Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 17. Ayet

    فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمْۖ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰىۚ وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِن۪ينَ مِنْهُ بَلَٓاءً حَسَناًۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felem taktulûhum velâkinna(A)llâhe katelehum(c) vemâ rameyte iż rameyte velâkinna(A)llâhe ramâ(c) veliyubliye-lmu/minîne minhu belâen hasenâ(en)(c) inna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı; bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir.

      Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı. Bu ilahi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Onları siz öldürmediniz mealindeki beyan şu anlama gelebilir: Yani onlara isabet ettirmekle açtığınız ölümcül bir yara, ruhu [bedenden] çıkarmada etkin ve öldürücü değildir. Fakat yüce Allah bunu ölümcül bir yara, öldürücü ve ruhun çıkmasında etkin kılmıştır. Çünkü yaraların bir kısmı ölümcül bir bölgeye isabet etmemekte, ruhun çıkmasında bir rol oynamamaktadır. Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü. Bu ilahi beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Kulun öldürmede ve ruhun çıkarılmasında bir etkinliği yoktur. Bu, tamamen Allah'ın fiilidir. O, buna tam olarak maliktir. Çünkü vurmada bazan yaralama olur, fakat burada ölüm meydana gelmez. Atma da böyledir. Bir kimsenin eliyle attığı her şeyi kendisi atmış olmaz. Allah'ın sayesinde atma (remy) olur. Çünkü oku, tabiatı itibariyle ulaştığı yere ulaşacak şekilde yaratan O'dur. Dolayısıyla kişinin atmada sanki bir dahli yok gibidir. Görmez misin ki; oku attığında geri döndürmeye gücü yetmemektedir. Eğer bu fiili o yapmış olsaydı, geri döndürmeye de gücü yeterdi. Bundan dolayı Ebu Hanife (r.a.) şöyle demiştir: Öldürmek için kiralama akdi geçersizdir. İkinci muhtemel anlam şudur: Onlar, Allah'ın yardımı ve desteğiyle öldürdüler. Bu durum tıpkı bir adamın diğerine "Onu sen öldürmedin, filan öldürdü" demesi gibidir. Yani filanın yardımıyla onu öldürdün. İlk durum da böyledir. (Oku) attığında da sen atmadın, Allah attı. Yani senin attığın ok, amaçladığın yere isabet etmedi. Aksine sizin amaçladığınız yere ulaştıran Allah'tır. Üçüncü muhtemel yorum da şudur: Onları siz öldürmediniz. Yani siz onlara karşı savaşa çıkarken onları öldürmeyi ummuyordunuz. Çünkü bunlar zayıflık, şiddetli korku ve zilletle nitelenmiş bir konumdaydılar. Sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi. Eğer onlar belirtilen konumdaysalar, -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olur: Siz onlara karşı savaşa çıkarken ve onlara yönelirken onları öldürmeyi ummadınız. Çünkü sizde zayıflık; ötekilerde ise kuvvet vardı. Fakat Allah onları zel il kıldı, kalplerine korku verdi ta ki onları öldürdünüz. (Oku) attığında da sen atmadın, Allah attı mealindeki ilahi beyan da böyledir. İnsan bir avuç toprak atmakla düşmanı alt etmeyi ummaz. Fakat Allah attı. Nitekim Cenab-ı Hak bunu hedefine ulaştırdı ve onların gözlerini bu bir avuç toprakla kapattı. Bu durum bir rivayette anlatıldığına göre şöyledir: Resfılullah, bir avuç toprak atmış ve müşriklerin gözlerini perdelemiştir. Dolayısıyla onlar bu sebeple yenilmişlerdi. Bütün hayır ve iyilikleri kendisine nispet etmesinden dolayı da bu fiillerin tümünün Allah'a nispet edilmiş olması mümkündür. Şu ilahi beyanlar bu nispetin örneklerindendir: "Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: Müslüman olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Eğer dürüst olacak sanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak O size lütufta bulunmuştur"; "Fakat Allah dilediğini doğru yola iletir"; "Bizi dosdoğru yola ilet!" Bunun dışında Allah'a has olan fiillerin O'na nispet edildiği ayetler de böyledir. Buna göre Cenab-ı Hak onların fiillerini kendisine nispet etti, çünkü bunlar sadece ona özgü olan fiillerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Yani büyük bir nimet için. Öyle ki Cenab-ı Hak, onların bedenlerinin zayıflığına, sayıca az olmalarına; düşmanlarının ise sayıca fazlalığına, bedenlerinin ve teçhizatlarının üstünlüğüne rağmen düşmanlarına karşı onlara yardım etti. Bu, Firavun ve kavminin helakinde bildirmiş olduğu "Bu Rabb'inizden büyük bir nimettir" mealindeki beyanda belirtilen anlamdır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bunlarda Rabb'inizden büyük bir lütuf vardır". Söz konusu durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah her şeyi işitmektedir. Yani yaptığınız duaları ve ona yalvarmalarınızı işitmektedir. Ya da şöyle buyurmaktadır: İşitmektedir. Yani dualarınıza icabet etmektedir. Her şeyi bilmektedir. Gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz sözlerinizi ve fiillerinizi bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Taktulûhum (تَقْتُلُوهُمْ)

        Kelimenin kökü k-t-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir canlının ruhunu bedeninden ayırmak, onu fiziki olarak yok etmek, ölmesine neden olmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "katl" eylemini, bir varlığın hayat bağını koparmak olarak tanımlar. Ayetin bağlamında bu fiil, Müslümanların Bedir meydanında müşrik ordusuna karşı kılıçla giriştikleri somut, fiziksel can alma eylemini ifade eder. Ancak ayetin yapısı, bu fiziksel eylemin fâili (yapanı) ile ontolojik/ilahi fâili birbirinden ayırır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik dünya görüşü bağlamında bu kelimeyi derinlemesine analiz eder. Izutsu'ya göre ayetteki "Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü" ifadesi, insanın cüz'i iradesini ve fiziksel eylemini yok sayan bir cebriye (kadercilik) inancı değil; eylemin mutlak yaratıcısının Allah olduğunu vurgulayan "tevhidî fâiliyet" tasavvurudur. İnsan kılıcı sallar, ancak o kılıcın kesmesini sağlayan, savaşın seyrini belirleyen ve sonucu takdir eden yegâne ontolojik güç Allah'tır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin arkasındaki sosyo-psikolojik ve tarihsel zemine dikkat çeker. Öztürk'e göre Bedir zaferinden sonra bazı sahabelerin "ben şöyle vurdum, ben böyle kestim, ben öldürdüm" diyerek zaferi kendi bilek güçlerine atfetmeleri ve içten içe bir kibre (ucub) kapılmaları üzerine bu ayet inmiştir. Ayet, öldürme (katl) eyleminin gerçek sahibinin ilahi irade olduğunu hatırlatarak, yeni kurulan İslam toplumunun savaşçılarını kabilevi bir övünçten arındırmış ve tevhid ahlakıyla terbiye etmiştir.

        Rameyte (رَمَيْتَ)

        Kelimenin kökü r-m-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi elden fırlatmak, atmak, bir hedefe yollamak ve menzile göndermek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "remy" eylemini sıradan bir bırakma işinden ayırır; bu eylemde belirli bir kasta, hedefe isabet ettirme niyetine ve fiziksel bir kuvvete ihtiyaç vardır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Bedir savaşındaki tarihsel karşılığını belirtir. Hz. Peygamber'in savaşın en çetin anında yerden bir avuç kum/toprak alarak müşriklerin üzerine fırlatması eylemi doğrudan "rameyte" (attın) fiiliyle karşılanır. Ancak atılan bir avuç kumun tüm düşman ordusunun gözüne girmesi ve onları kör etmesi fiziksel kuralları aşan bir durumdur. Bu yüzden Kur'an "Attığın zaman sen atmadın (isabet ettirmedin), Allah attı" diyerek eylemin bedensel başlangıcını peygambere, mucizevi isabetini ve yıkıcı etkisini ise Allah'a atfeder.

        Toshihiko Izutsu, tıpkı "katl" (öldürme) fiilinde olduğu gibi, "remy" (atma) fiilinin de burada çok katmanlı bir ontolojik hiyerarşi barındırdığını vurgular. Peygamberin eli burada ilahi kudretin dünyadaki aracı (enstrümanı) konumundadır. Bu eylem, insan ile mutlak varlığın (Allah'ın) aynı anda, aynı fiil üzerinde fakat farklı varoluşsal düzlemlerde nasıl birleştiğini gösteren en çarpıcı Kur'an ifadelerinden biridir.

        Liyubliye (وَلِيُبْلِيَ)

        Kelimenin kökü b-l-y (veya b-l-v) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin kullanılarak veya zamanla eskiyip yıpranması" ve "bir kimsenin sınanarak, imtihan edilerek içinin dışına çıkarılması, gizli olanın açığa kavuşturulması" olduğunu belirtir. İnsanın sınanması, onun ahlaki veya inançsal dayanıklılığının tıpkı bir kumaşın yıpranması gibi test edilmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "belâ" ve "iblâ" kavramlarını dini literatürde imtihan ve deneme olarak tanımlar. O, bu eylemi ikiye ayırır: Kötülükle, zorlukla sınanma ve iyilikle, nimetle sınanma. İnsanın her iki durumda da gizli karakteri ortaya (açığa) çıkar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki psikolojik derinliğini inceler. Savaşın kendisi fiziksel olarak yıpratıcı (belâ) olmakla birlikte, burada Allah'ın inananları "iblâ" etmesi (sınaması); onların Bedir'de gösterdikleri sadakati tescillemek, zafer nimetini vererek onların şükrünü ve itaatinin kalıcılığını sınamak amacı taşır. Sınama eylemi, insanı törpüleyen, arındıran ve olgunlaştıran bir süreç olarak formüle edilmiştir.

        Belâen (بَلَاءً)

        Kelimenin kökü b-l-y (veya b-l-v) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kelimenin kökensel olarak zorluk, sıkıntı ve imtihan anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, belanın sadece musibet olmadığını, Allah'ın kuluna sunduğu ağır bir sorumluluğun veya büyük bir nimetin de imtihan aracı olması hasebiyle "bela" olarak adlandırıldığını vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette geçen "belâen hasenâ" (güzel/iyi imtihan) tamlamasının önemine dikkat çeker. Geleneksel olarak "bela" kelimesi negatif bir çağrışım yapsa da, Kur'an bu kelimeyi zafer, ganimet ve ilahi yardım bağlamında kullanarak, başarının ve gücün de aslında üstesinden gelinmesi gereken manevi bir yük (imtihan) olduğunu teolojik olarak tescillemiştir. Müslümanlar Bedir'de canlarıyla sınanmış, ardından büyük bir zafer (nimet) ile tekrar sınanarak bu "güzel imtihandan" geçirilmişlerdir.

        Hasenen (حَسَنًا)

        Kelimenin kökü h-s-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "çirkinliğin (kubh) zıddı olarak; güzellik, iyilik, gözün, aklın veya ruhun hoşlandığı her türlü meyil" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüsn" kavramını üçe ayırır: Akılla idrak edilen güzellik, heva/arzu ile (duyusal) algılanan güzellik ve gözle görülen fiziksel güzellik. Ayette belanın (imtihanın) "hasen" (güzel) sıfatıyla nitelenmesi; sonucunun zafer olması, inananların derecesini yükseltmesi ve kalplerine sükunet vererek onları ilahi lütfa mazhar kılması yönüyle akli ve manevi bir güzelliği ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "hüsn" (iyi/güzel) kavramının, salt estetik bir değer olmaktan çıkıp teolojik ve ahlaki bir mutlak ölçüte dönüştüğünü analiz eder. Savaşın doğasında kan ve ölüm (çirkinlik) varken, bunun "güzel bir imtihan" sayılması; eylemin kendisinden değil, eylemin ontolojik fâili olan Allah'ın adaletinden, verdiği sözü tutmasından ve müminleri hakka (tevhide) ulaştırmasından kaynaklanan aşkın bir güzelliktir.

        Semîun (سَمِيعٌ)

        Kelimenin kökü s-m-a harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamını "ses dalgalarını işitmek, algılamak ve duymak" olarak verir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edilen "Semî'" sıfatının sıradan bir işitme olmadığını; yaratılanların en gizli fısıltılarını, kalplerinden geçen yakarışları bilmek, dualara icabet etmek ve her şeyi anında idrak etmek anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bağlamı açısından bu sıfatın kullanımına değinir. Müslümanların Bedir öncesi çaresizlik içinde yaptıkları dualar, yakarışlar ve savaş sonrasındaki övünç dolu sözlerinin tümü "Semî'" olan Allah'ın işitmesi ve gözetimi altındadır.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        Kelimenin kökü a-l-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin izini, belirtisini sürmek, işaretini kavramak ve onun hakikatine, özüne mutlak surette vakıf olmak" olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Semitik (İbrani/Arami) dillerdeki "alam" (dünya, bilinen evren) ve "yada" (bilmek) konseptleriyle olan teolojik etkileşimine dikkat çeker. "Alîm" sıfatı, monoteistik İbrahimi geleneğin "Her Şeyi Bilen Mutlak Tanrı" (Omniscient) inancının Arap dilindeki en kusursuz ve yerleşik ifadesidir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki ayet sonu sıfat eşleşmelerine (fasıla) ve bunların retorik işlevine dikkat çeker. Savaşın karmaşasını, atılan kumları, ölen müşrikleri ve kazanılan zaferi anlatan bu aksiyon dolu ayetin "Semîun Alîm" (Hakkıyla İşiten, Hakkıyla Bilen) ikilisiyle mühürlenmesi, dinleyiciye şu ilahi mesajı verir: Savaş meydanında olan biten hiçbir şey kaotik, tesadüfi veya insan kontrolünde değildir; her bir kılıç darbesi, her bir niyet ve övünme, mutlak bir ilahi işitme ve bilginin gözetimi (Alîm) altında kaydedilip takdir edilmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X