Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 5. Ayet

    كَمَٓا اَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّۖ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ لَكَارِهُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kemâ aḣraceke rabbuke min beytike bilhakki ve-inne ferîkan mine-lmu/minîne lekârihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı.

      Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Bu ayette geçen "kema" (كما) harfinin cevabı açık bir şekilde gelmemiştir. Çünkü bunun cevabının şöyle olması gerekirdi: Rabb'in seni hak uğruna (savaşmak üzere) evinden çıkardığı gibi; O, sana şöyle davranırdl. Ayrıca müfessirler bu cümlenin cevabının ne olduğuna dair farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, "(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler AHah'a ve resulüne aittir" mealindeki ilahi beyanın bağlantı (sıla) cümlesidir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Nitekim müminlerden bir kısmı isteksiz oldukları halde Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Onlar seninle tartışıyorlardl. Yani savaşa çıkma konusunda isteksiz oldukları ve ganimetleri paylaşmakta seninle tartıştıkları gibi savaşa çıkmakta da seninle tartıştılar. Bir kısmı ise şöyle demiştir: Cümlenin cevabı savaşma emridir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Rabb'in seni, doğru bir kararla evinden savaşa çıkarmıştı. Onlar ise bu konuda isteksizlerdi. Aynı şekilde Cenab-ı Hak seni savaşla yükümlü kılıyor; onlar ise bunda isteksiz davranıyorlar. Alimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Cümlenin cevabı "O zaman katından bir güven olsun diye sizi hafifbir uykuya daldırıyordu. Sizi onunla temizlemek, şeytanın pisliğini üzerinizden gidermek, cesaretinizi arttırmak ve o sayede ayaklarınızı yere sağlam bastırmak için gökten üzerinize su indiriyordu" mealindeki ilahi beyandır. Buna göre Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Savaşa çıkmak konusunda bir planlama yapmaksızın ve düşünmeksizin AHah'a icabet ettiğiniz gibi, aynı şekilde sizin bir bilginiz ve planlamanız olmaksızın AHah kendi katından bir güven sunma, gökten su indirme, onunla temizleme ve ayakları sabit kılma gibi taleplerinize icabet edecektir. Bazı alimler de şöyle demiştir: Rabb'in seni, savaşa hazırlıksız bir şekilde evinden savaşa çıkarttığı gibi, aynı şekilde size yardım ve zafer vadediyor. En doğrusunu Allah bilir.

      Bi'l-hakki (بِالْحَقِّ). Bu beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Bunun, [evden] ayrılıp savaşa gitme emrinde Allah'ın onlar üzerindeki hakkı olması anlamına gelmesi mümkündür. Yine hak ile beyanının "Cenab-ı Hakk'ın yaptığı vad ile" anlamına gelmesi de mümkündür. Zira Cenab-ı Hak onlara yardım ve zafer vadetmiştir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Hak ile yani Kur'an ile. Fakat eğer bu anlamda ise sözünü ettiğimiz üzere Kur'an'ın belirtilen emri demektir.

      Müminlerin bir kısmı ise bu konuda isteksizlerdi. Bu beyan iki yoruma açıktır. Buna göre ilahi beyan şu anlama gelebilir: Görünüşü bakımından mümin olanların bir kısmı -ki onlar münafıklardır- savaşa çıkmakta isteksizlerdi. Gerçekte mümin olanların da savaşa çıkmakta tercih e dayalı olarak değil de, tabii bir şekilde isteksiz olmaları anlamına da gelebilir. Çünkü savaşa hazırlıksız oldukları bir durumda savaşa çıkmaları onlara emredilmişti. Dolayısıyla tabii bir şekilde nefısleri bundan hoşlanmadı. Zira onlarda savaş araç-gereçleri mevcut değildi. Yoksa onlar, Allah'ın emrine dair tercihe dayalı bir şekilde isteksiz davranmadılar. Bu ayette emrin vakti bilinmiyorsa da bir şeyin emredilebileceğine dair delil vardır. Yine bunda, "açıklamanın gecikmesinin" mümkün olduğuna dair delil vardır. Çünkü onlara savaşa çıkma emredildiği halde emredildikleri savaşa çıkma vaktini bilmiyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ahraceke (أَخْرَجَكَ)

        Kelimenin kökü h-r-c harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin bulunduğu yerden, içten dışa doğru çıkması, gizli veya kapalı bir halden açık bir alana, görünür bir duruma geçmesi" olduğunu ifade eder. Eylem formunda (if'al babı) kullanıldığında, bu çıkışın kendiliğinden değil, dışsal bir etki ve iradeyle (çıkarmak) gerçekleştiğini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihraç" kavramını fiziksel bir mekândan çıkmanın ötesinde değerlendirir. Ayetteki bağlamında Allah'ın Hz. Peygamber'i evinden "çıkarması", salt bir yer değiştirme değil; kişiyi alışılmış, güvenli ve konforlu alanından (ev) kopararak, zorlu bir görev ve meşakkatli bir eylem alanına (savaş meydanına) sevk etmesi şeklinde tanımlanır.

        Rabbuke (رَبُّكَ)

        Kelimenin kökü r-b-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek, gözetmek ve ona sahip çıkmak" olduğunu belirtir. Rab kelimesi, bir şeyin üzerinde mutlak mülkiyet ve tasarruf hakkı bulunan, onu koruyan ve idare eden otoriteyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, Rab kavramını "bir şeyi başlangıç halinden alıp, yavaş yavaş ve kademeli olarak onun için hedeflenen en mükemmel duruma ulaşıncaya kadar terbiye edip besleyen varlık" olarak tanımlar. Ayette eylemin fâili (çıkaran) olarak salt "Allah" lafzı yerine "Rabbin" isminin kullanılması, savaş gibi zorlu bir sürece sevk edilmenin sıradan bir emir olmadığını; bu kararın altında müminleri olgunlaştırmaya ve eğitmeye yönelik ilahi bir terbiyenin, koruyucu ve yönlendirici bir rububiyet (sahiplik) sırrının yattığını gösterir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Semitik dillerin ortak bir mirası olduğunu; İbranice ve Aramice/Süryanicede de (rabb/rabbi) "efendi, öğretmen, yetki sahibi ulu kişi" anlamlarında yaygın olarak kullanıldığını belirtir. İslami terminolojide bu kelime, yerel veya beşeri efendilik tasavvurlarından tamamen arındırılarak mutlak ilahi yaratıcının yegâne sıfatı haline getirilmiştir.

        Beytike (بَيْتِكَ)

        Kelimenin kökü b-y-t harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kelimenin kökenindeki "beytûtet" kavramının "geceyi bir yerde geçirmek, konaklamak" anlamına geldiğini kaydeder. Ev, çadır veya meskene "beyt" denmesinin etimolojik nedeni, insanın gece karanlığında dış dünyanın tehlikelerinden sığınarak barındığı, sükunet ve koruma bulduğu yer olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın fiziki barınağı olmasının yanı sıra mahremiyet alanı olarak da açıklar. Ayette Medine'deki eve atıf yapılması, insanın doğası gereği en güvende hissettiği, sükunet bulduğu ve terk etmesi psikolojik olarak en zor olan mekanı simgeler. Savaş emri, işte bu mutlak güvenlik alanının (beyt) terk edilmesini zorunlu kılmıştır.

        el-Hakk (الْحَقِّ)

        Kelimenin kökü h-k-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamını "sabit, sarsılmaz, kararlı ve değişmez bir gerçeklik" olarak verir.

        Râgıb el-İsfahânî, hak kavramını bu ayetin özel bağlamında, "bir eylemin tam da olması gerektiği zamanda, olması gerektiği şekilde ve değişmez bir hikmetle gerçekleşmesi" olarak açıklar. Allah'ın elçisini evinden "hak ile" (bil-hakkı) çıkarması; bu savaş yürüyüşünün tesadüfi, keyfi, dünyevi bir ganimet hırsına dayalı (bâtıl) bir sefer olmadığını; arkasında sarsılmaz bir ilahi adaletin, mutlak bir gerekliliğin ve yüce bir amacın yattığını tescil eder.

        Toshihiko Izutsu, hak kavramını Kur'an'ın değerler sisteminde ontolojik bir zirveye yerleştirir. Ayette müminlerin bir kısmının savaştan hoşlanmamasına (kârihûn) rağmen bu çıkışın "hak" olarak nitelendirilmesi, Izutsu'ya göre beşeri psikolojinin ve sübjektif hoşnutsuzlukların, ilahi olanın objektif ve sarsılmaz gerçekliği (hak) karşısında hiçbir ağırlığının olmadığını gösteren güçlü bir semantik zıtlıktır.

        Ferîkan (فَرِيقًا)

        Kelimenin kökü f-r-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir bütünü parçalara ayırmak, yarmak, iki veya daha fazla unsuru birbirinden belirgin şekilde ayırt etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "ana gövdeden ayrılan, farklı bir tutum veya yönelim içine giren insan topluluğu veya zümre" olarak tanımlar. Ayette tüm inananlar değil, "bir ferîk" (bir grup) denilmesi, İslam toplumunun içindeki homojen olmayan psikolojik yapıya işaret eder ve savaş korkusu/isteksizliği yaşayan zümreyi, itaatkâr olan ana gövdeden ayırır.

        el-Mu'minîne (الْمُؤْمِنِينَ)

        Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamını "korkunun ve endişenin zıddı olarak güven içinde olmak, huzur bulmak" şeklinde tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, bu ayet bağlamında mümin kavramını sosyo-psikolojik bir gerçekçilikle analiz eder. Savaştan hoşlanmayan ve ölüm korkusu çeken bu gruba, Kur'an'ın münafık veya kâfir değil de doğrudan "müminler" (el-mu'minîne) adını vermeye devam etmesi dikkat çekicidir. Izutsu'ya göre bu durum, imanın ontolojik bir güven ve teolojik bir tasdik olmakla birlikte, insanın doğal zayıflıklarını, korkularını ve fiziki hayatta kalma güdülerini bir anda yok eden sihirli bir değnek olmadığını; Kur'an'ın, inanan insanın içindeki ruhsal çatışmaları son derece gerçekçi bir dille resmettiğini gösterir.

        Kârihûn (كَارِهُونَ)

        Kelimenin kökü k-r-h harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin insanın doğasına, ruhuna veya aklına ağır gelmesi, zorluk vermesi, tiksinti uyandırması ve istenmemesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hoşnutsuzluk ve tiksinti (kürh) hissini ikiye ayırır: Birincisi aklın ve inancın reddettiği tiksinti, ikincisi ise insanın biyolojik doğasının, fiziki acı ve meşakkatten kaçınma refleksinin ürettiği tiksintidir. Ayetteki müminlerin savaşı "kerih" görmeleri inanç zafiyetinden değil; ticaret kervanı beklerken aniden donanımlı bir orduyla ölüm kalım savaşına girme ihtimalinin insan doğasına (nefse) ağır gelmesindendir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin arkasındaki tarihsel ve psikolojik zemini vurgular. Bedir öncesinde Müslümanların bir kısmının, Kureyş'in silahlı ordusu yerine sadece Ebu Süfyan'ın ticaret kervanıyla karşılaşmayı umut ettiklerini belirtir. Orduyla savaşma gerçeği ortaya çıkınca hissettikleri bu isteksizlik (kerahet), Öztürk'e göre asr-ı saadet toplumunun melekûtî (insanüstü) varlıklardan değil, can taşıyan, korkan, hayatta kalma arzusu güden gerçek insanlardan oluştuğunun sosyolojik bir kanıtıdır. Kur'an, bu kelime ile sahabelerin idealize edilmiş efsanevi figürler değil, zor sınavlardan geçerek olgunlaşan gerçek karakterler olduğunu kayıt altına almıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X