Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 47. Ayet

    وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَراً وَرِئَٓاءَ النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tekûnû kelleżîne ḣaracû min diyârihim betaran veri-âe-nnâsi veyasuddûne ‘an sebîli(A)llâh(i)(c) va(A)llâhu bimâ ya’melûne muhît(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnsanları Allah yolundan engellemek üzere taşkınlık ve gösteriş yaparak yurtlarından (savaşa) çıkıp gelenler gibi olmayın; Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır.

      Taşkınlık ve gösteriş yaparak yurtlarından (savaşa) çıkıp gelenler gibi olmayın. Taşkınlık yaparak. Yani Allah'ın nimetlerine nankörlük ederek. Tıpkı şu ilahi beyanda bildirildiği gibi: "Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Derken ahalisi Allanın nimetlerine karşı nankörlük etti, Allah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felaketini tattırdı". Buna göre bunlar da yurtlarından Allah'ın nimetlerine nankörlük ederek çıktılar, çünkü onlar Muhammed'le (s.a.) savaşmaya çıktılar. O ise Allah'ın insanlar için en büyük nimetlerindendir. Onlar bu nimete nankörlük etmişlerdir. Zira onunla savaşmak için çıkrnışlardır. Aynı şekilde "Oysa biz, bolluk içinde azmış nice şehir halkını helak etmişizdir" mealindeki ilahi beyan hakkında şöyle demişlerdir: Yani nankörlük etmiş nice şehir halkını. Taşkınlık yaparak. Nankörlük ederek ve büyüklenerek. Yani büyüklenerek ve nankörlük ederek çıktılar. Gösteriş yaparak. Onların yapmış oldukları gösterişin iki şekilde olması mümkündür. Bunlardan biri din konusunda gösteriş yapmalarıdır. Çünkü onlar dediler ki; ''Allah'ım en doğru yolda olanımıza, akrabalarına en iyi davrananımıza ve en misafirperverimize yardım et!" Onlara göre kendileri hak üzere, müminler ise batıl üzere olanlardır. Onların yapmış oldukları gösterişin dünyevi konularda olması da mümkündür. Çünkü onlar servet, mal, hazırlık ve kuvvet sahibi kimselerdi. Dolayısıyla onlar insanlara gösteriş yaparak çıktılar. Gösteriş yaparak. Çünkü onlar kendilerine göre şerefli kimselerdi. Dolayısıyla insanlara gösteriş yaparak çıktılar. İnsanları Allah yolundan engellemek üzere. Yani insanları Allah'ın dininden engellemek üzere. Cenab-ı Hak, bu kafirlerin belirtilen sebeple savaşa çıktıklarını bildirmiştir. Dolayısıyla bunda, bu durumun tam tersi bir şekilde çıkmalarına dair müminlere emir vardır. Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Siz Allah'ın nimetlerine şükrederek, O'nun lütfunu kabul ederek, mütevazi olarak, dini sadece O'na has kılarak ve insanları O'nun dinine davet ederek çıkınız; siz onların çıktıkları halin tam tersi bir halde çıkınız.

      Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. Yani ilmi onları kuşatmıştır. Hiçbir şey O'nun ilminin dışına çıkmaz veya hiçbir şey O'nun hükümranlığından kurtulamaz ve bunun dışına çıkamaz. Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. Bu beyan iki anlama gelir. Bunlardan biri şudur: Allah, onların Resıllullah'a yönelik yapmış oldukları düzenbazlıkları, hileleri ve tuzakları onu müdafaa etme ve ona yardım etmek için kuşatmıştır. İkincisi şudur: Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. Yani onların karşılığını verir ve O'ndan hiçbir şey kaçmaz. Bu anlam, tehdit (vaid) üzeredir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Haracû (خَرَجُوا)

        Kelimenin kökü h-r-c harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin bulunduğu yerden, içten dışa doğru çıkması, kapalı bir alandan açık bir alana geçmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "huruç" eylemini fiziksel olarak bir mekânı terk etmek, dışarı çıkmak olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Mekke ordusunun (Kureyş'in) Bedir'e doğru yola çıkması şeklindeki fiziksel ve askeri intikali ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin tarihsel bağlamdaki sosyolojik ve psikolojik ağırlığına dikkat çeker. Öztürk'e göre bu "çıkış" (hurûc), sıradan bir askeri manevra veya kervan kurtarma operasyonu değildir. Ebû Cehil'in önderliğindeki Mekke oligarşisinin, bütün şatafatıyla, şarkıcı kadınları ve şaraplarıyla çöldeki diğer kabilelere gövde gösterisi yapmak üzere organize ettikleri, kibre dayalı teo-politik bir meydan okuma yürüyüşüdür.

        Diyârihim (دِيَارِهِمْ)

        Kelimenin kökü d-v-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "etrafında dönmek, çember çizmek ve bir şeyin merkez etrafında dolanması" olduğunu belirtir. Eve veya yurda "dâr" (çoğulu diyâr) denilmesinin etimolojik sebebi; insanın sürekli onun etrafında dönüp dolaşması, dışarı çıksa bile hayatının merkezine koyduğu o yuvaya (yurda) eninde sonunda geri dönmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi Arap toplumunda "dâr" kavramının bedevi onuruyla olan sarsılmaz bağını inceler. Kabile kültüründe "diyâr" (yurt), sadece fiziksel bir barınak değil, ataların mirası, kabilenin şerefi ve dokunulmazlığı (harem) demektir. Müslümanlar Medine'ye inançları uğruna "hicret" ederek yurtlarını terk etmişken; müşrikler yurtlarından (diyârihim) sadece kabilevi asabiyetlerini (şovlarını) sergilemek için çıkmışlardır. Kur'an, kelimeyi bu ontolojik zıtlığı vurgulamak için kullanır.

