Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 25. Ayet

    وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vettekû fitneten lâ tusîbenne-lleżîne zalemû minkum ḣâssa(ten)(s) va’lemû enna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının ve bilin ki Allah'ın cezası şiddetlidir.

      Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Buradaki "la" (لا) zait, yani kelimenin anlamına etkisi olmayan bir harftir. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş gibidir: İçinizden sadece zulmedenlere dokunacak fitneden sakının. Yani içinizden sadece zalimlere zulümleri sebebiyle dokunacak fitneden sakının. Bu da azaptır. Tıpkı "Kafirler için hazırlanmış ateşten sakının" ilahi beyanında bildirildiği gibi. Söz konusu beyan da buna göredir. Yani ahirette zulmedenlere dokunacak fitneden sakının. Bu fitne de azaptır. Böylesi bir kullanım konuşma üslubunda mümkündür. Nitekim bazıları "Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?" mealindeki ilahi beyanı "elif"in fethalı kılınması ve "la" (لا) harfinin çıkarılmasıyla okumuştur. Bu durumda ayet şöyle olmaktadır: Mucize geldiğinde inanacaklarının farkında mısınız? Yani mucizeler gelse de inanmayacaklardır. "La" (لا) harfinin varlığıyla ayet çeşitli yorumlara açıktır. Denildi ki: Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının. Yani zulmedenler için bir fitne olmaktan sakının. Bu anlam şu ilahi beyanlarda bildirilen gibidir: "Rabb'imiz! Bizi, inkar edenler için bir sınama konusu yapma'; "Rabb'imiz! Bizi o zalimler için imtihan aracı kılma!" Onları inkar edenler için fitne yapmasının şekli düşmanı onlara galip ve muzaffer kılmasıdır. Onlar ise mağlup olmuşlardır. Bu durumda inkar edenler kendilerinin hak üzere müminlerin ise batıl üzere olduklarını zannederler. Bu da onların, "Rabb'imiz! Bizi o zalimler için imtihan aracı kılma!" diye yaptıkları duaları anlamıdır. Ta ki şöyle demesinler: Eğer onlar hak üzere olsaydılar mağlup olmazlar ve ezilmezlerdi.

      Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının. Cenab-ı Hak onlardan tabi olanları, zalimlerle birlikte fesat çıkarma çabasında olmalarını, bunların bir kısmını bir kısmına karşı kışkırtmalarını yasaklar. Bu durumda aralarına fesat girer, dolayısıyla söz konusu tabi olanlar, birbirlerine karşı kışkırtmalarından dolayı o zalimler için fitne konusu olurlar. İnsanlar arasında bu, zalimler hakkında bilinen bir durumdur. Tabi olanlar, bir kısmını bir kısmına k.arşı kışkırtır. Bu ise bir fitnedir.

      Söz konusu ilahi beyan şu yoruma da açıktır: Yüce Allah insanlar arasında durumları bazan bolluk ve verimlilikle; bazan de darlık ve kıtlıkla; bazan da düşmanın dostları yenmesiyle ve benzeri şekilde değiştirir. Zalimlere katılmadıkları sürece zulmetmeyenler vasıtasıyla zalimlerden azabı giderir. Eğer bunlar zalimlere katılırlarsa bunlara zulümleri sebebiyle azap edilir. İyilik ve adalet sahipleri de men etme güçleri olduğu halde zalimleri ve bozguncuları, zulüm ve bozgunculuktan engellemedikleri için azabı hak ederler. Dolayısıyla Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının. Bu fitne onlara da size de dokunur. Cenab-ı Hak içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının buyurmaktadır. Adaletli kimselerin kendilerine ortak olmalarından (yani onları engellememelerinden) dolayı azap zalimlere dokunmuştur. Böylelikle bunlar ötekiler için fitne olmuşlardır. Tıpkı "Eğer Allah'ın, insanları bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu" mealindeki ilahi beyanda bildirildiği gibi. Söz konusu ilahi beyan şöyle de yorumlanabilir: Cenab-ı Hak, adaletli insanlar, zalimlere iyiliği emrettikçe ve onlardaki kötülüğü değiştirdikçe bela ve azabı zalimlerden kaldırır. Eğer bunu terkederlerse ve onlardaki kötülüğü değiştirmezlerse bunlara da bela indirir. Yani zalime de diğerlerine de. Buradaki fitne iki anlama gelebilir. Yaptıklarının karşılığı ki bunu sadece hak eden alır. İkincisi imtihan fitnesidir ki bu bütün insanları kapsar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        “Bir de, belânın öylesinden sakınınız ki: O hiçbir zaman yalnız içinizden zâlimlere isabet etmez; sonra, bilmiş olunuz ki Allah’ın azâbı yamandır.”

