Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 22. Ayet

    اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne şerra-ddevâbbi ‘inda(A)llâhi-ssummu-lbukmu-lleżîne lâ ya’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah katında canlıların en aşağı derecede olanları sağır, dilsiz ve düşünemez olanlardır.

      Allah katında canlıların en aşağı derecede olanları sağır, dilsiz ve düşünemez olanlardır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayetin anlamı şudur: Allah katında canlıların en aşağı derecede onları, dinlemelerinden fayda sağlamayan sağırlar; dillerinden ve konuşma yeteneklerinden fayda sağlamayan dilsizlerdir. Çünkü bunlar kendilerine verilen dinleme yetisine uygun bir şekilde dinlemelerinden fayda sağlamıyorlar; aynı şekilde kendilerine verilen konuşma yeteneğine uygun bir şekilde konuşmalarından fayda elde etmiyorlar. Yine bunlar kendilerine verilen akıl yeteneğine uygun bir şekilde akıllarından istifade etmiyorlar. Bunlar canlıların en aşağı derecesinde olanlarıdır. Tıpkı "Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar" mealindeki ilahi beyan gibi. Bunlar daha şaşkın ve daha aşağı derecedeydiler. Çünkü canlılar ve hayvanlar, kendilerine verilen bu duyuların amacına uygun bir şekilde bunlardan faydalanmışlardır. Hayvanlar bu duyular sayesinde kendilerine gelen tehlikelerin ve zararların farkına varmışlar, bunlardan korunmuşlardır. Bu duyular sayesinde lezzetleri ve faydalı şeyleri bilmişlerdir. Böylelikle bu faydalı şeylere istek duymuş ve bunları yapmışlardır. Dolayısıyla hayvanlar kendilerine verilen duyuların amacına uygun bir şekilde bunlardan yararlanmışlardır. Bu duyular, ancak kendilerine yetecek kadar bilme, farkına varma ve yararlanma ölçüsünde hayvanlara verilmiştir. Bu kafirler ise kendilerine verilen duyuların amacına uygun bir şekilde bunlardan faydalanmamışlardır. Bu duyular, onlara yararlı olanı ve neticedeki lezzetleri bilmeleri için verilmiştir ki buna uygun davranışta bulunsunlar. Yine duyular onlara neticede kendilerine gelecek zararı bilmeleri için verilmiştir ki bundan korunsunlar. Bununla birlikte onlar kendilerine verilen duyuların amacına uygun bir şekilde bunlardan yararlanmamışlardır. Hayvanlar ise bunlardan faydalanmıştır. Bundan dolayı bunlar hayvanlardan daha şaşkın ve daha aşağı derecededirler.

      Canlıların en aşağı derecede olanlarının, devamlı bir sağırlık ve devamlı bir körlüğe maruz kalanlar olması da mümkündür. Bu ise ahirettedir. Tıpkı şu ilahi beyanlarda bildirildiği gibi: "Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız"; "Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin". Yani devamlı görme, işitme ve devamlı hayat kazancını terkettiler. İkinci olarak şu söylenebilir: Cenab-ı Hak onları sağır, dilsiz ve kör olarak nitelemiştir, çünkü kalp görmesi, kalp konuşması ve kalp duyması yetilerini elde etmemişlerdir. Bunlar, kendi kazanmalarıyla elde edebilecekleri duyulardı, fakat elde etmediler. Onların sadece görünür duyuları vardı. Bir diğer muhtemel yorum da Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurmuş olmasıdır: Canlıların en aşağı derecede olanları, belirtilen duyulardan yararlanmayan ve bunları kullanmayı bırakanlardır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Şerra (شَرَّ)

        Kelimenin kökü ş-r-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yayılmak, istikrarsızlık, uçuşmak ve bir şeyin kötü olması, fesat" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak rüzgarda savrulan ve göze batan kıvılcımlara (şerara) bu ismin verilmesi, kökün "zarar veren, rahatsız eden ve dengede durmayan" doğasından kaynaklanır. Hayrın (iyiliğin, dengenin ve faydanın) yapısal zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, şer kavramını "insan doğasının ve aklının reddettiği, ondan tiksindiği ve uzak durmak istediği her türlü nesne veya eylem" olarak tanımlar. Ayetin bağlamında bu kelime, sıradan bir kötülüğü değil; aklı ve idraki kullanmayarak insanın kendi varoluşsal değerini en dibe (hayvandan da aşağıya) çekmesi şeklindeki mutlak varoluşsal kötülüğü ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, şer kavramının Kur'an öncesi Cahiliye toplumu ile Kur'an sonrası dönemdeki semantik evrimini inceler. Cahiliye ahlakında şer, daha çok kabileye yönelik fiziksel bir saldırı, yoksulluk, hastalık veya bedevi onuruna sürülen bir leke gibi tamamen dünyevi ve somut felaketleri tanımlardı. Izutsu'ya göre Kur'an, bu kelimeyi almış ve onu "Allah'ın mesajına karşı aklı kapatmak, ilahi hakikate sağırlık göstermek" şeklindeki ruhsal ve teolojik bir yıkımın (ontolojik kötülüğün) adı olarak yeniden formüle etmiştir.

        ed-Devâbbi (الدَّوَابِّ)

        Kelimenin kökü d-b-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "yeryüzünde ağır ağır yürümek, debelenmek, sürünmek ve hafif adımlarla hareket etmek" anlamına geldiğini belirtir. Karıncanın yürüyüşü veya insanın topuğunu yere hafifçe vurması bu kökten türeyen kelimelerle ifade edilir. "Dâbbe" (çoğulu devâbb), etimolojik olarak yeryüzünde hareket eden, yürüyen veya sürünen her türlü canlı varlığın genel adıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sözlükte tüm canlıları kapsamasına rağmen, dildeki yaygın (örfi) kullanımının daha çok yük taşıyan, binek olarak kullanılan dört ayaklı hayvanlar (hayvanat) için daraltıldığını kaydeder. Ayette aklını kullanmayan insanların "devâbb" (debelenen hayvanlar) olarak isimlendirilmesi, onların insani vasıflarından soyutlanarak sadece biyolojik güdüleriyle, yeme-içme ve barınma refleksleriyle hareket eden sıradan mahlukata indirgenmesini ifade eden çok ağır bir metafordur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki kullanımını bedevi Arap kültürünün sosyolojik algısı üzerinden değerlendirir. Yük hayvanları, sadece sahibinin kırbacıyla yönlenen, iradesiz ve akılsız varlıklardır. Öztürk'e göre Kur'an'ın hakikati inkar edenleri "yeryüzünde debelenen canlıların en kötüsü" olarak nitelemesi, insanın "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) olma vasfını akılla kazandığını; aklını iptal edenin ise bu şerefi kaybederek ekolojik zincirdeki en bilinçsiz ve değersiz hayvan sürüsü seviyesine düştüğünü vurgulayan tokat gibi bir ilahi tespittir.

        es-Summu (الصُّمُّ)

        Kelimenin kökü s-m-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "sertlik, katılık, içine hiçbir şeyin sızamayacağı kadar tıkalı ve som olma hali" olduğunu belirtir. İçinde boşluk bulunmayan, yankı yapmayan yekpare sert kayalara "sahrâ-i sammâ" denir. Sağırlık anlamına gelen "samam" kelimesi de, kulak yolunun tıkanıp dışarıdan gelen ses dalgalarına karşı tamamen kapalı/sert bir duvar haline gelmesinden türetilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "samm" kavramını fiziksel sağırlık olarak tanımladıktan sonra, ayetteki mecazi kullanımına dikkat çeker. Burada kastedilen sağırlık organın işlev kaybı değil; kişinin hakkı duymaya, doğru söze ve ilahi uyarıya karşı zihnini ve kalbini kasıtlı olarak tıkaması, hakikat karşısında bir kaya gibi sağır/katı kesilmesidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve psikolojik dilini analiz ederken bu kavrama eğilir. Ona göre buradaki sağırlık, psikolojik ve teolojik bir körleşmedir. İşitme organı (kulak) biyolojik olarak kusursuz çalışsa da, inkar edenlerin iç dünyalarındaki kibir ve inat, ilahi kelamın kalbe ulaşmasını engelleyen yekpare bir duvar (samm) örmüştür. Bintü'ş-Şâtı, bu kelimenin insanın kendi iradesiyle kendi idrak kanallarını felç etmesini anlatan kusursuz bir belagat örneği olduğunu belirtir.

        el-Bukmu (الْبُكْمُ)

        Kelimenin kökü b-k-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamını "dilsizlik, konuşamama, dilin bağlanması ve meramını ifade edememe hali" olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "bükm" kelimesini, insanın doğuştan gelen veya sonradan oluşan bir engelle konuşma yetisini (nutk) kaybetmesi olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı itibarıyla bu dilsizlik, hakkı söylemekten, doğruyu savunmaktan veya ilahi mesaja rasyonel bir cevap üretmekten aciz olma durumudur; kişi fiziksel olarak konuşsa bile, söylediği sözün hakikat nezdinde hiçbir anlamı veya değeri yoktur.

        Toshihiko Izutsu, bu kavramı "es-Summu" (sağırlar) kelimesiyle birlikte, insanın varoluşsal çöküşünü anlatan ontolojik bir ikili olarak ele alır. İnsanı hayvandan (devâbb) ayıran en temel iki yeti; ilahi logostan (akıl/söz) pay alarak "işitebilmesi" ve buna karşılık vererek "konuşabilmesi"dir. Izutsu'ya göre, vahye muhatap olup da tepki vermeyenler, insanın evrendeki en yüce vasfı olan iletişim (kelam) yeteneğini iptal etmiş ve böylece ruhsal anlamda dilsiz mahlukata dönüşmüşlerdir.

        Ya'kılûn (يَعْقِلُونَ)

        Kelimenin kökü a-k-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi bağlamak, tutmak, frenlemek ve engellemek" olduğunu belirtir. Arapçada devenin kaçmasını engellemek için dizine bağlanan ipe "ıkâl" denir. İnsanın zihinsel melekelerine "akıl" isminin verilmesinin etimolojik gerekçesi; aklın insanı tıpkı bir bağ gibi cehaletten, aşırılıktan, tutkuların esaretinden ve yıkıcı hatalardan alıkoyması, onu doğru yolda frenlemesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "akıl" kavramını, hak ile batılı, iyi ile kötüyü birbirinden ayıran ve kişiyi doğru bilgiye dayanarak doğru eyleme sevk eden zihinsel ve ruhsal güç olarak tanımlar. "Akletmeme" (lâ ya'kılûn) eylemi, düşünce yoksunluğundan ziyade; insanın dürtülerini bağlayacak (akledecek) iradeyi gösterememesi ve ilahi mesajın anlamını kavramaktan kaçınmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, akıl kavramının Kur'an'daki semantik dönüşümünü detaylı bir biçimde analiz eder. Cahiliye döneminde "akıl" veya "hilm", çöl hayatında hayatta kalmayı sağlayan pratik kurnazlık, duyguları kontrol etme gücü ve kabile içi çatışmaları çözen dünyevi bir zeka idi. Kur'an, bu kelimenin içini tamamen boşaltıp yeniden doldurmuştur. Izutsu'ya göre Kur'an'da akletmek; tabiatta ve vahyedilen ayetlerdeki gizli işaretleri okuma yetisi, varoluşun kaynağını (Allah'ı) tanıma kapasitesidir. Ayette "akletmeyenlerin" en kötü canlılar sayılması, İslam'da aklın sadece dünyevi bir zeka değil, bizzat imanın (teolojinin) üzerine inşa edildiği ontolojik bir kavrama aracı (bağ) olmasındandır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X