Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 13. Ayet

    ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُۚ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike bi-ennehum şâkkû(A)llâhe verasûleh(u)(c) vemen yuşâkiki(A)llâhe verasûlehu fe-inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şu sebeple ki, onlar Allah ve resulüne karşı geldiler; Allah ve resulüne karşı gelenleri Allah şiddetle cezalandırmaktadır.

      Şu sebeple. En doğrusunu Allah bilir ya, bu vurma ve öldürme ile, demektir. Çünkü onlar Allah ve resulüne karşı geldiler. Yani Allah ve resulüne savaş açtılar. "Muşakka" (مشاقة) karşıtlık demektir. Onlar Allah ve resulüne karşı geldiler. Allah ve resulüne karşı gelenleri Allah ahirette şiddetle cezalandırmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Şâkkû (شَاقُّوا)

        Kelimenin kökü ş-k-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi yarmak, ikiye bölmek, çatlatmak ve birbirinden ayırmak" olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı olan "şikâk" ve "müşâkka" kelimelerinin etimolojik çıkış noktası, ihtilafa düşen taraflardan her birinin diğerinden koparak kendi tarafına, kendi parçasına (şikk) çekilmesi ve böylece bütünlüğün yarılarak iki zıt kutba ayrılmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, şikâk kavramını, salt bir fikir ayrılığından öte, fiili bir muhalefet ve düşmanlık olarak tanımlar. Ona göre kişi, muhatabının bulunduğu taraftan (şikk) tamamen farklı bir tarafa geçerek ona karşı cephe aldığında bu eylem gerçekleşmiş olur. Ayette Allah ve Resulü'ne karşı "müşâkka" (muhalefet) edilmesi, müşriklerin bedensel, ideolojik ve askeri olarak İslam'ın tam karşısında bir cephe açarak toplumsal ve teolojik bütünlüğü kılıçla yarmalarını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Cahiliye Arap toplumunun sadakat anlayışı üzerinden okur. Kabile toplumunda en büyük suç, kabile bağını "yarmak" (şakk) ve cemaatten kopmaktır. Izutsu'ya göre Kur'an, Bedir savaşında müşriklerin tutumunu bu arkaik terimle niteleyerek, onların yepyeni bir teo-politik otorite olarak kurulan İslam toplumuna karşı işledikleri ihaneti ve teolojik isyanı, en ağır "kopuş ve yarma" eylemi olarak tescil etmiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir meydanındaki pratik duruma işaret eder. Öztürk'e göre buradaki "şâkkû" eylemi, sadece soyut bir inanç reddi değil; Bedir ovasında İslam ordusunun tam karşısına dikilen, fiziki olarak safları ikiye yaran, silahlı ve örgütlü bir siyasi düşmanlık halinin sosyolojik ve askeri faturasıdır.

        Şedîdu (شَدِيدُ)

        Kelimenin kökü ş-d-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "bir şeyi sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, sertlik ve kuvvet uygulamak" olduğunu belirtir. Gevşekliğin ve zayıflığın tam zıddıdır; hem fiziksel sertliği hem de karakter veya eylemdeki katılığı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, şedid kavramını "kudretin ve iradenin en üst perdeden, tavizsiz bir biçimde ortaya konması" olarak detaylandırır. Ayette Allah'ın azabının (cezalandırmasının) "şedid" olarak nitelendirilmesi, O'nun kurduğu ilahi düzene karşı silah çekenlere verilecek karşılığın gevşek, esnek veya merhametle yumuşatılmış değil; aksine mutlak, sarsılmaz ve katı bir adaletle uygulanacağını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ilahi adalet sisteminde merhamet (rahmet) ile şiddet (şedîd) kavramları arasındaki teolojik dengeye dikkat çeker. Izutsu'ya göre, Allah'ın otoritesine karşı örgütlü bir yarma/parçalama (şikâk) eylemi gerçekleştiğinde, ilahi otorite pasif kalamaz. Şedîd sıfatı, kurulan yeni düzenin ciddiyetini, bu düzeni yıkmaya çalışan müşriklere karşı sergilenecek teo-politik tavrın sarsılmazlığını ve ilahi cezanın mutlak caydırıcılığını ifade eden kilit bir kavramdır.

        el-Ikâb (الْعِقَابِ)

        Kelimenin kökü a-k-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin topuğu, arkası, sonu ve bir şeyin hemen peşinden gelmek" olduğunu belirtir. Fiziksel olarak ayağın topuğuna (akib) bu ismin verilmesi, bedenin en son noktası olmasından kaynaklanır. Cezalandırma eylemine "ikâb" (veya ukubet) denmesinin etimolojik sebebi ise, cezanın işlenen suçun hemen arkasına takılması, onun doğal bir sonu, topuğu (izleyicisi) olarak gelmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, ikâb kavramını, suçun cinsine ve ağırlığına denk olarak verilen, suçlunun eyleminin kaçınılmaz bir faturası olarak peşine düşen adil karşılık olarak tanımlar. Bu bağlamda ceza, Allah'ın keyfi bir öfkesinden ziyade, isyan eyleminin (şikâk) bizatihi kendi doğurduğu mantıksal ve ilahi bir sonuçtur.

        Arthur Jeffery, kökün Semitik dillerdeki ortak ve derin geçmişine dikkat çeker. İbranicede "akab" (topuğundan tutmak, izlemek, takip etmek) fiili ile Süryanicede ceza/karşılık anlamındaki kullanımların Arapça ile aynı dilsel akrabalığa dayandığını kaydeder. Jeffery'e göre "suçun ardından gelen bedel" metaforunun, fiziksel "topuk/arka" kelimesinden türetilmesi, Orta Doğu dillerinin insan eylemlerinin sonuçlarını nedensellik ilkesiyle nasıl kavramsallaştırdığının çok güçlü bir örneğidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki bu kavramsal kurgunun (sebep-sonuç ilişkisinin) önemini vurgular. Aydar'a göre Kur'an, "Onlar Allah'a karşı cephe açtılar (şâkkû); bunun ardı sıra gelecek bedel de (ikâb) elbette şiddetli olacaktır" diyerek; Bedir'de müşriklerin boyunlarına inecek olan kılıç darbelerinin veya uhrevi azabın tesadüfi bir yıkım değil, doğrudan kendi elleriyle ektikleri nefretin biçilecek "sonucu" (ikâbı) olduğunu dilbilimsel bir matematik kesinliğiyle ortaya koymuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X