Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 112. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 112. Ayet

    قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle rabbi-hkum bilhakk(i)(k) verabbunâ-rrahmânu-lmuste’ânu ‘alâ mâ tasifûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Peygamber şöyle dedi: ‘Rabbimi Adaletinle hükmünü ver. Rabbimiz Rahmân’dır. Asılsız iddialarınıza karşı yardımına sığınılacak da yalnız O'durr”

      De ki: Rabbim! Adaletinle hükmünü ver. Mutezile mezhebinin çoğunluğu birçok görüşlerinde bu âyetin zâhirini delil olarak almışlardır. Onlar der ki: Dua eden bir kimse istediği şeyin kendisine verildiğini bile bile dua edebilir. Meselâ bağışlanmış olduğu halde “Ya Rabbi! Beni bağışla!” kendisine verilmiş olduğu halde “Ya Rabbi! Bana şunu ver!”, bağışlanmayacağını bile bile “Ya Rabbi! Beni bağışla!” diye dua edebilir. Buna benzer başka görüşleri de söz konusudur. Mûtezile Rabbim! Adaletinle hükmünü ver cümlesinin zâhirini delil olarak almaktadır. Çünkü yüce Allah Resûl-i Ekrem’e hakka göre hüküm vermesi duasında bulunmasını emretmektedir. Halbuki Resûlullah (a.s.) Rabb’inin haktan başka bir şekilde hüküm vermediğini bilmektedir.

      Biz de şöyle diyoruz: Mûtezile’nin dediği şekilde bir duayı yapmak mutlak olarak caiz değildir. Ancak kişi o duayı yaparken Allah (duamı yerine getirmeye mecbur değildir) dilerse yapabilir, bu da Allah’tan tecelli eden bir adalet ve hak olur, diye başka bir mânaya inanıyorsa böyle bir dua mümkündür. Meselâ De ki: Rabbim! Hak ile hükmet! meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Rabbim! Bana yardım ve düşmanlarıma karşı zaferle hükmünü ver. Allah Teâlâ dua edene yardım etmeyebilir. Ve bu, ondan tecelli eden bir adalet ve hak olur. Ya da Hak ile hükmet cümlesinden maksat, peygamberleri yalanlayanlara karşı hükmün olan azap üe hükmet, şeklinde de olabilir. Ama Rabbim hak ile hükmet cümlesi konusunda Mûtezile’nin inandığına inanan kimse “Rabbim! Zâlim olma!” ve “Rabbim! Âdil ol!” diye dua etmiş olur. Rabb’ini böyle tanıyan kişi O’nu gerçek mahiyetiyle tanımamış demektir.

      Ebû Ubeyde “Rabbihkum bi’l-hakki” âyetini, Rabbim hükmünle hükmet! O da haktır diye tefsir etmiştir ki bu mâna ihtimal dâhilindedir ve doğrudur. Biz bu meseleyi ve benzerlerini daha önce anlatmıştık.

      Rabb’imiz Rahmân’dır. Asılsız iddialarınıza karşı yardımına sığınılacak da yalnız O’dur. Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’e davet ettiği ve vâdde bulunduğu hususlarda kendisini yalan konuşmakla suçlamalarma karşı kendisinden yardım dilemesini emretmektedir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 2579

        #4
        kâle (قَالَ)

        kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Dedi, söyledi, niyaz etti" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "zihindeki bir düşünceyi, inancı veya kararı dışarı vurmak, sese dönüştürmek ve telaffuz etmek" olduğunu belirtir.

        Bu fiilin ayetin (ve surenin) sonundaki kurgusal (naratolojik) ve teolojik işlevini değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki kıraat (okuyuş) farklarının yarattığı anlam zenginliğine dikkat çeker. Öztürk'e göre bazı okuma okullarında bu kelime emir kipiyle "Kul" (De ki) şeklinde okunurken, yaygın (Hafs) kıraatte mazi kipiyle "Kâle" (Dedi) şeklinde okunur. Her iki durumda da peygamber, kendisi adına bir inisiyatif alıp beşeri bir öfkeyle konuşmaz; o, varoluşsal bir bunalımın ortasında sadece ilahi iradeye sığınan ve kendi sözünü (kavl) mutlak adaletin Sahibine devreden sadık bir elçidir.

        rabbi (رَبِّ)

        ra-be-be (ر ب ب) kökünden türeyen "rabb" (efendi, terbiye eden) isminin birinci tekil şahıs iyelik zamiriyle (benim) birleşmiş, ancak nida (seslenme) halinde olduğu için sonundaki "ye" (y) zamiri düşmüş ve esre ile yetinilmiş formudur. "Ey Rabbim, ey benim yegane sığınağım" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi ıslah etmek, ona malik olmak, koruyup gözetmek ve kademe kademe asıl hedefine ulaştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb isminin salt bir yaratıcılık değil, yaratılanı şefkatle ve bir program dahilinde eğiten, yönlendiren mutlak otorite olduğunu aktarır.

        Bu kelimenin oluşturduğu psikolojik sığınma halini analiz eden Dücane Cündioğlu, kelimenin başındaki "ey" (yâ) nida harfinin düşmüş olmasındaki o muazzam yakınlığa dikkat çeker. Peygamber, düşmanlarının onca alayına ve inkarına karşı araya hiçbir mesafe veya resmiyet (nida edatı) koymadan; doğrudan doğruya, acil ve çok samimi bir varoluşsal refleksle asıl sahibine (Rabbi/Rabbim) sığınır.

        uhkum (احْكُم)

        ha-kef-mim (ح ك م) kökünden türeyen, emir (istek/dua) kipi, ikinci tekil şahıs fiilidir. Allah'a yönelik kullanıldığında emir değil, mutlak bir niyaz ve talep bildirir; "Hükmet, nihai kararı ver, aramızdaki davayı çöz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "men etmek, engellemek, zulmü ve bozulmayı durdurarak bir şeyi sarsılmaz bir düzene sokmak" (gem vurmak) olduğunu belirtir. Hayvanı hırçınlıktan men eden geme de "hakeme" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "hükm" kavramının, iki taraf arasında adaleti tesis edip, haksızlığı ve kaosu kesin bir sınırla bitiren nihai karar manasını taşıdığını aktarır.

        Bu eylemin peygamberin ahlaki direnişindeki yerini derinlemesine analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "uhkum" (hükmet) niyazının muazzam bir "insani feragat" olduğuna dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre peygamber, kendisine zulmeden müşriklere karşı kendi elleriyle bir intikam peşinde koşmaz veya onlara beddua ederek fevri bir beşeri ceza istemez. O, tartışmayı yatay (insani) düzlemden çeker alır ve "Aramızdaki kararı Sen ver" diyerek; davayı doğrudan doğruya o yanılmaz, tarafsız ve mutlak ilahi adaletin (hakemliğin) mahkemesine devreder.

        bi'l-hakkı (بِالْحَقِّ)

        Birliktelik ve vasıta bildiren "bi" (ile) harf-i ceri ile ha-kaf-kaf (ح ق ق) kökünden türeyen, belirlilik takısı (el) alan "hakk" isminin birleşimidir. "Hak ile, mutlak adaletle, şaşmaz bir doğrulukla" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin sabit olması, sarsılmazlığı, mutlak gerçekliği ve batılın (yok olup gidenin) tam zıttı" olduğunu belirtir.

        Bu kavramın evrensel (ontolojik) nizam bağlamındaki ağırlığını değerlendiren Toshihiko Izutsu, "hakk" kelimesinin burada sadece yasal bir doğruluk (adalet) değil, evrenin bizzat kuruluş felsefesi olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre peygamberin "Hak ile hükmet" talebi, aslında evrenin o sarsılmaz ve mutlak yasasının (hakkın), müşriklerin yeryüzünde ürettikleri o kaotik, yalan ve geçici düzene (batıla) karşı tecelli etmesi; yani varoluşsal fıtratın yeniden tesis edilmesi duasıdır.

        ve rabbunâ (وَرَبُّنَا)

        Bağlaç "vav", ra-be-be (ر ب ب) kökünden türeyen "rabb" ismi ve birinci çoğul şahıs "-nâ" (bizim) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Ve bizim Rabbimiz, hepimizin asıl Yaratıcısı" anlamına gelir.

        Bu kelimedeki zamir değişiminin (iltifat sanatının) teolojik ve sosyolojik gücünü analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin başındaki bireysel nidadan çıkışa dikkat çeker. Aydar'a göre peygamber cümleye "Rabbi" (Benim Rabbim) diyerek kendi şahsi sığınmasıyla başlamış; ancak cümlenin devamında aniden "Rabbunâ" (Bizim Rabbimiz) diyerek ufku genişletmiştir. Bu geçiş, peygamberin o yapayalnız sığınıştan sıyrılarak; arkasındaki tüm inananları (müminleri) ve hatta tüm evreni kapsayan devasa ve ortak bir teolojik duruşun, bir "ümmet şuurunun" sözcüsü makamına yükselişidir.

        er-rahmânu (الرَّحْمَٰنُ)

        ra-ha-mim (ر ح م) kökünden türeyen, belirlilik takısı (el) alan ve mübalağa (aşırılık/süreklilik) bildiren fa'lân kalıbında bir ism-i fail/sıfattır. Ayette mübteda (özne) konumunda merfudur. "Sonsuz merhamet kaynağı olan, şefkati her şeyi kuşatan Rahman'dır" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün muazzam etimolojik temelinin "annenin karnındaki rahim" olduğunu, bunun da zayıf ve savunmasız olanı dış dünyanın tüm acılarına karşı koruyan bir güvenlik ve şefkat alanı manasına geldiğini belirtir.

        Sözcüğün kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında inceleyen Arthur Jeffery, "Rahman" isminin Güney Arabistan (Yemen) yazıtlarında veya Aramice/Süryanice (Rahmânâ) metinlerde uluhiyeti (tanrısallığı) ifade eden en temel sıfatlardan biri olarak kullanıldığını tespit eder. Bu ismin Kur'an'ın teolojik (Paganizm karşıtı) devrimindeki yerini analiz eden Angelika Neuwirth, müşriklerin "Rahman" ismini tanımadıklarını ve bu isme yabancı olduklarını hatırlatır. Neuwirth'e göre Kur'an, surenin kapanışında Allah'ı kahredici bir intikamcı olarak değil, ısrarla "Er-Rahmân" olarak isimlendirerek; ilahi otoritenin asıl ontolojik doğasının şiddet ve gazap değil, "mutlak, var edici ve sarsılmaz bir merhamet" olduğunu tüm o inkar sosyolojisinin yüzüne çarpar.

        el-musteânu (الْمُسْتَعَانُ)

        ayn-vav-nun (ع و ن) kökünden istif'âl babında türeyen, belirlilik takısı (el) alan ve ism-i mef'ul (edilgen ortaç/nesne) formunda olan bir kelimedir. Cümlede haber konumundadır. "Kendisinden yardım istenilen, tek yardım kaynağı olan, yegane sığınılan ve destek beklenen O'dur" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birine arka çıkmak, ona destek olmak, omuz vermek ve zayıflığını/eksikliğini gidermek" olduğunu belirtir.

        Bu sıfatın (el-musteân) İslam felsefesindeki eylemsel (pratik tevhid) ağırlığını değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki kavramın doğrudan Fatiha Suresi'ndeki "iyyâke nesteîn" (yalnız Senden yardım dileriz) ayetiyle kurduğu teolojik köprüye dikkat çeker. Tevhid, sadece Allah'ın varlığına inanmak değil; insanın yeryüzündeki acizlikleri, krizleri ve çaresizlikleri karşısında hiçbir fani otoriteye, puta veya güce boyun eğmeden, mutlak yardımı ve kurtuluşu "sadece O'ndan bekleme" ahlakıdır. Musteân, insan onurunu tüm sahte ilahlara karşı koruyan sarsılmaz bir sığınaktır.

        alâ mâ (عَلَىٰ مَا)

        Aleyhte olma, karşıtlık ve üzerine anlamlarına gelen "alâ" harf-i ceri ile ism-i mevsul olan "mâ" (o şeylere ki, o durumlara karşı) edatının birleşimidir. İlahi yardımın (isti'ane), müşriklerin ürettiği o karanlık iddialara "karşı" talep edildiğini gösteren bir edat grubudur.

        tasıfûn (تَصِفُونَ)

        vav-sad-fe (و ص ف) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs fiilidir. "Vasfettiğiniz, nitelediğiniz, anlatıp durduğunuz, uydurduğunuz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi süslemek, ona bir nitelik atfetmek, halini beyan etmek ve betimlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vasf" kavramının aslen bir şeyin durumunu dile getirmek olduğunu; ancak bu ayetin bağlamında (müşriklerin dilinde) bunun hakikatsiz bir kurguya, Allah'a çocuk isnat etmeye, vahye sihir veya şiir demeye yönelik asılsız, süslü ve sinsi bir "yalan uydurma/iftira atma" eylemine dönüştüğünü aktarır.

        Bu kapanış fiilinin surenin genel felsefesiyle kurduğu o muazzam ontolojik ve psikolojik dengeyi derinlemesine analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, "tasıfûn" (uydurduğunuz sıfatlar) kelimesindeki o eşsiz vakar ve sükunete dikkat çeker. Kılıç'a göre Enbiya Suresi'nin başından beri müşriklerin Kur'an'a "karmaşık rüyalar, şairin uydurması, sihir" gibi sayısız yalan (vasf) ürettikleri anlatılmıştı. Surenin finalinde, peygamber ve müminler bu bitmek bilmeyen felsefi çarpıtmalara, alaylara ve kelime oyunlarına (tasıfûn) karşı panik yapıp aynı düzeyde bir söz dalaşına girmezler. Onlar, o sahte betimlemelerin ve iftiraların ağırlığını bizzat mutlak otoritenin (Rabbunâ) adaletine (uhkum) ve şefkatli yardımına (el-Musteân) havale ederek; kötülüğün ürettiği gürültüyü ilahi sükunetle sönümlerler. Sure, inkarın kaotik sözlerine karşı, imanın sarsılmaz sükuneti ve ilahi adalete teslimiyetiyle kapanır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X