli (آلِ)
Kelimenin kökü e-v-l (veya e-h-l) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye dönmek, dönüşmek ve birine tabi olan grup" olduğunu belirtir. Bazı dilbilimcilere göre "ehl" kelimesindeki 'h' harfinin 'hemze'ye dönüşmesiyle ortaya çıkmıştır.
Râgıb el-İsfahânî, "âl" kavramını sıradan bir kalabalıktan (kavimden) ayırır. Râgıb'a göre "âl", şeref, soy, kan bağı veya siyasi/dini bir bağla büyük bir lidere sıkı sıkıya bağlı olan, onun gücü etrafında kümelenmiş elit zümre ve hanedan demektir. Firavun'un "âli" (hanedanı), o tiranlık sistemini ayakta tutan bürokratik ve askeri oligarşidir.
Fir'avne (فِرْعَوْنَ)
Kelimenin kökü Arapça değildir (Muarreb/Yabancı kökenli).
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Arapça olmadığını, Antik Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Ev / Saray) kelimesinden türediğini kaydeder. Mısır krallarının şahsını değil, mutlak otoriteyi (sarayı) temsil eden bu unvan, İbranice (Par'oh) ve Süryanice üzerinden Arap diline ve Kur'an'ın eskatolojik terminolojisine "mutlak tiranlığın sembolü" olarak geçmiştir.
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin yabancı kökenli (Arapçalaştırılmış/muarreb) olduğunu teyit eder ve Kur'an'da belirli bir tarihi şahsın özel isminden ziyade, İsrailoğullarına zulmeden ve ilahi otoriteye meydan okuyan zalim Mısır krallarının genel unvanı olarak kullanıldığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal yapısında Firavun isminin sadece tarihsel bir figür olmadığını; kibrin (istikbar), tanrılık iddiasının, yeryüzünde bozgunculuk yapmanın ve ilahi ayetleri örtbas etmenin arketipi (ilk ve en mükemmel örneği) olduğunu vurgular. Bedir'deki müşrikler, tıpkı Firavun gibi bu "kibir ve yok oluş" döngüsünün yeni aktörleridir.
Keferû (كَفَرُوا)
Kelimenin kökü k-f-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve karanlıkta bırakmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, küfür kavramını "Allah'ın varlığına, otoritesine ve verdiği nimetlere dair apaçık kanıtları inatla örtbas etmek" olarak açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Bedir müşrikleri ve Firavun hanedanı arasında kurduğu teolojik denklemi inceler. Her iki topluluk da hakikati bilmedikleri veya entelektüel olarak ikna olmadıkları için değil; ellerindeki siyasi gücü, zenginliği ve toplumsal statükoyu kaybetmemek adına, gözlerinin önündeki apaçık gerçeğin (vahyin/mucizelerin) üstünü kasten ve inatla "örtmüşlerdir" (keferû). Küfür, burada bir zeka problemi değil, bir güç ve menfaat problemidir.
Âyâti (بِآيَاتِ)
Kelimenin kökü e-y-y harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "alamet, işaret, bir şeyin varlığını ve yönünü gösteren belirgin iz" olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, "âyet" kelimesinin etimolojik kökeninin Süryanicedeki "âthâ" veya İbranicedeki "ôth" (mucize, tanrısal işaret) kelimelerine dayandığını ve İbrahimi dinlerin ortak terminolojisi olarak Arapçaya geçtiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında ayet kavramını, tabiatta (kozmik) veya vahiy formunda (sözel) tecelli eden, insanı doğrudan yaratıcı hakikate (Allah'ın mutlak gücüne) ulaştıran ontolojik levhalar olarak analiz eder. Firavun'un veya Mekke müşriklerinin reddettiği şey sadece peygamberlerin şahsı değil; evrendeki ilahi imzanın ta kendisidir.
Ehazehumu (فَأَخَذَهُمُ)
Kelimenin kökü e-h-z harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi avuçlamak, tutmak, sarmak ve kavramak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ahz" (alma/yakalama) eylemini, cezalandırmak ve yok etmek amacıyla kıskıvrak yakalamak, kaçmasına hiçbir fırsat vermeden ansızın ve şiddetle ele geçirmek olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Allah'ın zalimleri "yakalaması" (ahz) ifadesindeki korkutucu belagata dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, güç sarhoşluğu içindeki Firavun veya Ebû Cehil orduları çölde özgürce yürüdüklerini, her şeye hükmettiklerini sanırken; aslında onlar, mutlak iradenin avucunun (ahz) tam ortasında, istendiği an sıkılıp ezilecek birer böcek kadar çaresizdirler. Ahz kelimesi, bu mutlak çaresizliği ve kuşatılmışlığı tasvir eder.
Zunûbihim (بِذُنُوبِهِمْ)
Kelimenin kökü z-n-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin kuyruğu, arkası, sonu ve ona eklenen uzantı" olduğunu belirtir. İnsanın işlediği kötü eylemlere ve suçlara "zenb" (günah) denmesinin etimolojik gerekçesi son derece çarpıcıdır: Günah, insanın bir anlık bir zevkle işleyip bitirdiğini sandığı, ancak aslında görünmez bir kuyruk gibi arkasına takılan, ondan asla ayrılmayan ve hesap gününde onun peşinden gelen kalıcı bir uzantı/leke olmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kelimesini, kişiyi doğrudan bir cezaya (veya uhrevi felakete) sürükleyen, arkasında yıkıcı bir akıbet barındıran her türlü kasıtlı kötü eylem olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, ayetteki "günahları sebebiyle (bizünûbihim) Allah onları yakaladı" ifadesindeki teolojik adaleti vurgular. Allah'ın Firavun'u denizde boğması veya Bedir müşriklerini kılıçtan geçirmesi (ahz), ilahi bir keyfilik veya zorbalık değildir. Bu yok oluş, sadece ve sadece onların kendi iradeleriyle ürettikleri ve bir "kuyruk" (zenb) gibi peşlerine taktıkları şirkin, işkencenin ve zulmün doğal sonucudur. Sünnetullah, günahı kendi helakinin sebebi kılar.
Kaviyyun (قَوِيٌّ)
Kelimenin kökü k-v-y harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "zayıflığın zıddı, dayanıklılık, bedensel veya ruhsal direnç ve yenilmezlik" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kuvvet kavramını, "hiçbir şekilde acziyete, yorgunluğa ve dışsal bir baskıya yenik düşmeyen mutlak fiziksel/soyut güç" olarak tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde (Kaviy), evrendeki bütün tiranların (Firavunların) güçlerinin O'nun kudreti karşısında bir gölgeye dönüşmesini ifade eder.
Şedîdu (شَدِيدُ)
Kelimenin kökü ş-d-d harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, sertlik, zorluk ve katılık" olduğunu belirtir. Yumuşaklığın ve gevşekliğin (rıkkat) tam zıddıdır. Düğümü sıkıca atmaya "şedd" denir.
Râgıb el-İsfahânî, şiddet kavramını, esnemez ve taviz vermez bir sağlamlık, korkutucu bir güç ve dayanıklılık olarak açıklar.
el-Ikâb (الْعِقَابِ)
Kelimenin kökü a-k-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin arkasından gelmek, birini izlemek, geride kalan ve topuk (akıb)" olduğunu belirtir. İşlenen bir suça veya günaha verilen cezaya "ıkâb" denilmesinin sebebi; cezanın bağımsız bir olay değil, bizzat o suçun "hemen arkasından, peşine takılarak" ve onun bir neticesi olarak gelmesindendir (takip etmesidir).
Râgıb el-İsfahânî, ıkâb kavramını, günahkârın eyleminin peşine takılan ve ona misliyle verilen acı bedel (mukabele) olarak tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki "Şedîdu'l-Ikâb" (cezası/takibi son derece şiddetli ve katı olan) sıfatının (fasılasının), Kur'an'ın tarih felsefesini mühürlediğini belirtir. Reynolds'a göre bu sıfat, Mısır'ın o devasa tapınaklarında kendini tanrı ilan eden Firavun'dan, Mekke'de oligarşik bir düzen kuran Ebû Cehil'e kadar uzanan bir "ilahi takip" (ıkâb) sistemini özetler. Allah, suçluyu anında yok etmeyebilir; ancak zamanı geldiğinde günahın arkasından gelen o ceza (ıkâb), hiçbir gevşekliğe, bağışlamaya veya tavize yer vermeyecek kadar "şiddetli ve sıkı" (şedîd) olacaktır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla