Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 51. Ayet

    ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike bimâ kaddemet eydîkum veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte bu, ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir ve kuşkusuz Allah kullara asla zulmedici değildir.

      İşte bu, ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir. Küfür kalbin fıillerinden olmasına karşın örfte eller vasıtasıyla ortaya konulduğu için burada Cenab-ı Hak "eller" anlamına gelen "eydi" (أيدي) tabirini öne çıkarmıştır. Zira adeten fiiller ele nispet edilir. İşte bu, ellerinizle yapıp ettikleriniz yiizündendir ve kuşkusuz Allah kullara asla zulmedici değildir. Ayette Cebriyye'ye yönelik reddiye vardır. Çünkü onlar kulların kendi fiillerinde bir etkilerinin olduğunu kabul etmemektedirler. Onlar, fiillerinin hakikatini Allah'a nispet etmektedirler. Cenab-ı Hak ellerinizle yapıp ettikleriniz diye buyurmuştur. Eğer kulların bir etkisi olmasaydı Cenab-ı Hakk'ın ellerinizle yapıp ettikleriniz mealindeki beyanın bir anlamı olmazdı. Aynı şekilde ve kuşkusuz Allah kullara asla zulmedici değildir mealindeki ilahi beyan da bunu göstermektedir. Eğer gerçekten onların yaptığı fiil olmasaydı, onlara azap etmek zulüm olurdu. Bu durum onların fiillerinin olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz Allah kullara asla zulmedici değildir. Dünyada savaşma ve helak etme hükmünü vermek, ahirette de azap etmek konularında. Çünkü bu hükümlere uymaları sayesinde onlara ebedi hayat ve kurtuluşu kazanma imkanı vermiştir. Onlara ilişen söz konusu helak ve azap ise kendilerinin tercihi ve yaptıklarından dolayıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kaddemet (قَدَّمَتْ)

        Kelimenin kökü k-d-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "öne geçmek, ilerlemek, bir şeyin diğerinden önce gelmesi ve eskilik (kıdem)" olduğunu belirtir. İnsanın adım atarak öne doğru yürümesini sağlayan organına "kadem" (ayak) denmesi de bu ilerleme ve öne geçme işlevindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "takdim" eylemini, bir işi veya nesneyi vakti gelmeden önce hazırlayıp ileriye (geleceğe veya ahirete) göndermek olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı eskatolojik (ahiret odaklı) bir metafordur. İnsanın dünyadaki amelleri, o henüz ölmeden önce kendi hesabına (ahiretteki defterine) yolladığı birer peşin gönderidir (takdimdir).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ilahi adalet terazisindeki psikolojik işlevine dikkat çeker. Kâfirlerin Bedir'de yüzlerine ve sırtlarına vurularak öldürülmesi ve cehenneme sürülmeleri, Allah'ın keyfi bir cezalandırması değildir. Aydar'a göre "kaddemet" (önceden gönderdikleriniz) fiili; bu azabın, müşriklerin kendi hür iradeleriyle, bilerek ve isteyerek ahirete postaladıkları (takdim ettikleri) kötülüklerin, zulümlerin ve inkarın kendilerine geri iade edilmesinden ibaret olduğunu tesciller.

        Eydîkum (أَيْدِيكُمْ)

        Kelimenin kökü y-d-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "insanın parmak uçlarından omuzuna kadar olan organı (el)" anlamına geldiğini, ancak dilin yapısı gereği nimet, güç, mülkiyet ve bizzat yapılan eylemleri ifade etmek için yaygın bir mecaz olarak kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ellerinizin önden gönderdiği" (kaddemet eydîkum) tabirinin Arapçada yerleşik bir deyim olduğunu açıklar. İnsan birçok eylemini aklıyla, diliyle veya kalbiyle yapıyor olsa da, insanın eşyaya müdahale ettiği ve eylemi somutlaştırdığı temel alet "el" olduğu için; Kur'an, insanın bizzat kendi kazandığı ve sorumluluğunu taşıdığı tüm amelleri (günah veya sevap) "ellerin kazandığı/yaptığı" şeklinde isimlendirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın soyut ahlaki kavramları somutlaştırmak için insan anatomisini (elleri) nasıl kullandığını semantik olarak analiz eder. İnkarcıların suçu, sadece zihinsel veya teolojik bir "şüphe" değildir. Onlar, İslam toplumuna karşı bizzat kılıç çekmiş, işkence yapmış ve kervanları donatmışlardır. Izutsu'ya göre "elleriniz" ifadesi, bu fiili ve fiziksel zulmü muhatabın yüzüne çarparak; onlara inkarın pasif bir düşünce değil, doğrudan ellerin kirlendiği aktif ve kanlı bir pratik (amel) olduğunu hatırlatır.

        Zallâmin (بِظَلَّامٍ)

        Kelimenin kökü z-l-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi, ona ait olmayan, hakkı olmayan bambaşka bir yere koymak, eksiltmek ve sınırı aşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramını adaletin tam zıddı olarak tanımlar ve "zallâm" kelimesinin ism-i fâilin mübalağalı (aşırılık bildiren) formu olduğunu açıklar. Zallâm; çok zulmeden, zulmü bir karakter haline getiren zalim/tiran demektir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin morfolojik seçimine dikkat çeker. Neden "Allah zalim değildir" (leyse bi zâlimin) yerine, mübalağa kipiyle "Allah zallâm (çok aşırı zalim) değildir" formunun kullanıldığı, İslam alimleri arasında tartışılmıştır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, insanüstü mutlak bir güce (ilahi kudrete) sahip olan otorite, eğer adaletsizlik yapsaydı, o gücün büyüklüğü nispetinde bu sıradan bir zulüm değil, evrensel ve mutlak bir yıkım (zallâmlık) olurdu. Allah, kendisinden sıradan bir hatayı değil, gücü elinde tutanların düşebileceği o mutlak tiranlık (zallâm) ihtimalini kökten nefyetmektedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin bir önceki ayette (Enfâl 50) anlatılan şiddetli azap manzarasıyla (meleklerin kâfirleri döverek öldürmesiyle) kurduğu teolojik dengeyi inceler. O dehşet verici cezalandırma sahnesi, insani bir bakış açısıyla orantısız bir şiddet gibi algılanabilir. Öztürk'e göre Kur'an tam bu noktada araya girerek "Allah kullara zulmedici (zallâm) değildir" der. Yani uygulanan o ağır fiziksel ve metafiziksel şiddet, ilahi bir öfke patlaması (haksızlık) değil; kâfirlerin Bedir'e taşıdıkları kibrin ve yıllarca sürdürdükleri zulmün terazideki santimi santimine eşit (adil) karşılığıdır.

        el-Abîd (لِّلْعَبِيدِ)

        Kelimenin kökü a-b-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "boyun eğmek, zillet, pürüzsüzlük ve itaat etmek" olduğunu belirtir. Sahibinin iradesine tam teslim olan kişiye "abd" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "abd" (kul/köle) kelimesinin Arapçada iki farklı çoğulu olduğunu belirtir: "İbâd" ve "abîd". Râgıb'a göre "ibâd" genellikle Allah'a kendi hür iradesiyle ve sevgiyle itaat eden onurlu müminler için (İbâdurrahman gibi) kullanılırken; "abîd" kelimesi, inansın veya inanmasın, evrendeki tüm varlıkların Allah'ın mülkü ve mahluku (boyun eğdirilmiş kölesi) olduğu ontolojik gerçeğini ifade etmek için kullanılır.

        Gabriel Said Reynolds, "abîd" kelimesinin Kur'an'daki Tanrı-İnsan ilişkisinde kurduğu hukuki ve teolojik zemini analiz eder. Antik Orta Doğu ve Sami kültürlerinde (köle-efendi hukukunda), bir efendi kendi kölesine (abd) istediği gibi işkence etse bile bu teknik olarak "zulüm" sayılmazdı, çünkü köle efendinin mutlak malıydı. Reynolds'a göre Kur'an'ın "Allah kölelerine/kullarına (abîd) asla zulmetmez" beyanı; ilahi otoritenin, kendi mutlak mülkiyeti altındaki zayıf varlıklara karşı bile keyfi davranmayacağını, kendi sınırsız kudretini bizzat kendi koyduğu evrensel adalet (rahmet) yasasıyla sınırlandırdığını ilan eden muazzam bir ahlaki teolojidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X