وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: enfal 33, enfal suresi 33. ayet, merhamet, istiğfar, enfal suresi, azap, şefkat, allah, mağfiret
-
Sen içlerinde oldukça Allah onlara azap etmez, tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir.
Sen içlerinde oldukça Allah onlara azap etmez. Sen içlerinde oldukça mealindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani müminlerin geneli arasında. Cenab-ı Hak, Resıllullah aralarında oldukça ve aralarında mürnin oldukça dünyada kimseye azap etmez. Nitekim Cenab-ı Hak, tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir diye buyurmuştur. Yani onlar iman ediyorken. Bu beyan, Cenab-ı Hakk'ın "seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" mealindeki ilahi beyanla onu rahmet olarak gönderdiğini bildirmesi gibidir. Onun ümmetinden hiç kimseyi dünyada azap etmemesi Allah'ın rahmetindendir. Bilakis Cenab-ı Hak, şu ilahi beyanlarla azabı insanların çağrışacağı güne bırakrnaktadır: "O sadece, onların işini bir güne erteliyor"; "Kıyamet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır". Sen içlerinde oldukça mealindeki ilahi beyanın sadece Mekke halkı hakkında olması da mümkündür. Yani Cenab-ı Hak, Resıllullah veya kadın ve çocuklar gibi müslümanlardan birileri, içlerinde olduğu müddetçe onlara azap etmez. Tıpkı şu ilahi beyan gibi: "Eğer Mekke'de kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mürnin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekrnezdi)". Yani ey Muhammed sen içlerindeyken onlara azap etmeyiz. Yani onların arasındayken. Ta ki biz seni oradan çıkarıncaya kadar. Tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir. Yani namaz kılarlarken. Denildi ki: İman ederlerken. İbn Abbas'tan (r.a.) bu şekilde rivayet edilmiştir. Fakat Cenab-ı Hak onlara savaş ve cihat vasıtasıyla azap eder; köklerini kazıma ve toplu helak şeklinde onlara azap etmez. Yani daha önceki ümmetlerde olduğu gibi tamamen yok etme şeklinde azap etmez.
Mıltezile, görüşlerini tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir mealindeki ilahi beyanın zahirine dayandırmışlardır. Yani iman edecekken. Yani Cenab-ı Hak, onların içinden birinin ömrünün sonunda iman edeceğini bildiği müddetçe onlara azap etmez. Zira onlara göre Allah'ın ilminde bir kişinin ömrünün sonunda iman edeceği varsa, o kişiyi helak etmesi Allah için caiz değildir. Bu onların aslah prensiplerinin bir gereğidir. Buna göre Allah kullarına din konusunda ancak en iyi ve en yararlı olanı (aslah) yapar. Dolayısıyla onlar bu ayetin zahirini de bu prensibe göre yorumlamışlardır. Buna göre Cenab-ı Hak tövbe edip dururken de Allah onlara azap etmeyecektir. Yani iman edecekken. Fakat eğer onların dediği gibi olsaydı, bu kimselerle cihat etmek de eb edi olarak caiz olmazdı ve savaş emri düşerdi. Zira belki onların arasından müslüman olanlar olacaktı. Dolayısıyla Cenab-ı Hak bu kimselerle cihat ve savaşı emrettiğine göre bu durum, onların zannettiği gibi olmadığını göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Yani onlar İslam'a girerken. Denildi ki: Müslüman olurlarken. Bazıları da şöyle demiştir: Tövbe edip dururken. Müslümanlardan Mekke'de kalan azınlık kimseler. Bunlar Mekke'den çıktıklarında Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah onlara niye azap etmesin? Yine Ebu Hureyre'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sizin iki güven unsurunuz vardı. Bunlardan biri Resulullah'tı. Zira Cenab-ı Hak Sen içlerinde oldukça Allah onlara azap etmez, diye buyurmuştur. Diğeri ise istiğfardır. Zira Cenab-ı Hak tövbe edip dururken de Allah onlara yine azap etmeyecektir, diye buyurmuştur. EbU Hureyre şöyle diyerek devam etmiştir: Bir güven unsuru gitmiştir. O da Resulullah'tır. Biri ise kalmıştır. O da istiğfardır. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah bu ümmete iki güven unsuru kılmıştır. Bu ikisi onların arasında oldukça azabın afetlerinden korunmuş olacaklardır. Bir güven unsurunu Allah kendi katına almıştır. Bir güven unsuru ise aranızda devam etmektedir. Bu, belirtilen istiğfardırl. Yine Abdullah b. Amr'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Buna göre Resulullah, tabii hadiseler için kıldığı bir namazda son secdedeydi. Bir anda "öf, öf" dedi. Akabinde de şöyle buyurdu: "Ey Rabb'im! Ben onların arasındayken onlara azap etmeyeceğini vadetmemiş miydin? Ey Rabbbim! Onlar tövbe ederlerken onlara azap etmeyeceğini vadetmemiş miydin?" Bazılarından şu da nakledilmiştir: İki güven unsurunu Allah indirmiştir. Bunlardan biri geçmiştir. O da Resulullah'tır. Diğerini ise yüce Allah aranızda bırakmıştır. Bu da istiğfar ve tövbedir.
Yorumu Yorumla
-
Yuazzibehum (لِيُعَذِّبَهُمْ)
Kelimenin kökü a-z-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir kimseyi bir şeyden alıkoymak, menetmek ve onu normal düzeninden çıkararak ona şiddetli acı vermek" olduğunu belirtir. Çok tatlı suya "azb" denmesinin etimolojik gerekçesi de insanın içindeki harareti ve susuzluğu kesip atmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını, "insana bedensel veya ruhsal olarak şiddetli acı veren, onun doğal sükunetini ve yaşam sevincini kalıcı olarak bozan sürekli eziyet" olarak tanımlar. Ayette (fiil formunda) Allah'ın onlara azap etmeyeceğini bildirmesi, müşriklerin bir önceki ayette (Enfâl 32) kibirle istedikleri o gökten inecek yok edici, kök kazıyıcı toplumsal helak felaketinin ilahi irade tarafından reddedilmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımındaki tarihsel bağlama dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, Nuh, Ad ve Semud kavimleri gibi önceki ümmetlerin toptan yok edilme (istîsal) azabını bu kelimeyle karşılar. Mekke toplumunun küfrüne ve doğrudan meydan okumasına rağmen bu "ta'zib" (toptan helak) eyleminin gerçekleşmemesi; ilahi ceza sisteminin (sünnetullah'ın) Hz. Peygamber'in varlığı hürmetine ertelendiğini ve önceki peygamberlerin aksine yeni bir teolojik merhamet evresine geçildiğini gösterir.
Fîhim (فِيهِمْ)
Kelimenin kökü f-y (harf-i cer) ve h-m (zamir) unsurlarından oluşur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "sen onların içindeyken" (ve ente fîhim) kaydının sosyolojik ve teolojik ağırlığına vurgu yapar. Kılıç'a göre Peygamber'in Mekke toplumu içindeki (fîhim) salt fiziksel varlığı, inananların veya müşriklerin niyetinden bağımsız olarak, devasa bir ilahi felaketi (azabı) durduran ontolojik bir kalkan, bir emniyet sübabı işlevi görmüştür. Kur'an, elçisini toplumdan tamamen tahliye etmeden o topluma azap göndermeme yasasını bu ifadeyle tescillemiştir.
Muazzibehum (مُعَذِّبَهُمْ)
Kelimenin kökü a-z-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kök anlamını acı vermek, şiddet uygulamak ve menetmek olarak yineler.
Râgıb el-İsfahânî, aynı kökten gelen fiil (yuazzibe) ile burada kullanılan ism-i fâil (muazzibe) formu arasındaki ince anlamsal farka dikkat çeker. Fiil belirli bir zamanda ve şartta gerçekleşen geçici bir eylemi ifade ederken; ism-i fâil (muazzib), süreklilik, kalıcılık ve değişmez bir vasıf bildirir. Ayette "Allah onlara azap edici değildir" şeklinde ism-i fâil kullanılması, istiğfar eylemi devam ettiği sürece Allah'ın o topluma merhamet etme kararının geçici bir lütuf değil, değişmez ve sabit bir ilahi yasa (sıfat) olduğunu gösterir.
Yestağfirûn (يَسْتَغْفِرُونَ)
Kelimenin kökü ğ-f-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, kirletici veya yıkıcı bir şeyden koruma altına almak" olduğunu belirtir. Savaşta askerlerin başını kılıç darbelerinden koruyan miğfere "miğfer" denmesinin sebebi de kökündeki bu yalıtıcı ve koruyucu fiziksel özelliktir.
Râgıb el-İsfahânî, "ğufra" (mağfiret) eylemini, Allah'ın kulunu cezadan koruyacak şekilde onun günahını örtmesi ve bağışlaması olarak tanımlar. Ayetteki fiil "istif'al" babındadır (yestağfirûn); bu form, eylemi bizzat talep etmeyi, istemeyi ve bunun için çaba göstermeyi ifade eder. Yani istiğfar, sadece dildeki pasif bir af dileme değil, ilahi koruma (örtü/miğfer) talep eden aktif bir içsel yöneliştir.
Toshihiko Izutsu, istiğfar kavramını Cahiliye ahlakından tevhid ahlakına geçişteki en kritik ontolojik eşik olarak inceler. Cahiliye'de Kureyş kibri (istikbar ve hamiyyet), hatayı kabul etmemeyi ve intikamı bir şeref (mürüvvet) sayarken; "istiğfar", insanın kendi acziyetini, günahkarlığını ve hiçliğini kabul ederek mutlak otoriteye (Allah'a) boyun eğmesidir. Izutsu'ya göre istiğfar eden bir toplum, kibir duvarını yıktığı için artık ilahi irade tarafından "helak edilecek" bir inat toplumu olmaktan çıkar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin Bedir öncesi veya Mekke dönemindeki ritüellerine dikkat çeker. Müşrikler de Kabe'yi tavaf ederken geleneksel bir alışkanlıkla "ğufrâneke" (bağışla) diyorlardı. Aydar'a göre ayetteki "onlar istiğfar ederlerken" kaydı, toplumun içindeki o az sayıdaki müminin dualarına veya müşriklerin bizzat kendi bedevi ritüellerindeki af dilemelerine bir atıftır. İlahi adalet, sırf dildeki bu istiğfarı veya toplumun içindeki potansiyel inananları gerekçe göstererek onlara yönelik kök kazıyıcı (istîsal) azabı tamamen devreden çıkarmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla