Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 26. Ayet

    وَاذْكُـرُٓوا اِذْ اَنْتُمْ قَل۪يلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْاَرْضِ تَخَافُونَ اَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَاٰوٰيكُمْ وَاَيَّدَكُمْ بِنَصْرِه۪ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veżkurû iż entum kalîlun mustad’afûne fî-l-ardi teḣâfûne en yeteḣattafekumu-nnâsu feâvâkum veeyyedekum binasrihi verazekakum mine-ttayyibâti le’allekum teşkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bulunduğunuz yerde önemsenmeyecek kadar az olduğunuz, insanların sizi kapıp götürmelerinden korkar halde bulunduğunuz zamanı hatırlayın. O durumda Allah size sığınacak yer verdi, yardımıyla sizi destekledi, size güzel rızıklar ihsan etti; umulur ki şükredersiniz!

      Bulunduğunuz yerde önemsenmeyecek kadar az olduğunuz, insanların sizi kapıp götürmelerinden korkar halde bulunduğunuz zamanı hatırlayın. Müslümanlar başlangıçta sayı bakımından az ve kafirlerin yanında mazlum idiler. Öyle ki onlar canlarını kafirlerin alacaklarından korkuyorlardı. Sayı bakımından az olmaları ve zayıflıkları sebebiyle memleketlere yerleşme konusunda bir güven duymuyorlardı. Zira kendileri hakkında çekinip korkuyorlardı. Dolayısıyla memleketlerde yerleşmeyi bırakıp dağlara ve mağaralara çıktılar. Oralara yerleştiler. Bedenleri hakkında korktukları ve dinleri konusunda çekindikleri için hayvanların yemi olan ot ve yeşillik yediler. Sonra Aziz ve yüce olan Allah onları barındırdı, onları memleketlere ve şehirlere indirdi. Düşmanlarına karşı onları destekledi ve onlara yardım etti. Hayvanların yemi olan otları yemelerinden sonra insanların yiyeceği olan temiz şeyleri onlara rızık olarak verdi. Bütün bunları şükrederler diye verdi ki bunlara karşılık onları şükürle yükümlü kılsın. Başlarına gelen şeylerden sonra şükretmemeleri caiz olmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, bize bunları bildirmektedir ki bizler, kafirlerden kaçtıkları dönemde yaşayan, dağları ve mağaraları ev edinen' otlarla beslenen, mallarını ve bulundukları nimetleri bırakan ve bütün bunlara, dinleri uğruna razı olan öncekilerin yaptığı gibi din konusunda aynı tavrı gösterelim. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Ayet, Bedir savaşına katılanlar hakkında nazil olmuştur. Onlar, sayı ve teçhizat bakımından az ve bedenleri zayıf bir topluluktu. Düşmanın ise sayısı çok, bedenleri kuvvetliydi. Bundan dolayı savaşa çıkmaları onlara zor gelmişti. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: "Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı". Belirttiğimiz hususlar bu ayette de olduğuna göre aynı anlam nasıl verilmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Önemsenmeyecek kadar az olduğunuz zamanı hatırlayın. Yani siz az idiniz. Bunda Ebu Hanife'nin şu sözüne dair delil vardır: "Bu şey falanca kişinindir, ondan satın aldım" diyen kimsenin sözü doğru kabul edilir. Sanki "Bu şey falanca kişinin idi, ondan satın aldım" demiş olur. Bunun delili şu beyandır: Bulunduğunuz yerde önemsenmeyecekkadar az olduğunuz zamanı hatırlayın. Yani hani siz az idiniz.

      Allah yardımıyla sizi destekledi. Bu yoruma göre, yani melekleriyle. Size güzel nzıklar ihsan etti. Onlara rızık olarak verdiği ve hel al kıldığı ganimetıer.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vezkurû (وَاذْكُرُوا)

        Kelimenin kökü z-k-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi zihinde muhafaza etmek, unutmamak ve dille ifade etmek" olduğunu belirtir. Kökün "zeker" (erkek/sert) kelimesiyle akrabalığına dikkat çekerek, zikrin zihindeki bir şeyi "sağlamlaştırmak" ve "çıkıntılı hale getirmek" (belirgin kılmak) işlevi gördüğünü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, zikri "bilginin zihinde taze olarak hazır bulunması" veya "unutulan bir gerçeğin iradi olarak bilince geri çağrılması" şeklinde iki boyutta ele alır. Ayetteki emir, müminlerin geçmişteki zayıf hallerini sadece kronolojik bir bilgi olarak hatırlamalarını değil; o halden kurtuluşun ilahi bir lütuf olduğu bilincini kalplerinde sürekli diri tutmalarını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "zikir" kavramını nankörlüğün (küfrân-ı nimet) zıddı olan "şükür" ile eşzamanlı kurguladığını belirtir. Izutsu'ya göre "hatırlayın" emri, inananların ontolojik bir hafıza tazelemesi yaparak, mevcut güçlerini kendi başarıları sanma kibrinden arınmalarını sağlayan teolojik bir frendir.