        Betaran (بَطَرًا)

        Kelimenin kökü b-t-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi yarmak, kesmek, nimetin şımarıklığına kapılıp haddi aşmak ve kibirlenmek" olduğunu belirtir. Kökün etimolojisinde, insanın sahip olduğu güç veya zenginlik karşısında başı dönerek, o nimetin asıl kaynağını (yaratıcıyı) unutması ve nankörce bir taşkınlığa sürüklenmesi yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, "betar" kavramını, zenginlik, güç veya zafer hissinin insanı esir alarak onu şaşkınlığa, ahlaki bir körlüğe ve kibre (haddi aşmaya) itmesi olarak açıklar. Sıradan bir kibir değil, nimetin insanı zehirlediği bir "şımarıklık" halidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki psikolojik derinliğini ve edebi tasvir gücünü analiz eder. Müşriklerin Bedir'e yürüyüşünü anlatan bu kelime, Ebû Cehil'in "Bedir'e gidip üç gün şarap içeceğiz, develer keseceğiz, tüm Araplar bizim bu ihtişamımızı duyacak" şeklindeki tarihsel kibrinin tam edebi karşılığıdır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "betar", aklın devre dışı kaldığı, gücün getirdiği sarhoşluğun insanı kendi felaketine (helake) sürüklediği o ölümcül ve kör edici psikolojik taşkınlıktır.

        Riâen (وَرِئَاءَ)

        Kelimenin kökü r-e-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "gözle görmek, bakmak ve bir şeyi görünür kılmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "riyâ" kavramını, kişinin yaptığı bir eylemi asıl ve meşru gayesi (Allah'ın rızası veya hakikat) için değil, sırf başkalarının gözüne girmek, onlar tarafından görülmek ve övülmek amacıyla yapması olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, riya kavramının Cahiliye ahlakındaki "mürüvvet" (bedevi şövalyeliği/onuru) algısıyla doğrudan bağlantılı olduğunu belirtir. Bedevi toplumunda bir eylemin değeri, kabileler arasında ne kadar konuşulduğu ve "görüldüğüyle" ölçülürdü (gösteriş kültürü). Kur'an, Mekke ordusunun savaş motivasyonunu "riâen-nâs" (insanlara gösteriş yapmak) olarak tanımlayarak; onların bu eylemlerinin teolojik olarak hiçbir değeri olmadığını, tamamen putperest ve kabilevi bir "alkış alma" (şöhret) beklentisine dayandığını tescilleyip bu sahte şövalyeliği yerle bir eder.

        Yesuddûne (وَيَصُدُّونَ)

        Kelimenin kökü s-d-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir kimseyi hedeflediği bir şeyden kasten engellemek, önüne duvar çekmek, alıkoymak ve şiddetle geri çevirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sadd" eylemini, fiziksel veya psikolojik güç kullanarak başkalarının hakka, doğru yola ulaşmasını zorla durdurmak olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin şımarıklık (betar) ve gösterişle (riya) çıktıkları bu seferin asıl ve nihai amacının bu kelimede (yesuddûne) saklı olduğunu vurgular. Onlar Bedir'e sadece kervan korumaya veya şov yapmaya değil; Arap Yarımadası'nda kök salmaya başlayan İslam'ı, yani o yeni tevhid nizamını (Allah'ın yolunu) kılıç gücüyle ve fiziksel şiddetle tamamen boğmaya (engellemeye/sed çekmeye) gelmişlerdir. Bu eylem, savaşın asıl teo-politik nedenidir.

        Muhît (مُحِيطٌ)

        Kelimenin kökü h-v-t harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi çepeçevre sarmak, her yönden kuşatmak, içine almak ve korumak" olduğunu belirtir. Bahçenin etrafını tamamen saran duvara "hâit" denmesi de, kelimenin "hiçbir boşluk bırakmaksızın çevreleme" (ihâta) özelliğinden kaynaklanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "muhît" sıfatını Allah'a nispet edildiğinde; nesnelerin veya eylemlerin zahirini ve batınını, başlangıcını ve sonunu, uzay ve zaman boyutuyla bütünüyle bilmek, kontrol altında tutmak ve mutlak bir şekilde kavramak olarak açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki bu ilahi sıfatın (fasıla) yarattığı teolojik ve psikolojik kontrasta dikkat çeker. Müşrikler, devasa bir askeri şovla, kibirle (betar) ve gösterişle (riya) yola çıkmış, çölde güçlerinin hiçbir sınır tanımadığını zannetmişlerdir. Ancak Kur'an, "Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır" (muhît) diyerek; onların o devasa askeri şovunun, ilahi iradenin mutlak planı içinde sadece küçük bir nokta gibi hapsolduğunu, hiçbir hamlelerinin Allah'ın kontrol çemberini yaramayacağını ilan ederek Kureyş'in kibrini teolojik olarak sıfırlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X