Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 50. Ayet

    وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۙ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْۚ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev terâ iż yeteveffâ-lleżîne keferû(ﻻ)-lmelâ-iketu yadribûne vucûhehum veedbârahum veżûkû ‘ażâbe-lharîk(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Melekler, inkar edenlerin suratlarına ve arkalarına vura vura, 'Tadın bakalım yangın azabını!' diyerek canlarını alırken bir görseydin!

      Melekler, inkar edenlerin suratlarına ve arkalarına vura vura canlarını alırken bir görseydin. Bazıları şöyle demiştir: Bu ayet, "İnsanları Allah yolundan engellemek üzere taşkınlık ve gösteriş yaparak yurtlarından (savaşa) çıkıp gelenler gibi 0lmayın" mealindeki ilahi beyanının karşılığıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İnkar edenlerin canlarını alırken bir görseydin. Yani inkar edenlerin canları alınırken. Onların canları nasıl alınıyor ve nasıl yüzlerine ve arkalarına vuruluyar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Onların canlarının alındığı hali ve inen azabı görseydin, Allah'ın yolundan engellemek, müminlere karşı büyüklenmek ve Resıllullah'ın ashabına karşı savaşa çıkmak gibi davranışları müminlere değil kendilerine yapmış olduklarını görürdün. Melekler, inkar edenlerin suratlarına ve arkalarına vura vura canlarını alırken bir görseydin. Bunun Bedir günü meleklerin yaptığı belirtilen fiil anlamına gelmesi mümkündür. Çünkü ayet Bedir kıssası bağlamında bildirilmiştir. Yine bunun her bir kafir için olması da mümkündür. Bu durumda melekler ona belirtilen şekilde davranmaktadırlar. Tıpkı şu ilahi beyanda bildirildiği gibi: "O zalimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara 'Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız!' derken onların halini bir görsen!" Bu, bütün kafirlere yapılan bir uygulamadır. Suratlarına ve arkalarına vura vura. Bu beyandan kastedilen yüz ve arkanın hakikat anlamı değildir. Aksine her vurmada ve her yönden onlara acının iletilmesi murat edilmiştir. Tıpkı "Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak" mealindeki ilahi beyanda olduğu gibi. Burada da maksat alt ve üst değildir. Aksine azabın onları kuşattığı kastedilmiştir. İlki de böyledir. Bazıları da şöyle demiştir: Suratlarına vura vura. Müminlere yöneldikleri vakit. Arkalarına. Müminlere arkalarını döndükleri ve onlara yenildikleri vakit.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yetevvefâ (يَتَوَفَّى)

        Kelimenin kökü v-f-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin tamamlanması, eksiksiz olarak yerine getirilmesi, sonuna ulaşılması ve bir borcun/hakkın tam olarak tahsil edilmesi" olduğunu belirtir. Vefa kelimesi de sözün eksiksiz tutulmasından gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vefât" veya "teveffî" eylemini, sıradan ve biyolojik bir ölümden (mevt) ayırır. Ona göre teveffî, "bir şeyi bütünüyle avuçlamak, eksiksiz bir biçimde teslim almak" demektir. Ayette meleklerin kâfirleri "teveffî" etmesi; ruhun bedenden hiçbir zerresi eksik bırakılmaksızın, zorla ve bütünüyle sökülüp/çekilip alınması (tahsil edilmesi) eylemidir.

        Toshihiko Izutsu, teveffî kavramının Kur'an'daki eskatolojik (ahiret odaklı) boyutunu inceler. Ölüm (mevt) Cahiliye Arapları için her şeyin bitişi, karanlık bir hiçlikken; Kur'an bu eylemi "teveffî" (teslim alma/tahsil etme) olarak tanımlayarak ölümü bir son olmaktan çıkarır ve onu, ilahi adaletin tecelli edeceği hesap gününe doğru zorunlu bir "geçiş/transfer" işlemine dönüştürür.

        el-Melâiketu (الْمَلَائِكَةُ)

        Kelimenin kökü m-l-k veya l-e-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün (l-e-k formunda) "bir mesajı iletmek, haber taşımak ve elçilik yapmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kökeni etrafındaki tartışmalara dikkat çekerek, bu kavramın Sami dilleri havzasındaki ortak dini mirastan beslendiğini belirtir. Etiyopça (Ge'ez) dilindeki "mal'ak" ve Süryanicedeki "mal'akâ" kelimeleri doğrudan elçi/haberci anlamına gelir. Kur'an, İbrahimi geleneğin bu temel kavramını Arap diline kusursuzca yerleştirmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, meleklerin Kur'an'daki fonksiyonel çeşitliliğine dikkat çeker. Genellikle vahiy getiren veya müminlere sekînet (itminan) indiren rahmet varlıkları olarak bilinen melekler; bu ayette kâfirlerin ruhunu şiddetle söküp alan, yüzlerine ve sırtlarına vuran "ilahi infaz memurları / azap melekleri" (zebani) statüsünde sahneye çıkarlar. Bu durum, meleklerin salt "sevgi" varlıkları değil, ilahi adaletin ve gazabın da mutlak uygulayıcıları olduğunu gösterir.

        Yadribûne (يَضْرِبُونَ)

        Kelimenin kökü d-r-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye şiddetle çarpmak, vurmak ve iz bırakmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "darb" eylemini bir nesneyi diğerine kaba kuvvetle çarpmak olarak tanımlar ve fiilin fiziksel/acı verici boyutuna vurgu yapar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Bedir savaşının fiziksel gerçekliği ile metafiziksel boyutu arasındaki geçişkenliğine dikkat çeker. Öztürk'e göre, ayette meleklerin vurması, sadece ahiretteki soyut bir azap değil; Bedir meydanında Müslümanların kılıçlarıyla düşmanın yüzüne ve sırtına indirdikleri o dehşetli fiziksel darbelerin (kesiklerin), meleklerin metafiziksel eylemiyle (darbıyla) bütünleşmiş ve özdeşleşmiş halidir. İlahi irade, sahabelerin kılıçları üzerinden kâfirlere darp uygulamaktadır.

        Vucûhehum (وُجُوهَهُمْ)

        Kelimenin kökü v-c-h harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin ön tarafı, karşısına çıkan yüzü ve yöneldiği taraf" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, yüz (vech) kelimesini, insanın duyu organlarının bulunduğu, kimliğinin tanındığı ve şerefinin/onurunun temsil edildiği en değerli bedensel bölge olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik ağırlığını bedevi ahlakı üzerinden inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Cahiliye Arap kültüründe yüz, kibrin, asabiyetin, soyluluğun ve "mürüvvetin" (şerefin) yegane sembolüdür. Meleklerin (veya müminlerin) doğrudan kâfirlerin "yüzlerine" vurmaları, sadece fiziksel bir acı verme eylemi değil; Bedir'e şımarıklık (betar) ve gösterişle (riya) gelen o Kureyş aristokrasisinin kibrini, onurunu ve bedevi şerefini yerle bir eden mutlak bir psikolojik ve ontolojik aşağılamadır.

        Adbârahum (وَأَدْبَارَهُمْ)

        Kelimenin kökü d-b-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin arka tarafı, sonu, peşi ve yüzün (vech) tam zıddı" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dübür (çoğulu edbâr) kelimesini, insanın arkası ve sırtı olarak tanımlar. Savaş meydanında "arkasını dönmek" (idbâr), kaçmayı ve mağlubiyeti simgeler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yüzler" (vücûh) ve "sırtlar" (edbâr) kelimelerinin yan yana kullanılmasının stratejik ve teolojik manasını analiz eder. Savaş meydanında kâfirlere önden (yüzlerine) vurulması onların hücum ederken aldıkları darbeleri, arkadan (sırtlarına) vurulması ise korkup kaçarken (veya cehenneme sürülürken) aldıkları darbeleri simgeler. Kılıç'a göre bu zıtlık; azabın mekânsal olarak hiçbir kaçış noktası bırakmayacak şekilde (önden ve arkadan) inkarcıları çepeçevre kuşattığını anlatan kusursuz bir kuşatma (ihâta) tasviridir.

        Zûkû (وَذُوقُوا)

        Kelimenin kökü z-v-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin tadına bakmak, onu dille hissetmek ve bizzat fiziksel olarak tecrübe etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tatma eylemini duyusal bir organ eylemi olmaktan çıkarıp, "bir durumu çok küçük bir miktarı bile olsa, en içsel ve doğrudan biçimde tecrübe etmek, maruz kalmak" olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, tatma (zevk) fiilinin Kur'an'ın cezalandırma dilindeki o sarsıcı ironisini deşifre eder. Normalde "tatmak", lezzetli bir yiyeceği veya zevk veren bir nimeti deneyimlemek için kullanılır. Kur'an, müşriklere "azabı tadın" diyerek bu kelimeyi tersyüz eder. Bedir'e şarap içip eğlenmeye (zevklenmeye) gelen müşriklere, meleklerin kılıç darbeleri ve cehennem ateşi ikram edilerek "bunun tadına bakın" denmesi, azabın psikolojik şiddetini katlayan edebi bir tokat ve ilahi bir alaydır.

        Azâbe (عَذَابَ)

        Kelimenin kökü a-z-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir kimseyi bir şeyden alıkoymak, menetmek ve onu normal düzeninden çıkararak ona şiddetli acı vermek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını "insana bedensel veya ruhsal olarak şiddetli acı veren, onun doğal sükunetini kalıcı olarak bozan sürekli eziyet" olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Kur'an'daki eskatolojik ve cezai kullanımının, Aramice ve Süryanicedeki ilahi ceza konseptleriyle güçlü bir kültürel etkileşim içinde olduğunu belirtir. Orta Doğu monoteizmi, "suçun karşılığı olan ilahi bedeli" bu ortak kavram havuzundan beslenerek oluşturmuştur.

        el-Harîk (الْحَرِيقِ)

        Kelimenin kökü h-r-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "iki şeyin birbirine sürtünmesi, sürtünmeden doğan aşınma ve alev/ateş" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "harîk" kelimesini, sadece ateşin kendisi değil, yakan, kavuran, yok eden ve eşyayı kül haline getiren ateşin o "yakıcı/parçalayıcı gücü ve eylemi" olarak açıklar. Nâr (ateş) isminden ziyade, azabın işlevini anlatan bir sıfattır.

        Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki "yakıcı ateş" (el-harîk) ifadesinin eskatolojik geçişini vurgular. Reynolds'a göre, ayet Bedir savaşındaki kılıç darbeleriyle (fiziksel ölümle/teveffî ile) başlamış; ancak o ölüm anında atılan kılıç kesiği, anında ahiretteki "kavurucu ateş" azabıyla (harîk) birleşmiştir. Kur'an, dünyadaki savaş meydanı ile cehennem çukuru arasındaki zaman ve mekan farkını bu kelimeyle ortadan kaldırmış; kâfirin Bedir'de aldığı yaranın acısının, doğrudan cehennem alevine bağlanan kesintisiz bir yanma (harîk) süreci olduğunu tescillemiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X