        HERKESE ÇARPAN FİTNE

        Bu âyet-i kerîme “Ey mü’minler, Allah ile Peygamberin size hayat verecek olan da’vetine icâbet ediniz...” meâlindeki

        (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ...)

        âyet-i kerîmesinin altındadır; her ikisi de Sûre-i Enfâl’e mensubdur. “Belâdan sakınınız” demek, o belâyı getirecek sebeplerden sakınınız... demektir ki, bu sebeplerin en başlıcası fitne lâfzının medlûlüdür.

        Kurunun yanında “yaş” da yanıyor

        Şimdi, bu iki âyet-i celîleden şu hakîkat sarâhaten anlaşılıyor ki: Her biri cemaat-i müslimîn için sermedî bir hayat olan evâmir-i ilâhiyeyi yerine getirmeyecek; geldiği zaman kurunun yanında yaşı da yakıp kül eden, salgın musibetleri başımıza getirmemenin çaresine bakmayacak olursak, helâkimiz muhakkaktır.

        Ne yapalım, kānûn-i ilâhî böyle: Kurunun yanında yaş da yanıyor.

        Beş on kişinin uyandırdığı fitne yangını binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca hânümânın külünü havaya savurmaktan geri kalmıyor. Evet, bir nâmerdin hırsına koca bir memleket kurban oluyor; bir münâfıkın yüzünden cemaatler, cem’iyetler târumâr olup gidiyor. Hakîm şâir Ziya Paşa merhumun dediği gibi, Kahhâr-ı Zü’lcelâl,

        Bir mülkü bir harîs-i sitemkâr için yıkar;

        Bir kavmi bir münâfık ile târumâr eder.

        “Yaş” olanlar günâhsız mı?

        Pekâlâ! Böyle bir, iki, beş, on, yirmi, elli, yüz... Hatta bin hatta birkaç bin suçlunun ceza-yı amelini geride kalan milyonlarca bî-günaha çektirmek, adalet-i ilâhiyeye sığar mı? Bu suali ukde-i hâtır etmek bile haramdır.

        Çünkü Hallâk-ı Hakîm, bu âlem-i hilkat için, hiçbir zaman değişmeyecek birtakım kanunlar vaz’ etmiş; o kanunların mahiyetini, ebediyetini, lisan-ı şeriatle bütün mükellef olan insanlara bildirmiş; hem onların bizim hayatımıza, bizim selâmetimize taalluk eden kısmını iyice anlayabilmemiz için gayet basit, gayet vâzıh bir surette tertib eylemiş; sonra, yine bizim selâmetimiz nezd-i rahmânîsinde pek matlub olduğu için “Sakın bu kanunların gösterdiği yoldan ayrılmayınız, zira mahvolursunuz.” ihtarını daima tekrarda bulunmuş...

        Zâlimlere uymayın!

        Artık biz kalkar da Allah’ın evâmirine kulak vermez; Allah’ın gösterdiği yolu tutmaz; bilakis bizi helâk uçurumlarına doğru götürmek isteyen bir şirzime-i fesâdın bile bile arkasına düşersek; adâlet-i ilâhiye için bizi te’dib etmemek kābil olur mu?

        (...وَلاَ تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ)

        “Zâlimlere dayanmayınız, yoksa yanarsınız.” tehdidi gibi erbâb-ı zulme yaklaşmadan nehy eden;

        (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ) “ihtarı gibi basiret, ihtiyat tavsiyesinde bulunan âyât-ı kerîme ne kadar çoktur!

        Yabancılar hesabına, kendi kötülüğüne, bu ne çalışkanlık!...

        Yazıklar olsun ki kendilerinin pek sağlam Müslüman olduklarına kāil olan çoğumuz bu tehditlerden, bu ihtarlardan zerrece müteessir, hatta haberdâr değil!

        Hayatlarını bizim ölümümüzde arayan yabancı milletlerle yabancı hükümetlerin aramıza serpiştirdiği nifak, fesad, kavmiyet, cinsiyet, ırk da’valarını; hülâsa vahdet-i milliyemizi perişan edecek her türlü esbâb-ı izmihlâl tohumlarını bir an evvel büyütmek, bir an evvel mahsul verecek devre-i kemaline getirmek için o kadar faaliyet gösteriyoruz ki:

        Hayrına, hakîkî menfaatine karşı o kadar lâkayd, o derecede kalp görünen Müslüman cemaatlerin kendi şerlerine, kendi ziyanlarına gelince nasıl olup da bu kadar çalışkan kesilmelerine akıl bir türlü ermiyor!

        Bu fitne hepimizi batıracak!..

        Ey cemaât-ı müslimîn, Allah için olsun geliniz, bu tefrikalara, bu kavmiyet, bu lisan, bu bilmem ne gürültülerine nihayet veriniz.

        Çünkü tehlike olanca şiddetiyle her taraftan yüz göstermeye başladı. İbret almak için mâzîye dönüp bakmaya artık ne hacet var, ne de vakit! İyice görüyorsunuz ki, bu kanlı dedikodulara; bu sırf dedikodudan çıkan kıtallere biraz daha devam edecek olsanız, siz de, sizinle beraber şu son hükûmet-i İslâmiye de –iyazen bi’llâh– evvelkilerin uğradığı âkıbet-i fecîaya uğrayacak.

        (اَللّٰهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَِنَّهُمْ لَ يَعْلَمُونَ.)

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          İttakû (وَاتَّقُوا)

          Kelimenin kökü v-k-y harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, kök anlamını "iki şey arasına, birini diğerinden koruyacak bir engel, kalkan veya bariyer koymak" olarak açıklar. Eylemin dilbilimsel temelinde kendini fiziksel veya ruhsal bir zarardan sakınma güdüsü yatar.

          Râgıb el-İsfahânî, takva kavramını dini bir terim olarak "nefsi, ona zarar verecek günahlardan ve ilahi cezadan koruma altına almak" şeklinde tanımlar. Ayetin bağlamında bu emir, sadece bireysel bir ibadet hali değil; toplumu saracak olan fitne ateşine karşı sosyal bir bariyer kurma, kötülüğü önleyici tedbirler (kalkan) alma eylemidir.

          Toshihiko Izutsu, takva kavramının Bedir ve sonrası İslam toplumundaki evrimini analiz eder. Izutsu'ya göre "İttakû" emri, burada bireysel ve eskatolojik (ahiret odaklı) bir korkudan ziyade, toplumun kendi içindeki çatlakları büyümeden durdurmasını emreden sosyo-politik bir sorumluluk ve aktif bir uyanıklık (teyakkuz) halidir.

          Fitneten (فِتْنَةً)

          Kelimenin kökü f-t-n harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "altın veya gümüşü, içindeki cüruftan (pislikten) ayırmak ve saflığını test etmek için ateşte yakmak, eritmek" olduğunu belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, ateşle sınanma metaforundan hareketle fitneyi; insanın veya toplumun gerçek ahlaki karakterini, imanının sağlamlığını ortaya çıkaran her türlü şiddetli imtihan, musibet, kargaşa ve iç savaş hali olarak tanımlar.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki fitne kavramının çok boyutlu semantiğine dikkat çeker. Ayetteki "fitne", dışarıdan gelen müşrik saldırısı değil; doğrudan İslam toplumunun kendi içinden çıkabilecek parçalanma, nifak, dünyevi hırs (ganimet kavgası gibi) ve teo-politik çözülme riskidir. Altının ateşte sınanması gibi, İslam toplumu da kendi içindeki bu yıkıcı ateşle (fitneyle) sınanmaktadır.

          Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminini vurgular. Öztürk'e göre ayetteki fitne, sadece bireylerin işlediği soyut günahlar değil; toplumsal adaleti, hukuku ve kardeşliği çürüten sistemli kötülükler, ayrımcılık ve sessiz kalınan haksızlıklardır.

          Tusîbenne (تُصِيبَنَّ)

          Kelimenin kökü s-v-b harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, bu kökün "okun hedefine tam olarak isabet etmesi, şaşmadan istenilen noktaya inmesi" anlamına geldiğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, isabet eylemini, hedeflenen şeyin veya musibetin kaçınılmaz bir biçimde varıp kişiyi bulması olarak tanımlar. Ayette fiilin sonuna eklenen şeddeli "nun" (nun-i müşeddede/tekid), bu isabetin, yani felaketin toplumun üzerine çöküşünün hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar kesin ve kaçınılmaz bir matematiksel/sosyolojik yasa olduğunu dilbilimsel olarak mühürler.

          Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin yapısındaki ok/hedef metaforunun önemine değinir. Aydar'a göre "isabet", fitnenin tıpkı atılan bir ok gibi toplumun kalbine saplanacağını ifade eder; ancak ayetin devamı, bu okun sadece kötülüğü başlatanları değil, suça sessiz kalanları da hedef alacağını belirterek kelimenin geleneksel anlamını sarsıcı bir teolojik uyarıya dönüştürür.

          Zalemû (ظَلَمُوا)

          Kelimenin kökü z-l-m harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi kendi yeri ve hakkı olmayan bir yere koymak, sınırları ihlal etmek ve karanlık" olduğunu belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını, adalet dengesini bozarak hakka tecavüz etmek ve ilahi sınırları (hadd) aşmak olarak açıklar.

          Toshihiko Izutsu, zulmün Kur'an'daki ontolojik karanlık (zulmet) boyutuyla bağlantısını kurar. Fitne bağlamında "zulmedenler", sadece bireysel günah işleyenler değil; eylemleriyle toplumsal düzenin altını oyan, nifak çıkaran, adaletsizliği yayarak İslam toplumunu yeniden Cahiliye'nin karanlığına çekmeye çalışan aktif faillerdir.

          Hâssaten (خَاصَّةً)

          Kelimenin kökü h-s-s harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi bütünden ayırmak, tahsis etmek, sadece belirli bir kişiye veya gruba özgü kılmak" anlamına geldiğini belirtir. Genel ve kapsayıcı olan "âmme" kelimesinin yapısal zıddıdır.

          Râgıb el-İsfahânî, hususiyet kavramını, bir musibetin veya nimetin başkalarını dışarıda bırakacak şekilde yalnızca bir hedefe yönelmesi olarak tanımlar.

          Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelime üzerine kurduğu sosyolojik yasaya (sünnetullaha) dikkat çeker. Kılıç'a göre "hâssaten" (sadece onlara özgü olarak) kelimesinin olumsuz (lâ tusîbenne) yapıyla kullanılması, İslam'ın toplumsal sorumluluk ilkesini özetler. Toplumda zulüm ve fitne baş gösterdiğinde, iyi ve erdemli insanların "bu suç sadece zalimlere mahsustur" diyerek köşelerine çekilmeleri onları kurtarmaz. İlahi ve sosyolojik felaket (ikâb), tahsis (hâssaten) yapmaz; iyiyi de kötüyü de içine alarak topluca helak eder.

          Va'lemû (وَاعْلَمُوا)

          Kelimenin kökü a-l-m harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin izini sürmek, işaretini kavramak ve onun özüne vakıf olmak" olduğunu belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, ilim eylemini, bir nesneyi veya durumu olduğu gibi, hiçbir zann ve şüpheye yer bırakmaksızın mutlak gerçekliğiyle idrak etmek olarak açıklar. Buradaki "bilin ki" emri, sıradan bir bilgi aktarımı değil; arkasından gelecek olan ilahi kuralın, akıllara ve kalplere sarsılmaz bir dogma (kesin bilgi) olarak kazınması talimatıdır.

          Şedîdu (شَدِيدُ)

          Kelimenin kökü ş-d-d harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, sertlik ve kuvvet uygulamak" anlamına geldiğini belirtir. Gevşekliğin (rehavetin) tam zıddıdır.

          Râgıb el-İsfahânî, şedid kavramını, gücün ve iradenin en üst perdeden, tavizsiz ve katı bir biçimde ortaya konması olarak detaylandırır. Fitneye karşı sessiz kalan topluma verilecek cezanın "şedid" olması, ilahi adalet terazisinde ihmalin (neme lazımcılığın) merhametle değil, en katı ve şiddetli yaptırımla karşılanacağını gösterir.

          el-Ikâb (الْعِقَابِ)

          Kelimenin kökü a-k-b harflerinden oluşur.

          İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin topuğu, arkası, sonu ve hemen peşi sıra gelmesi" olduğunu belirtir. Cezalandırma eylemine "ikâb" denmesinin etimolojik gerekçesi, bu cezanın işlenen suçun hemen topuğuna (arkasına) takılan doğal, mantıksal ve kaçınılmaz bir faturası olmasından kaynaklanır.

          Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "akab" (topuğundan tutmak, izlemek) fiiliyle ortak Semitik bir geçmişe sahip olduğunu, Orta Doğu monoteizminin "eylem ve bedeli" arasındaki zorunlu ilişkiyi fiziksel bir anatomi (topuk/arka) metaforu üzerinden harika bir şekilde kavramsallaştırdığını kaydeder.

          Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ikâb" kelimesinin fitne kavramıyla bağını kurar. Fitne ateşine seyirci kalmanın "topuğuna" (arkasına) takılacak olan şey, bütün bir toplumun refahını, barışını ve düzenini yıkan şiddetli (şedid) bir ilahi çöküştür. Kur'an, suç ile ceza arasındaki kopmaz bağı bu kelimeyle tescillemiştir.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X