Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 3. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne yukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Namazlarını özenle kılarlar, kendilerine verdiğimiz şeylerden bir kısmını Allah yolunda harcariar.

      Namaziannı özenle kılarlar, kendilerine verdiğimiz şeylerden bir kısmını Allah yolunda harcarlar. Allanın kendileri üzerindeki hakkı sebebiyle.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yukîmûne (يُقِيمُونَ)

        Kelimenin kökü k-v-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ayağa kalkmak, dikilmek, bir şeyi doğrultmak ve ayakta tutmak" olduğunu belirtir. Kökün içerdiği bu dikey ve sağlam duruş, "ikame" formunda (if'al babı) bir şeyi düzgün, sürekli ve pürüzsüz bir biçimde inşa etmek veya devam ettirmek anlamına evrilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ikame" kavramının sadece fiziksel bir eylemi başlatmak olmadığını, namaz bağlamında kullanıldığında bu eylemin hakkını vererek, sınırlarını koruyarak ve eksiksiz bir biçimde yerine getirmek anlamına geldiğini detaylandırır. Ona göre namazı "kılmak" (fiil) yerine "ikame etmek" (ayakta tutmak) tabirinin seçilmesi, namazın bir bina gibi sağlam temeller üzerine, sürekli ve özenli bir şekilde inşa edilmesi gerektiğine yönelik etimolojik bir vurgudur.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki semantik yapısını incelerken, k-v-m kökünün fiziksel bir duruşu ifade etmekten çıkarak kurumsal ve varoluşsal bir sürekliliğe dönüştüğünü belirtir. Izutsu'ya göre "yukîmûne", İslam'ın yeni ahlaki ve sosyal düzeninde inancın sadece zihinsel bir tasdik olarak kalmayıp, sistematik ve disiplinli bir ibadet eylemiyle sürekli olarak canlı tutulması ve toplumsal alanda görünür kılınması (ayakta tutulması) sürecini ifade eder.

        es-Salâte (الصَّلَاةَ)

        Kelimenin kökü s-l-v harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kelimenin kökenini iki ana anlama dayandırır: Birincisi ateşe girmek veya ateşte ısıtılarak düzeltilmek (eğri bir ağacın ateşe tutularak doğrultulması gibi), ikincisi ise uyluk ve bel bölgesi (salavân). İbn Fâris, namazın rükû ve secde esnasında belin eğilmesi sebebiyle anatomik bir referansla, ya da kişiyi manevi olarak doğrultup düzeltmesi sebebiyle ateş/doğrultma metaforuyla bu kökten türediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Arap dilindeki asli anlamının "dua etmek, yalvarmak ve saygıyla yüceltmek" olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu kelimeyi alarak özel rükünleri, vakitleri ve kuralları olan spesifik bir ibadet formuna dönüştürdüğünü ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin salt Arapça bir kökten türetilmesine karşı çıkarak, Kur'an'daki kurumsal ibadet anlamının kökenini Süryanice ve Aramiceye dayandırır. Jeffery, kelimenin Aramice "ṣlōthā" (kurumsal dua, ayin) kelimesinden Arapçaya geçtiğini, Kur'an yazımında kelimenin vav (صلوة) harfiyle yazılmasının da bu Arami kökenin güçlü bir imlasal kanıtı olduğunu vurgular. Arap dilbilimcilerin kelimeye dua veya anatomik (bel) kökler bulma çabasının, sonradan yerleşmiş bu kurumsal İbrahimi terimi yerlileştirme gayreti olduğunu savunur.

        Theodor Nöldeke, Jeffery'nin yaklaşımını destekleyerek, kelimenin İslam öncesi dönemde Arap Yahudi ve Hıristiyanları aracılığıyla Arapçaya girdiğini, Kur'an'ın bu kelimeyi mevcut monoteistik literatürden alarak İslam'ın temel ritüelinin adı olarak tescillediğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamına dikkat çeker. Cahiliye dönemi Araplarının "salat" kelimesine ve bu kelimenin işaret ettiği dua/ibadet pratiğine yabancı olmadıklarını, ancak onların salatının Kâbe etrafındaki ıslık çalma ve el çırpma gibi ritüellerden ibaret olduğunu belirtir. Kur'an, mevcut bir kelimeyi alıp içini tevhid inancına uygun, yepyeni ve disiplinli bir eylem formuyla doldurarak semantik bir müdahalede bulunmuştur.

        Razaknâhum (رَزَقْنَاهُمْ)

        Kelimenin kökü r-z-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "bir kimseye verilen pay, nasip, sürekli veya dönemsel olarak sağlanan bağış ve faydalanılan her türlü şey" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rızık kavramını çok katmanlı bir şekilde analiz eder. Ona göre rızık sadece yiyecek, içecek veya maddi servet gibi dünyevi donanımları değil; aynı zamanda ilim, akıl, hidayet ve manevi yetenekler gibi somut olmayan ilahi ikramları da kapsar. Ayette geçen eylem, kişinin sahip olduğu her türlü maddi ve manevi kapasitenin mutlak kaynağının (fâilinin) Allah olduğu gerçeğini vurgular.

        Arthur Jeffery, rızık kelimesinin etimolojik serüvenine değinerek, kelimenin aslen Farsça kökenli "rôzîk" (günlük azık, asker tayını) kelimesinden türediğini, bu kelimenin önce Aramiceye, oradan da İslam öncesi dönemde Arapçaya geçerek tamamen Araplaştığını ileri sürer.

        Yunfikûn (يُنفِقُونَ)

        Kelimenin kökü n-f-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir şeyin tükenmesi, elden çıkması, geçip gitmesi ve gizlenmesi" olarak açıklar. Hayvanların yer altında açtığı ve bir ucu diğerine bağlanan tüneller (nefak) de bu kökten gelir. İnfak eylemi, malın elden çıkıp gitmesini, zahiren bir eksilmeyi ifade etmekle birlikte, tıpkı bir tünel gibi malın bir taraftan çıkıp diğer tarafta (ahirette veya toplumsal faydada) yeniden ortaya çıkması mantığına dayanır.

        Râgıb el-İsfahânî, infakı "malın şer'i (dini) ve meşru yollarda harcanması, elden çıkarılması" olarak tanımlar. Kökün "tükenme" anlamı taşımasına rağmen Kur'an bağlamında infakın gerçek bir yok oluş değil, malın geçici dünya formundan çıkarılıp kalıcı ahiret formuna dönüştürülmesi (yatırımı) eylemi olduğuna dikkat çeker.

        Toshihiko Izutsu, kavramı Kur'an'ın sosyo-ekonomik devrimi bağlamında ele alır. Izutsu'ya göre Cahiliye Arap toplumunda zenginlik, kabile gücünün bir göstergesi olarak istiflenir (kenz) ve bireysel kibre alet edilirdi. Kur'an, "infak" kavramı ile serveti statik bir güç unsuru olmaktan çıkarıp, Allah'ın verdiği rızkın toplumsal tabanlara doğru akmasını sağlayan dinamik bir dolaşım aracı haline getirmiştir. İnfak eylemi, iman ve namazın hemen ardından zikredilerek, teolojik teslimiyetin sosyolojik ve pratik bir ispatı olarak konumlandırılmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X