        Entum (أَنتُمْ)

        Kelimenin kökü e-n-t harflerinden oluşur (zamirdir).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette özne olarak "siz" (entum) vurgusunun özellikle yapılmasının, muhatabı bizzat kendi geçmişiyle yüzleştirmek amacı taşıdığını belirtir. Bu kullanım, hitabın genel bir tarih anlatısı değil, Bedir ashabının bizzat yaşadığı bireysel ve toplumsal tecrübeye yönelik doğrudan bir işaret (işâret-i hissiyye) olduğunu gösterir.

        Kalîlun (قَلِيلٌ)

        Kelimenin kökü k-l-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "azlık, hafiflik, bir şeyin hacimce veya sayıca yetersiz olması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıllet" (azlık) kavramını hem sayısal yetersizlik hem de toplumsal ağırlığın, prestijin ve gücün yokluğu olarak tanımlar. Ayette müminlerin Mekke dönemindeki ve Medine'nin ilk yıllarındaki "azlığı", onların düşman karşısındaki sayısal dezavantajlarının yanı sıra, sosyal bir "azınlık" (mustad'af) olarak var olma mücadelelerini etimolojik olarak niteler.

        Mustad'afûne (مُسْتَضْعَفُونَ)

        Kelimenin kökü d-a-f harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamını "zayıflık, güçsüzlük, bir şeyin katlanması (kat kat olması)" olarak verir. Zayıflığa "da'f" denmesi, zayıf şeyin direnç gösteremeyip kendi üzerine katlanması veya başkasına tabi olmasıyla ilişkilendirilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istid'af" formunu (istif'al babı), "birinin zayıf görülmesi, horlanması veya birileri tarafından sistemli bir şekilde zayıf bırakılması" olarak açıklar. Bu kelime, sadece biyolojik bir güçsüzlüğü değil; siyasi, ekonomik ve hukuki baskı altında tutulup hareket alanı kısıtlanan, sömürülen ve ezilen toplumsal kesimi (proletaryayı/ezilenleri) ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramın Mekke dönemindeki sosyolojik karşılığını vurgular. Müslümanların Kureyş oligarşisi altında köleleştirilmesi, işkence görmesi ve sosyal haklardan mahrum bırakılması "istid'af" (zayıf bırakılma) sürecidir. Kur'an, onların bu mağduriyetini teolojik bir hafıza kaydına dönüştürmüştür.

        Tehâfûne (تَخَافُونَ)

        Kelimenin kökü h-v-f harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir zararın veya tehlikenin geleceği beklentisiyle kalbin sarsılması, ürpermesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "havf" kavramını "hoşlanılmayan bir durumun gerçekleşeceğine dair duyulan güçlü zann ve endişe" olarak tanımlar. Ayetteki geniş zaman (muzzari) kullanımı, bu korkunun geçici bir an değil, o dönemdeki Müslümanların günlük hayatlarının ayrılmaz, sürekli ve boğucu bir parçası olduğunu gösterir.

        Yetehattâfekumu (يَتَخَطَّفَكُمُ)

        Kelimenin kökü h-t-f harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi hızla kapıp kaçmak, çekip almak, söküp çıkarmak" anlamına geldiğini belirtir. Avcı kuşun avını pençesiyle aniden kapmasına "hatf" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tahattuf" eylemini "bir şeyi hiçbir dirençle karşılaşmadan, aniden ve şiddetle yerinden koparıp götürmek" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Cahiliye dönemindeki askeri ve sosyal dehşeti yansıttığına dikkat çeker. Çöl hayatında güvenlikten yoksun küçük grupların, güçlü kabileler tarafından baskına uğrayıp yok edilme (kapılıp gitme) korkusunu betimleyen bu "kapılma" (tahattuf) metaforu; Müslümanların Mekke ordusu veya Bedevi kabileler karşısındaki o aşırı kırılgan durumlarını anlatan en şiddetli ve canlı dilsel tasvirdir.

        en-Nâsu (النَّاسُ)

        Kelimenin kökü n-v-s (hareket etmek) veya e-n-s (alışmak) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kelimenin "hareketlilik" ve "topluluk" anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "insanlar" (en-nâs) ifadesinin genel bir insanlığı değil; bağlama göre Müslümanları kapıp götürmek isteyen "müşrik Arapları ve düşman güçleri" temsil eden belirli bir topluluğu (el-ahzâb) ifade ettiğini belirtir. Bu, kelimenin "genel söylenip özel kastedilmesi" (âm-has) kabilinden bir kullanımıdır.

        Fe-âvâkum (فَآوَاكُمْ)

        Kelimenin kökü e-v-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye yönelmek, ona sığınmak, geceliğin bir yere katılıp barınmak ve şefkat göstermek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "îvâ" eylemini "korku içinde ve açıkta kalan birini güvenli bir barınağa yerleştirmek, onu koruma altına almak" olarak tanımlar. Ayette Allah'ın Müslümanları "barındırması" (âvâkum), onların Medine'ye hicret ederek kendilerine ait siyasi ve askeri bir yurt (Dâru'l-Hicre) edinmelerini, yani vatansızlıktan ve sığınmacı durumundan kurtulup bir devlete kavuşmalarını ifade eden siyasi-coğrafi bir barınmadır.

        Eyyedekum (وَأَيَّدَكُم)

        Kelimenin kökü e-y-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "güç, kuvvet, şiddet ve sağlamlık" olduğunu belirtir. "Eyd" kelimesi, bir yapıyı ayakta tutan ana direk veya insanın kolundaki güç anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "teyid" eylemini "zayıf düşmüş birini dışarıdan bir güçle takviye etmek, onu sarsılmaz kılmak ve ona destek vermek" olarak açıklar. Allah'ın müminleri teyid etmesi; Bedir'de onlara meleklerle, manevi sükunetle ve askeri başarıyla verdiği o devasa "güç aşısıdır".

        Bi-nasrihî (بِنَصْرِهِ)

        Kelimenin kökü n-s-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamını "zayıf ve yardıma muhtaç birine arka çıkmak, ona destek vererek üstün gelmesini sağlamak" olarak verir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nasr" kavramını özellikle Allah'ın müminleri düşmanlarına karşı galip kılması olarak tanımlar. Ayette zaferin (nasr) Allah'ın kendisine (hî) izafe edilmesi; başarının kabile gücüne veya askeri sayıya değil, doğrudan ilahi iradenin bir lütfuna dayandığını vurgulayan bir tevhid mühürüdür.

        Razakakum (وَرَزَقَكُم)

        Kelimenin kökü r-z-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "bir kimseye verilen pay, nasip ve faydalanılan her türlü bağış" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rızık kavramını hem dünyevi (ganimet, yiyecek) hem de manevi (hidayet) nimetleri kapsayacak şekilde açıklar. Savaş bağlamında bu kelime, Müslümanların Bedir sonrasında ulaştıkları maddi refahı ve meşru ganimetleri (tayyibât) kapsayan bir "nasip" olarak nitelenir.

        et-Tayyibâti (الطَّيِّبَاتِ)

        Kelimenin kökü t-y-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "nefaset, temizlik, hoşluk ve pisliğin (habîs) zıddı olan her şey" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tayyib" kelimesini "hem duyuların hoşlandığı hem de şeriatın (dinin) helal ve temiz kabul ettiği şey" olarak tanımlar. Ganimetlerin "tayyibât" olarak anılması; İslam öncesinde yağma ve talan olarak görülen savaş gelirlerinin, İslam ile birlikte meşru, helal ve temiz bir kazanca dönüştürüldüğünü tescil eder.

        Teşkurûn (تَشْكُرُونَ)

        Kelimenin kökü ş-k-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin dolup taşması, ortaya çıkması ve verilen nimetin etkisinin görünür hale gelmesi" olduğunu belirtir. Bol süt veren hayvana "şekûr" denmesi, aldığı besinin etkisini (sütü) bolca dışa vurmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, şükür kavramını "nimet vereni, o nimeti anarak ve yerli yerinde kullanarak yüceltmek" olarak tanımlar. Ayetin şükürle bitmesi, Müslümanların ulaştıkları bu barınma (îvâ), güç (teyid) ve refah (rızık) halinin sadece bir zenginleşme değil; bu nimetlerin kaynağına yönelik kalbi bir bağlılık ve ahlaki bir sorumluluk üretmesi gerektiğini bildiren nihai bir hedeftir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X