وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى وَلِتَطْمَئِنَّ بِه۪ قُلُوبُكُمْۚ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
9. Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size, 'Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim' diye cevap verdi.
10. Bunu yalnızca müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Zaten yardım ancak Allah tarafındandır. Allah, kuşkusuz izzet ve hikmet sahibidir.
Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size, 'Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim' diye cevap verdi. Bu ilahi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürüldü. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilahi beyan "andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz iken Bedir'de de yardım etmişti" mealindeki beyanın bağlantısıdır (sıla). Dediler ki: Meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetler iki bin; "indirilen üç bin melekle" mealindeki ilahi beyanla birlikte beş bin nişanlı melek olmaktadır. Bir kısmı da şöyle demiştir: Üç bin melek Uhud'daydı. Zira Cenab-ı Hak Uhud kıssasının hemen akabinde bunu bildirmiştir. Eğer onların dediği gibiyse meleklerden peşi peşine gelen binlik kuvvetler mealindeki beyanla ilgili iki seçenek söz konusudur. Bu, ya peşi peşine ifadesi kafirlerin peşine düşme anlamına gelmektedir. Bu da takip etmedir. Yani melekler Bedir günü müşrikleri takip ediyorlar, yani söz konusu durumda Bedir ehli yenilgiye uğramış olan müşrikleri takip etmedikleri halde. Yahut "peşi sıra' mealindeki beyan yardım anlamına gelmektedir. Bu durumda da iki bin demek olur. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size cevap verdi mealindeki beyanda belirtilen ve yardım isteyen kişi Resulullah'tır. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.) müşriklerin Bedir'de sayıca fazlalığını görünce Allah'ın dışında kendilerinin bir kuvvetinin olmadığını anladı ve Rabb'ine dua ederek yalvardı. Fakat söz konusu talep, bize göre -en doğrusunu Allah bilir ya- onların sözüdür. Yani müminlerin sözüdür. Görmez misin ki Cenab-ı Hak şöyle bildirmiştir: O zaman inananlara şöyle diyordun: "Rabb'inizin, size şöyle şöyle yardım etmesi sizin için yeterli değil mi?" Bu hususta nihai gerçeği bilen Allah'tır. Bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Sadece bilmeliyiz ki bunda onlara yönelik yardım müjdesi, kalplerine sükunet verme ve yardımın sadece Allah'tan olacağı, ondan başkasından gelmeyeceğini bildirme vardır. Bu durum şu ilahi beyanın ifadesidir: Zaten yardım ancak Allah tarafındandır. Hiçbir şey Allah'ı küçük düşürmez ve aciz bırakamaz. O, verdiği emirde ve koyduğu yasakta hikmet sahibidir. O, ancak bir hikmetin gereği olarak bir şeyi emreder ve yasaklar. Belirtilen bin meleğin ve üç bin meleğin yardım etmek üzere gönderilmesi ve diğer hususlar, müminlerin kalplerine sükunet vermek içindir. Yoksa ne kadar çok olsalar da tek bir melek yeterlidir. Çünkü melek onları görür; onlar ise onu göremezler. Böylesi bir topluluğun yok edilmesi kolaydır.
"Sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi" ve Rabb'inizden yardım dilediğiniz zamanı hatırlayın. Hemen size cevap verdi mealindeki ilahi beyanlar hakkında eğer denilirse ki: Nasıl böyle korktular ki Cenab-ı Hak onları "sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi" anlamına gelen böylesi şiddetli korkuyla niteledi. Halbuki Cenab-ı Hak onlara "Hatırlayın, Allah size 'iki topluluktan biri sizindir' diye vadediyordu" mealindeki beyanla yardım ve zafer vadetmişti. Ayrıca nasıl bu konuda Rab'lerinden yardım dilemişlerdir. Halbuki daha önce Cenab-ı Hak onlara zafer ve yardım vadinde bulunmuştu?
Buna şöyle cevap verilir: Ayetin münafıklar hakkında olması mümkündür. Bu "sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi" mealindeki ilahi beyanda belirtilen anlamdır. Bununla birlikte bazı rivayetlerde Bedir'de münafıkların olmadığl, aksine tümünün mürnin olduğu bildirilmiştir, ta ki Bedir'e katılanlar bununla övünmüşlerdir. Eğer ayet mürninler hakkında ise, bu nitelendikleri gibi, belirttiğimiz üzere sayı bakımından az olmaları ve zayıflıkları; ötekilerin ise sayıca fazla olmaları ve teçhizatlarının üstünlüğü sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla birlikte ayet farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Onlara yönelik yardım vadi Resulullah'a açıklanmış, fakat kendilerine açıklanmamış olması mümkündür. Bu durumda onlara yardım vadi açıklanmadığı için kalplerine endişe ve korku düşmüştür. Bir diğer muhtemel yorum şudur: Onlara bu durum açıklanmış ve buna ilişkin vad onlara ulaşmıştır. Fakat bunun ne zaman olacağına ilişkin vakit açıklanmamıştır. Görmez misin ki; onlara savaşa çıkma emredildiği halde onlar, nereye doğru çıkma emriyle muhatap olduklarını bilmiyorlardı. Üçüncü muhtemel yorum da şudur: Onlara yardım vadinin açıklanmış olması ve bunun onlara ulaşmış olması mümkündür. Bununla birlikte onlar savaştan korkmuşlar, tabii ve nefsani bir korkuyla bu konuda isteksiz davranmışlardır. Onların bu isteksizlikleri tercihe dayalı değildi. Onlar, yardım ve zafer konusunda kesin bir inanca sahip olsalar da bu gibi durumlarda korku ve tabii bir isteksizlik mümkündür. Dördüncü yorum şudur: Onlara yönelik yardım ve zafer vadinin onların Allah'a yalvarmaları ve O'ndan yardım dilerneleriyle olması mümkündür. Nitekim dualarda da böyle olmaktadır. Bununla bir kısmının bedbahdığı ve cehenneme girmesi işlediği günahlardan dolayı diğer bir kısmının ise mutluluğu ve cennete girmesi yaptığı iyiliklerden dolayı olur. Beşinci yorum ise şudur: Bu durumun Allah'tan onlara yönelik bir imtihan olması da mümkündür. Allah bununla onları sınamaktadır. Tıpkı "Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiitmekle sınayacağız" mealindeki ilahi beyanında bildirildiği gibi. Söz konusu ayetin manası belirtmiş olduğumuz yorumlara açıktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ce'alehu (جَعَلَهُ)
Kelimenin kökü c-a-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi yaratmak, yapmak, bir durumu başka bir duruma dönüştürmek ve bir şeye belirli bir işlev yüklemek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ce'ale" fiilinin genel yapma (fa'ale) ve sanatlı üretme (sana'a) fiillerinden daha kapsamlı olduğunu; bir nesneyi veya olguyu belirli bir amaca yönelik olarak yeniden konumlandırmayı ifade ettiğini söyler. Ayetin bağlamında bu fiil, Allah'ın savaş meydanına melekleri gönderme eylemine özel bir psikolojik işlev yükleyerek, bu durumu salt bir askeri destekten çıkarıp "müjdeye" dönüştürmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde "ce'ale" kavramının, sıradan veya dehşet verici görünen olayların (savaş gibi) ilahi bir müdahaleyle aniden teolojik bir anlama, bir işarete veya manevi bir desteğe dönüştürülmesindeki aktif ilahi iradeyi yansıttığını analiz eder.
Buşrâ (بُشْرَى)
Kelimenin kökü b-ş-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kökün etimolojik olarak "insan derisi, tenin dış yüzeyi" (beşere) anlamına geldiğini belirtir. Sevindirici bir habere "büşra" (müjde) denmesinin dilbilimsel sebebi, bu haberin insanda yarattığı şiddetli sevincin kan akışını hızlandırarak yüzün rengini, parlaklığını ve derinin dış görünüşünü anında değiştirmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, büşra kelimesini "insanın yüzünde sevinç alametleri belirmesine yol açan güzel haber" olarak tanımlar. Ayetin bağlamında meleklerin gelişi, düşmanı bizzat yok eden ana unsur olmaktan ziyade, sayıca az olan ve ölüm korkusu yaşayan Müslüman ordusunun moralini yükselten, onların yüzlerindeki korku izlerini silip sevinç ve umuda dönüştüren bir psikolojik müjde olarak konumlandırılmıştır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir savaşının tarihsel ve psikolojik bağlamına dikkat çeker. Öztürk'e göre ayet, meleklerin gönderilmesini "sadece bir büşra" (müjde) olarak niteleyerek, zaferin meleklerin kılıç sallamasıyla değil, sahabelerin meleklerin varlığını hissederek kazandıkları yüksek moral ve motivasyonla elde edildiğine işaret eder; böylece savaşın insani ve sosyolojik gerçekliği teolojik bir çerçevede korunmuş olur.
Litatmeinne (لِتَطْمَئِنَّ)
Kelimenin kökü t-m-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sükunet bulmak, hareketsiz kalmak, endişe ve korkunun ardından gelen derin yatışma hali" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "itminan" kavramını, kalbin sarsıcı bir korku, şüphe veya kriz anından sonra dinginliğe kavuşması, çalkantının durulması olarak açıklar. Ayette bu eylemin meleklerin gönderiliş amacıyla doğrudan ilişkilendirilmesi, savaşın yarattığı olağanüstü dehşet ve panik halinin, ancak ilahi bir güvence hissedildiğinde sükunete (itminan) dönüşebileceğini gösterir.
Toshihiko Izutsu, "itminan" kavramını Kur'an'ın psikolojik terminolojisi içinde ontolojik bir temele oturtur. Ölümle yüz yüze gelinen bir savaş meydanında insanın doğal reaksiyonu dehşet ve sarsıntıdır. Izutsu'ya göre ilahi müdahalenin sağladığı itminan, basit bir cesaret patlaması değil; insanın mutlak güce (Allah'a) yaslandığını idrak etmesinden doğan, varoluşsal ve sarsılmaz bir içsel barış, mutlak bir ruhsal dengelenme halidir.
Kulûbukum (قُلُوبُكُمْ)
Kelimenin kökü k-l-b harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyi ters yüz etmek, altını üstüne getirmek, çevirmek ve sürekli değişim içinde olmak" olarak verir. Kalbin bu isimle anılmasının nedeni, duygular, düşünceler ve korkular arasında sürekli dalgalanan, bir halden diğerine hızla geçen dinamik ve kararsız yapısıdır.
Râgıb el-İsfahânî, kalbi insanın hem akli melekelerinin hem de duygusal reaksiyonlarının ana idare merkezi olarak tanımlar. Ayette korkunun ve sonrasında gelen sükunetin (itminan) merkezi olarak doğrudan kalbe atıf yapılması, savaşın dışarıdaki kılıç şakırtılarından önce, insanın iç dünyasında, inanç ve korku arasındaki o çalkantılı merkezde (kalpte) kazanıldığını veya kaybedildiğini simgeler.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça etimolojisiyle birlikte, Sami dillerindeki ortak kullanımına da dikkat çeker. Süryanicedeki "lebba" ve İbranicedeki "lev" kelimeleriyle aynı anlamsal işlevi gören kalp kavramının, Orta Doğu monoteistik havzasında sadece anatomik bir organı değil, insanın ilahi olanla iletişim kurduğu, korku ve güvenin tecrübe edildiği en derin idrak merkezini temsil ettiğini belirtir.
en-Nasru (النَّصْرُ)
Kelimenin kökü n-s-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "zayıf, mazlum veya yardıma muhtaç birine arka çıkmak, ona destek vererek üstün gelmesini sağlamak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nasr" kavramını özellikle Allah'ın müminlere yardımı ve onları düşmanlarına karşı galip kılması anlamında sınırlandırır. Ayetteki "Zafer ancak Allah katındandır" vurgusu, meleklerin veya Müslümanların kendi askeri çabalarının zaferin mutlak yaratıcısı olmadığını, bunların sadece birer araç ve müjde olduğunu; nihai başarı ve üstünlüğün (nasr) yegâne fâilinin Allah olduğunu teolojik bir kesinlikle ortaya koyar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu tahsisin (zaferin sadece Allah'a ait kılınmasının) derin bir tevhid (birleme) vurgusu taşıdığını ifade eder. Müslümanların Bedir'de elde ettikleri beklenmedik askeri başarıyı kendi güçlerine, kılıçlarına veya yardıma gelen meleklere atfederek gizli bir şirke (kibre) düşmelerini engellemek için, Kur'an "nasr" mefhumunu bütünüyle tekeline almış ve sosyopolitik arenadaki mutlak monoteizmi korumuştur.
Azîzun (عَزِيزٌ)
Kelimenin kökü a-z-z harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "güç, şiddet, yenilmezlik, üstünlük ve karşı konulamaz bir kudret" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak, kendisine ulaşılamayan, boyun eğdirilemeyen sağlam ve sert zeminleri ifade etmek için de kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, "Azîz" sıfatını "hiçbir şekilde mağlup edilemeyen, her şeye galip ve hakim olan, mutlak otorite sahibi" olarak açıklar. Savaş bağlamında bu sıfatın kullanılması, Allah'ın vaat ettiği zaferin (nasr) önünde durabilecek hiçbir beşeri ordunun, donanımın veya siyasi gücün bulunmadığını tescil eder.
Toshihiko Izutsu, "izzet" kavramının Cahiliye dönemindeki sosyolojik algısıyla Kur'an'daki dönüşümünü karşılaştırır. Cahiliye toplumunda izzet, kibirli bir kabile üstünlüğünü, asabiyeti ve kimseye boyun eğmemeyi temsil eden aristokratik bir erdemdi. Kur'an, bu kelimeyi müşriklerin tekelinden almış, kabilelerin sahte izzetini yerle bir etmiş ve mutlak, boyun eğdirilemez otoritenin (Azîz) yalnızca Allah'a ait olduğunu ilan ederek yepyeni bir teo-politik hiyerarşi kurmuştur.
Hakîm (حَكِيمٌ)
Kelimenin kökü h-k-m harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi engellemek, alıkoymak, düzeltmek ve sağlamlaştırmak" olduğunu belirtir. Atın ağzına takılan ve onu kontrol altında tutan gem/dizgin (hakeme) ile aynı köktendir. Hikmet, kişiyi cehaletten, hatadan ve yersiz eylemlerden dizginleyip alıkoyduğu için bu isimle anılır.
Râgıb el-İsfahânî, "Hakîm" sıfatını "her şeyi yerli yerince, tam bir isabetle, belirli bir amaca ve faydaya yönelik olarak ölçüyle yapan" olarak tanımlar. Azîz (mutlak güç) sıfatının hemen ardından gelmesi çok kritiktir; zira Allah'ın gücü kontrolsüz, keyfi veya yıkıcı bir tiranlık değildir. O, zaferi verirken veya melekleri gönderirken bu gücü mutlak bir bilgelik, ölçü ve hikmet (Hakîm) çerçevesinde icra eder.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın ayet sonlarında (fasıla) kullandığı ilahi sıfat eşleşmelerine dikkat çeker. "Azîz" ve "Hakîm" sıfatlarının bir arada kullanılması, Geç Antik Çağ monoteistik retoriğinin güçlü bir yansımasıdır. Reynolds'a göre bu kullanım, ilahi kudretin (Azîz) daima ilahi adalet ve ilahi planlama (Hakîm) ile dengelendiğini dinleyicinin zihnine kazıyarak, kosmik düzenin tesadüflere veya kör bir güce değil, bilinçli ve hikmetli bir takdire dayandığını ispatlar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla