قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَنْتَهُوا يُغْفَرْ لَهُمْ مَا قَدْ سَلَفَۚ وَاِنْ يَعُودُوا فَقَدْ مَضَتْ سُنَّتُ الْاَوَّل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sünnetullah, enfal 38, tövbe, enfal suresi 38. ayet, enfal suresi, bağışlanma, mağfiret, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
İnkar edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir.
İnkar edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Aziz ve yüce olan Allah, kerem ve cömertliğinin vardığı noktayı açıkladı. Çünkü onları bağışlamayı ve affetmeyi vadetti. Onlar ulılhiyette Allah'a ortak tanımışlar, ibadetlerini O'ndan başkasına yapmışlar, insanların O'na ibadet ve itaat yapmasını engellemişler, müminlerle aralarında savaş çıkarmışlar ve helak edilmelerine sebep teşkil edecek daha başka günah işlemişlerdir. Bununla birlikte kerem i ve cömertliğinin ileri derecede olduğunu bilsinler diye bunlara son vermeleri halinde onları bağışlama vadinde bulunmuştur. Mağfıret, affetme anlamına gelmesi muhtemeldir. Yani Cenab-ı Hak onların yaptıkları günahları affeder, onları bunlardan sorumlu tutmaz. Buradaki mağfıret kavramı şu anlama da gelebilir: Cenab-ı Hak, onların işlemiş olduğu günahlarını örter, onlar bu günahları hatırlamazlar. Çünkü eğer hatırlarlarsa nimetler konusunda ağızlarının tadı kaçar.
Bu ayette Mıltezile'nin görüşüne yönelik reddiye vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, eğer onlar yaptıklarını bırakır ve tövbe ederlerse yaptıklarının bağışlanacağını bildirmiştir. Böylelikle onlar neticede iman etmiş olurlar. Dolayısıyla Cenab-ı Hak iman ile küfür arasında bir konum kabul etmemiştir. Halbuki Mıltezile, ikisi arasında üçüncü bir konumu kabul etmiştir. Onlar şöyle demektedirler: Eğer bir kişi büyük günah işlerse imandan çıkar ve ebediyyen cehennemde kalır, fakat küfre de girmez. Yine bu ayette kafırin namaz, zekat ve oruç gibi ibadetleri yerine getirmekle yükümlü olduğuna dair görüşün reddi vardır. Çünkü Cenab-ı Hak yaptıklarına son verme anlamına gelen "intiM" (انتهاء) kavramını kullanmıştır. İntiha ise ibadetleri terketmeyi bırakmak ve yapması gerekenleri yapmaya başlamak demektir. Mademki daha önce yapmadıkları şeylerin edası onlara gerekmiyor; şu halde bu, kafir iken onların bu ibadetleri yapmakla mükellef olmadıklarını gösteriyor. Bilakis onlar sadece bu ibadetlere iman etmekle mükelleftiler. Zira eğer onlar mükellef olsalardı, bunlara son verme ancak bunları kaza etmekle olurdu. Bu durum Hz. Peygamber'in (s.a.) şu hadisine benzemektedir: "Bir kişi uykuda kalarak veya unutarak namazı geçirirse, bunu hatırladığında veya uyandığında kılsın. Bu onun kefaretidir". Aynı şekilde "Şayet tövbe ederler, namazıarını kılarlar ve zekatlarını verirlerse artık onları serbest bırakın" mealindeki ilahi beyana fiil, yani bunları yapmak değil, bunlara inanmak gerektiği anlamı verilir ve yorumlanır. Zira belirtilen fiilleri yerine getirmek ancak buna bir güç kazandıktan ve belli bir süre geçtikten sonra olabilir. Bu ayette iman ile şirk arasında üçüncü bir konumun -ki bu büyük günah işleyenin durumu hakkında Mutezile'nin görüşüdür- bulunmadığına dair delil vardır. Çünkü, şayet küfür ile iman arasında bir üçüncü konum olsaydı, onlar küfre son verdiklerinde, fakat bu üçüncü konumu terketmediklerinde MCı.tezile'nin görüşüne göre bağışlanmazlar. Dolayısıyla bildirilen bağışlanma, bu ikisi arasında bir konumun bulunmadığını göstermektedir. Bilakis inkara son verdiklerinde imana girerler.
Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir. Bazıları şöyle demiştir: Eğer yaptıklarına son verdikten sonra inkara ve Hz. Muhammed'le savaşa tekrar dönerlerse öncekilere şöyle şöyle yapılmıştır, yani savaş. Bu beyan "eğer yaptıklarına devam ederlerse" anlamına da gelebilir. Yoksa bundan çıkmışlar demek değildir, şu beyanda belirtildiği gibi: "Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır". Onlar bu durumdaydılar. Yoksa bundan çıkmış, sonra da başka bir duruma girmiş değillerdir. Ayrıca bundan sonra bu ayet iki yoruma açıktır. Bunlardan biri, küfrün her vakitte yenilenme hükmünün var olmasıdır. İkincisi, belirttiğimiz üzere söz konusu duruma tekrar dönme, bundan hiç çıkmasalar da onların buna devam etmesinden dolayıdır. Böyle bir kullanım dil bakımından mümkündür, şu beyanlarda olduğu gibi: "Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır': Bu kullanım, daha önce içinde olmadıkları halde karanlıktan ilkin çıkarılmayı ifade eder. Yine bu kullanım "gökleri yükselten Allah'tır" mealindeki beyan gibidir. Burada ilkin gerçekleşen bir yükseltme demektir. Yoksa "gökler daha önce yerdeydi de daha sonra yükseltmiştir" demek değildir. Yaptıklarına devam ederlerse mealindeki beyan da buna göredir. Yani "buna devam ederlerse" anlamına gelebilir. Daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir. Daha önce geçmiştir. Bu beyanın, belirtmiş olduğumuz savaş anlamına gelmesi mümkündür. İkincisi, öncekilere yapılan şeyler. Yani meydana gelen helâk.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
Kelimenin kökü k-v-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dildeki lafız, söylenen söz ve ağızdan çıkan ifade" olduğunu belirtir. Düşüncenin fiziksel sese dönüşmüş halidir.
Râgıb el-İsfahânî, kavl kelimesinin hem dildeki fiziksel telaffuzu hem de kişinin inancını veya görüşünü ifade etmek için kullanıldığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "kul" (de ki) emirlerinin teo-politik işlevini analiz eder. Izutsu'ya göre, bu emir peygamberi vahyin asıl sahibi olmaktan çıkarıp, ilahi otoritenin yeryüzündeki salt sözcüsü (elçisi) konumuna yerleştirir. Düşmanla (Mekke aristokrasisiyle) yapılacak olan bu son derece kritik diplomatik görüşme ve af teklifi, doğrudan "Kul" emriyle başlatılarak; sunulan barış ve bağışlanma fırsatının peygamberin şahsi inisiyatifi değil, ilahi iradenin mutlak ve bağlayıcı bir taahhüdü olduğu tescillenmiştir.
Keferû (كَفَرُوا)
Kelimenin kökü k-f-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve karanlıkta bırakmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, küfür kavramını "Allah'ın varlığına, otoritesine ve verdiği nimetlere dair kanıtları inatla örtbas etmek" olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, küfür mefhumunu Kur'an'ın anlamsal dünyasında imanın ontolojik tam zıddı olarak konumlandırır. Bu ayetin bağlamında "küfredenler", sadece zihinsel bir şüphe yaşayanlar değil; Bedir'de İslam toplumuna karşı kılıç çeken, teo-politik bir direniş sergileyen ve tevhid nizamını yok etmek üzere örgütlenmiş Kureyş oligarşisinin ta kendisidir. Ayet, onlara sosyolojik bir sıfatla değil, teolojik bir sıfatla (kâfirler) hitap ederek asıl problemin inanç zemininde olduğunu vurgular.
Yentehû (يَنتَهُوا)
Kelimenin kökü n-h-y harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin son sınırına, nihayetine varmak, durmak ve bir eylemi terk etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "intiha" kavramını, kişinin sürekli yapmakta olduğu bir eylemi, bulunduğu durumdan ayrılarak kendi iradesiyle veya dışsal bir uyarıyla sonlandırması olarak açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin ayetteki diplomatik ve askeri boyutuna dikkat çeker. Aydar'a göre "eğer son verirlerse" (in yentehû) ifadesi, İslam savaş hukukunun temelini oluşturan müthiş bir merhamet ve barış kapısıdır. Kur'an, Bedir'de kazanılan zaferin intikamını almak yerine, düşmana açık bir "çıkış yolu" (intiha) sunarak; asıl hedefin müşrikleri kılıçtan geçirmek değil, onların yürüttüğü şirk, zulüm ve tecrid siyasetini sonlandırmak olduğunu kesin bir dille ortaya koymuştur.
Yuğfer (يُغْفَرْ)
Kelimenin kökü ğ-f-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve kirletici/zarar verici bir şeyden koruma altına almak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mağfiret eylemini, Allah'ın kulunu azaptan koruyacak şekilde onun günahını örtmesi ve bağışlaması olarak tanımlar. Fiilin burada meçhul (edilgen) yapıda (yuğfer - bağışlanır) kullanılması, affediciliğin mutlaklığına işaret eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki psikolojik işlevini inceler. Yıllarca Müslümanlara işkence eden, onları yurtlarından süren ve son olarak da Bedir'de onları yok etmeye gelen bir orduya "eğer vazgeçerseniz bağışlanırsınız" denmesi; ilahi merhametin, beşeri intikam duygularını nasıl aştığını gösterir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu "örtme" (mağfiret), düşmanın geçmişine sünger çeken ve onları İslam toplumuna entegre etmeye hazırlayan psikolojik bir rehabilitasyon aracıdır.
Selefe (سَلَفَ)
Kelimenin kökü s-l-f harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin önden gitmesi, geçip gitmesi ve geçmiş zaman" olduğunu belirtir. Geçmiş nesillere veya atalara "selef" denilmesi, onların zaman çizgisinde önden gidip ömürlerini tamamlamış olmalarındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "selef" kelimesini, zaman itibarıyla önceden yapılıp bitirilmiş, geride bırakılmış eylemler ve durumlar olarak açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "geçmişte olanlar" (mâ kad selef) ifadesinin İslam hukukundaki kurucu rolüne dikkat çeker. Öztürk'e göre bu kelime, İslam hukukundaki meşhur "El-İslâm yecübbü mâ kableh" (İslam, kendisinden önceki günahları ve suçları silip atar) evrensel kuralının doğrudan etimolojik ve teolojik dayanağıdır. Düşmanlığı bırakan müşriklere geçmişte işledikleri cinayetler, el koydukları mallar ve yaptıkları işkencelerden (selef) dolayı geriye dönük hukuki bir yargılama yapılmayacağı, onlara tam bir genel af (dokunulmazlık) verileceği bu kelimeyle garanti altına alınmıştır.
Yeûdû (يَعُودُوا)
Kelimenin kökü a-v-d harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kök anlamını "bir şeye ikinci kez yönelmek, bir durumu veya eylemi tekrar etmek, eski haline/yerine geri dönmek" olarak verir.
Râgıb el-İsfahânî, "avdet" eylemini, terk edilmiş, bırakılmış veya ara verilmiş bir fiilin aynen yeniden başlatılması olarak tanımlar. Ayetteki "eğer dönerlerse" (ve in yeûdû) ifadesi, müşriklerin kendilerine sunulan barış ve af teklifini reddederek yeniden düşmanlığa, savaşa ve İslam'ı yok etme planlarına geri dönme (tekrar etme) ihtimalini belirtir.
Madat (مَضَتْ)
Kelimenin kökü m-d-y harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin nüfuz etmesi, kesip atması, geçip gitmesi ve uygulanması" olduğunu belirtir. Keskin kılıca "mâdî" denmesinin sebebi de önüne çıkanı kesip geçmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "mudiyy" eylemini, bir hükmün veya zamanın geri alınamaz, durdurulamaz bir biçimde geçmesi, yürürlüğe girmesi ve infaz edilmesi olarak açıklar.
Sunnetu (سُنَّتُ)
Kelimenin kökü s-n-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "suyun akıp gitmesi, bir yolun belirginleşmesi, adet ve sürekli devam eden gidişat" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sünnet kavramını, bir toplumun veya otoritenin takip ettiği, sapmadığı belirgin ve kalıcı yol (kanun/gelenek) olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, "Sünnet" kavramının Kur'an tarafından Cahiliye kültüründen alınarak nasıl dönüştürüldüğünü devasa bir etimolojik incelemeyle ortaya koyar. Cahiliye Arapları için "sünnet", atalarının (eslaflarının) kutsal kabul edilen ve asla değiştirilemez kabile gelenekleriydi. Kur'an, bu kavramı ataların elinden alır ve "Sünnetullah" veya "Sünnetü'l-Evvelîn" formunda Allah'a ve ilahi tarihe nispet eder. Sünnet, artık bedevi bir gelenek değil; Allah'ın isyan eden toplumları, nankörleri ve elçilerine savaş açanları tarih boyunca nasıl helak ettiğini gösteren değişmez, objektif ve evrensel tarih yasasıdır (sosyolojik kanundur).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kullanımın Bedir sonrasındaki tehdit gücünü analiz eder. "Öncekilerin sünneti geçmiştir" (madat sunnetu'l-evvelîn) uyarısı, müşriklere şu mesajı verir: Eğer savaşa geri dönerseniz (yeûdû), Allah'ın tarih boyunca Nuh, Ad ve Semud kavimlerine veya bizzat Bedir meydanında size uyguladığı o keskin, durdurulamaz helak ve mağlubiyet yasası (sünnet) tekrar tıpkı bir kılıç gibi (madat) işleyecek ve faturası ağır olacaktır.
el-Evvelîn (الْأَوَّلِينَ)
Kelimenin kökü e-v-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin başlangıcı, öne geçmesi, ilk olan ve kendisinden sonrakilere öncülük eden" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "evvel" kelimesini, zaman, mekan veya mertebe olarak diğerlerinden daha önde bulunan, geçmiş nesiller olarak tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, "evvelîn" (öncekiler) kelimesinin Kur'an'daki retorik işlevine dikkat çeker. Kureyşliler Kur'an'ı reddederken sık sık "Esâtîru'l-evvelîn" (Öncekilerin masalları/mitleri) tabirini kullanarak vahyi alaya alıyorlardı. Kur'an, aynı kelimeyi alıp onlara bir teolojik silah olarak geri çevirmiştir: "Sizin masal sandığınız o öncekiler (evvelîn), ilahi yasanın (sünnetin) çarkları arasında nasıl ezilip helak oldularsa, inat ederseniz sizin sonunuz da o tarihin çöplüğüne gömülen öncekiler gibi olacaktır." Bu, Kureyş'in kibrini, kendi kullandıkları kelimeyle yerle bir eden edebi bir darbedir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla