اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِۙ وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 42. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: enfal suresi 42. ayet, helak, enfal suresi, enfal 42, kervan, delil, kader, allah, beyyine, açık delil, kanıt, hayat, emir, buyruk
-
İki birlik karşılaştığı sırada siz vadinin (Medine) daha yakın yamacında idiniz, onlar ise daha uzak olan yamaçta idiler, kervan da sizden daha aşağıda bulunuyordu. Eğer siz karşılaşma yeri ve zamanı hususunda anlaşma yapmaya çalışsaydınız aranızda ihtilaf çıkardı; fakat Allah, olmasını murat eNiği şeyi gerçekleştirmek için böyle yaptı; ta ki ölenin niçin öldüğü, yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın. Kuşkusuz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Siz vadinin (Medine) daha yakın yamacmda idiniz, onlar ise daha uzak olan yamaçta idiler. Bazı müfessirler dedi ki: Daha uzak yamaç, uzak olan vadinin kenan; daha yakın yamaç ise yakın olan vadinin kenandır. Aynı şekilde İbn Kuteybe şöyle demiştir: "el-'Udvetü" (العدوة) yamaç, vadinin yamacı demektir. Ebu Avsece şöyle demiştir: "el-'Udvetü" (العدوة) vadinin onlann yakınındaki kenan demektir. O demiştir ki: Sana yakın olduğundan yerküre "ed-dünya" (الدنيا) olarak isimlendirilmiştir. Ahiret ise sonraya bırakıldığından böyle isimlendirilmiştir. Denildi ki: İbn Mesud'un mushafında "Siz vadinin yüksek tarafında, onlar vadinin aşağı tarafında idiler" mealindeki lafızlardan oluşmuştur. Ebu Muaz şöyle demiştir: Udve kelimesi, "el-'udvetü" (العدوة) ve "el-'idvetü" (الِعدوة) diye iki şekilde okunur. "er-Rakbu" (الركب), "er-Rukbanu" (الركبان), "er-Rikabu" (الركاب) ve "er-Rakibune" (الراكبون) tüm bunlar birer okuyuştur. Hafsa'nın mushafında ayet "iz entüm bi'l-'udveti'l-kusya" (إذ أنتم بالعدوة القصيا) şeklindedir. Bazıları şöyle demiştir: Siz, müminler topluluğu vadinin yakın yamacındaydınız. Vadinin aşağısında Medine tarafındaki kenarda. Onlar ise daha uzak olan yamaç ta idiler. Mekke tarafındaki diğer kenarda. Yani Mekke müşrikleri.
Kervan da sizden daha aşağıda bulunuyordu. Yani kervan sahipleri deniz kenarındaydılar veya su üzerindeydiler. Katade şöyle demiştir: Allah, müşrikleri ve müslümanları herhangi bir sözleşme olmaksızın Bedir'de karşılaştırmıştır. İki grup vadinin iki tarafındaydı. Müslümanlar vadinin yukarısında müşrikler ise aşağı tarafındaydılar. Kervan da sizden daha aşağıda bulunuyordu. Ebu Süfyan kervanla deniz yönüne hareket etmiştir. Denildi ki: Belirttiğimiz üzere siz şehrin yakın tarafında, onlar ise Mekke yönünde şehrin uzak tarafındaydı.
Eğer siz karşılaşma yeri ve zamanı hususunda antlaşma yapmaya çalışsaydınız aranızda ihtilaf çıkardı. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani eğer siz savaşa kervansız çıkacağınlZl bilseydiniz savaşa hazırlık yapmak için bir antlaşma yapmaksızın çıkmazdınız. Dolayısıyla ya savaşa çıkma veya antlaşmanın kendisi sebebiyle aranızda ihtilaf çıkardı, ya savaşa çıkıyorsunuz veya çıkmıyorsunuz yahut da sizden bazıları sözleşme vaktinde çıkmayı ertelerdi, şeklinde bir ihtilaf olurdu bu.
Fakat Allah, olmasını murat ettiği şeyi gerçekleştirmek için böyle yaptı. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Allah, yardım ve zafer vadini yerine getirmek için böyle yaptı. Veya şu anlama gelebilir: Allah, ilminde olacak olan şeyi gerçekleştirmek için böyle yaptı. İki topluluktan biri sizindir. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah'ın vadi olacaktır, yani yerine getirilecektir. Buradaki gerçekleştirme fiilinin ilk varetme ve yaratma anlamına gelmesi de mümkündür. Yani şu anlama gelir: Fakat Allah var olacağını bildiği şeyi yaratmak veya var olacağını bildiği şeye dair hüküm vermek için böyle yaptı. En doğrusunu Allah bilir.
Ta ki ölenin niçin öldüğü, yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Ta ki inkar eden RestiluHah'ın hak üzere ve söylediklerinde doğru olduğuna ilişkin delile dayanarak inkar etsin ve iman edenin bunun gibi delile bağlı olarak iman etsin. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ta ki ölenin niçin öldüğü ortaya çıksın. O demiştir ki: Ta ki ölenin niçin öldüğü ortaya çıksın. Yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın. O şöyle demektedir: Yani dayandığı delil ve açıklama. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan şuna dayanmaktadır: RestiluHah (s.a.) onlara hissi mticizeler göstermişti, onlar ise onu sihirbaz olarak nitelemişlerdp. Yine Restilullah onlara, kendi kitaplarında bulunan geçmiş peygamberler hakkında bilgi vermiş, onlar ise "Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir", "bu, kendisine bazı şeyler öğretilmiş biri, bir deli!" ve "kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor" demişlerdir. ResuluHah onların, Allah'ı bırakıp putlara tapma gibi yapmış oldukları davranışların tümüne muhalefet ediyor, onları bazı şeylerle korkutuyor ve tehdit ediyordu. Ayrıca o, onlardan korkmuyardu. Halbuki onlar önderler ve ileri gelenlerdi; onların emir ve yasaklarına deliler dışında hiç kimse muhalefet etmiyordu. Dolayısıyla Resulullah'ın, tüm işlerinde kendilerine muhalefet ettiğini gördüklerinde ona delilik nispet etmişler; "sihirbaz, deli ve öğretilmiş bir deli" demişlerdir. Cenab-ı Hak, Resulullah'a büyük bir mucize vermeyi diledi ta ki onların, daha önce O'na nispet ettikleri niteliklerden hiçbir şeyi nispet edemesinler. Yine Cenab-ı Hak, söz konusu kimselerin, müminlerin zayıflığını ve sayılarının azlığını; kendilerinin ise güçlerini ve sayılarının fazlalığını bilmelerinden sonra müminlere Bedir günü yardım ve fetih vadinde bulunmuştur ki bundan sonra yaşayanın (iman edenin) hayatı (imanı) bir delil e dayanmış olsun; ölenin (inkar edenin) ölümü (inkarı) de böyle olsun. Her ne kadar onda birçok delil olsa da durum böyledir ki onlar inat etmemiş ve akıl bakımından büyüklenmemiş olsalardı tek bir delil dahi yeterli olurdu.
Eğer denilirse ki: Onlar bunu tümüyle bildikleri ve bizzat yaşadıkları halde başından sonuna bu kıssanın anlatılmasının hikmeti nedir?
Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak müminiere, zayıflık, sayı bakımından azlık, korku, savaş ve çatışma teçhizatının olmayışı; düşmanların sayı bakımından çokluğu, güçleri, savaş ve çatışma araçlarının oluşu gibi bulundukları konumu hatırlatmaktadır ki insanlar yardım ve zaferin çokluk, güç ve teçhizat üstünlüğüne dayanmadığını, aksine Allah sayesinde gerçekleştiğini bilsinler. Cenab-ı Hak, insanlar çokluğa güvenmesin, güce dayanmasın, azlıktan dolayı kendilerini zayıf görmesin ve O'ndan başkasından korkmasın diye bu durumu bildirmiştir. Bunun yanı sıra yüce Allah, başlarına gelen hezimet ve yenilginin kendilerinin günahından veya çokluktan kaynaklanan bir beğenme, güç ve savaş teçhizatına güvenmekten dolayı olduğunu bilsinler diye bunu haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
el-Udveti (الْعُدْوَةِ)
Kelimenin kökü a-d-v harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sınırı aşmak, koşmak, uzaklaşmak ve bir şeyin kenarı, ucu" olduğunu belirtir. Bir vadinin veya nehrin kıyısına, yüksekçe olan kenarına "udve" denmesi; o noktanın merkeze göre en uç/sınır bölge olmasındandır. Düşman anlamına gelen "adu" kelimesi de sınırı aşan ve karşı tarafta (uçta) yer alan kişi demektir.
Râgıb el-İsfahânî, udve kavramını doğrudan "vadinin iki yamacından her biri" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı tamamen coğrafi ve stratejik bir konumlandırmayı ifade eder; Bedir vadisinin sınırlarını ve orduların yerleştiği o tepe/kıyı noktalarını betimler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Bedir'in tarihsel ve coğrafi topografyasını çizen belgesel niteliğine dikkat çeker. Kur'an, savaşı efsanevi veya mitolojik bir düzlemde değil; vadinin kenarı, kıyısı ve yükseltisi (udve) gibi son derece somut, askeri ve coğrafi koordinatlar vererek anlatır. Bu, savaşın ilahi bir kurguyla nasıl ilmek ilmek işlendiğinin mekânsal ispatıdır.
ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)
Kelimenin kökü d-n-v harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye yaklaşmak, yakınlık ve mesafe olarak kısa olmak" olduğunu belirtir. Uzaklığın zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kelimesinin hem mekânsal yakınlığı hem de değer/zaman açısından daha aşağıda veya daha yakında olanı ifade ettiğini söyler. İçinde yaşadığımız hayata "dünya" denmesi de ahirete kıyasla bize daha "yakın" olmasındandır.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki yaygın kullanımının aksine, bu ayette tamamen fiziksel/mekânsal bir anlam taşıdığını belirtir. İslami terminolojide genellikle ahiretin zıddı olan ve kınanan "dünya" kavramı; burada Medine'ye daha "yakın" olan vadi yamacını betimlemek için saf etimolojik (yakınlık) anlamıyla kullanılmıştır.
el-Kusvâ (الْقُصْوَىٰ)
Kelimenin kökü k-s-v harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin en uç noktası, merkeze olan aşırı uzaklık ve nihai sınır" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kusvâ" kelimesini, mesafenin en uzak noktası ve ötesi olmayan sınır olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "yakın yamaç" (ed-dunyâ) ile "uzak yamaç" (el-kusvâ) zıtlığının askeri strateji açısından ne anlama geldiğini açıklar. Aydar'a göre Müslümanlar Medine'ye yakın, kumluk, susuz ve askeri açıdan dezavantajlı olan "yakın kenara" tesadüfen yerleşmişken; Mekkeli müşrikler suya sahip, zemini sert ve stratejik olarak daha üstün olan "uzak kenarı" tutmuşlardır. Kur'an bu iki kelimeyi (dunyâ ve kusvâ) kullanarak, Müslümanların maddi şartlar bakımından ne kadar çaresiz bir noktada savaşa girdiklerini dilbilimsel bir kontrastla resmeder.
er-Rekbu (وَالرَّكْبُ)
Kelimenin kökü r-k-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir nesneyi başka bir nesnenin üzerine yerleştirmek, üstüne binmek ve at/deve gibi bineklerle yolculuk yapmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rekb" kelimesinin özellikle develere binmiş, kervan halinde seyahat eden tüccar veya yolcu kafilesi için kullanıldığını kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel öznesini belirler. Buradaki "rekb", Mekke ordusu (el-cem'ân) değildir; Bedir savaşının asıl çıkış sebebi olan, Ebû Süfyân'ın yönettiği ve Şam'dan dönmekte olan o devasa ticaret kervanıdır. Kervanın ordudan ayrılarak sahil şeridinden (aşağıdan) Mekke'ye doğru kaçması, savaşın sadece bir tesadüf (veya ilahi plan) sonucu patlak verdiğini gösteren kritik bir askeri detaydır.
Tevâ'adtum (تَوَاعَدتُّمْ)
Kelimenin kökü v-a-d harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir işin yapılması veya bir yerde buluşulması için ileriye dönük olarak söz vermek, zaman belirlemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "muâvede/tevâ'ud" eylemini, iki tarafın belirli bir zamanda ve mekanda buluşmak, savaşmak veya bir anlaşmayı icra etmek üzere karşılıklı olarak sözleşmesi (randevulaşması) olarak tanımlar.
Lahteleftum (لَاخْتَلَفْتُمْ)
Kelimenin kökü h-l-f harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birinin arkasından gelmek, yerine geçmek ve bir şeyin diğerine ters düşmesi, aykırı olması" olduğunu belirtir. "İhtilaf" kelimesi, verilen sözün veya belirlenen hedefin arkasında kalarak ona uymamayı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, ihtilaf eylemini, yönlerin, görüşlerin veya eylemlerin birbirinden ayrılması, tarafların verdikleri sözden cayarak buluşma yerine gitmekten vazgeçmeleri olarak açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin barındırdığı psikolojik ve askeri analize dikkat çeker. "Eğer aranızda sözleşmiş olsaydınız, buluşma yerinde ihtilaf ederdiniz (cayardınız)" ifadesi, insan doğasının korku refleksini deşifre eder. Müslümanlar karşılarında bin kişilik donanımlı bir ordu bulacaklarını önceden bilselerdi veya müşrikler kendi ticaret kervanlarının kurtulduğunu önceden kesinleştirselerdi; her iki taraf da mantıken savaştan kaçacak, kimse o vadiye (mîâda) gelmeyecekti. Bu kelime, savaşın insan aklıyla değil, ilahi bir kurguyla (kaderle) oldubittiye getirildiğini kanıtlar.
Liyakdiye (لِيَقْضِيَ)
Kelimenin kökü k-d-y harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "bir işi sağlam bir şekilde yapmak, tamamlamak, bitirmek ve kesin bir hükme bağlamak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kaza (yakdiye) eylemini, sıradan bir irade beyanı değil; karara bağlanmış bir şeyin eylemsel olarak infaz edilmesi, varlık sahasına mutlak bir şekilde çıkarılması ve geriye dönüşü olmayacak şekilde bitirilmesi olarak tanımlar. Allah'ın kaza etmesi, O'nun belirlediği tarihsel senaryonun savaş meydanında icra edilmesidir.
Mef'ûlen (مَفْعُولًا)
Kelimenin kökü f-a-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "bir eylemi gerçekleştirmek, yapmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramını, her türlü eylemi kapsayan genel bir ifade olarak tanımlar; "mef'ûl" ise irade edilen fiilin kuvveden (düşünceden) fiile (gerçekliğe) dönüşmüş, yapılmış ve tamamlanmış hali demektir.
Gabriel Said Reynolds, "Liyakdiye'llâhu emran kâne mef'ûlen" (Allah, yapılması kesinleşmiş olan bir işi gerçekleştirmek için...) tamlamasındaki o güçlü determinist (kaderci) vurguya dikkat çeker. Taraflar vadinin iki ucunda ve kervan bambaşka bir yoldayken onların o vadide birbirine kilitlenmesi, İbrahimi teolojideki "İlahi İnayet/Providens" kavramının zirvesidir. İnsanlar kendi iradeleriyle savaştıklarını sanırken, aslında Allah'ın çoktan "mef'ûl" (yapılmış/kararlaştırılmış) kıldığı kozmik ve teo-politik bir devrimin figüranları olmuşlardır.
Liyehlike (لِيَهْلِكَ)
Kelimenin kökü h-l-k harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kırılmak, düşmek, bozulmak, ölmek ve varlığın ortadan kalkması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, helak kavramını sadece biyolojik ölüm olarak değil, doğru yoldan çıkarak varoluşsal bir çöküşe uğramak ve ilahi nizamdan koparak yok olmak olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu fiili kullanışındaki ontolojik derinliğe iner. Bedir'de ölen müşrikler için kullanılan "helak" fiili, salt fiziksel bir "savaş zayiatını" (katl) ifade etmez. Helak olan şey; Kureyş'in kibri, onların putperest asabiyeti ve Arap Yarımadası'ndaki o kokuşmuş Cahiliye sistemidir. Bu sistem "helak" olmuş, yani teolojik ve sosyolojik olarak tarihin çöplüğüne yuvarlanmıştır.
Beyyinetin (بَيِّنَةٍ)
Kelimenin kökü b-y-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "iki şeyin birbirinden ayrılması, mesafenin açılması ve gizli olan bir şeyin açığa çıkıp netleşmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, beyyine kavramını "akılda hiçbir şüphe, tereddüt veya itiraz bırakmayacak kadar açık, kesin ve ayrıştırıcı kanıt" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışındaki "Helak olanın da yaşayanın da (hayatta kalanın da) bir 'beyyine' (açık delil) üzere olması" felsefesini analiz eder. Bedir, sıradan bir güç gösterisi değil, kılıçların gölgesinde inen kozmik bir "işarettir". Müşrik, İslam'ın ilahi bir gerçeklik olduğunu bizzat mağlubiyeti tadarak ve o apaçık delili (beyyineyi) kendi gözleriyle görerek cehenneme (helake) gitmiştir. Mümin ise inancının sağlamasını savaş meydanındaki ilahi yardımla (beyyineyle) tescilleyerek yaşama tutunmuştur. Her iki tarafın da kaderi, hiçbir bahaneye sığınılmayacak kadar somut, şeffaf ve kesin bir "hakikat belgesi" (beyyine) üzerinden yazılmıştır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla