Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 110. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 110. Ayet

    اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnehu ya’lemu-lcehra mine-lkavli veya’lemu mâ tektumûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şüphesiz Allah sözün açıkça söylenenini de bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.”

      Şüphesiz Allah sözün açıkça söylenenini de bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir. Bu ifade Hz. Peygambere tuzak kurma ve hakkında kendisine lâyık olmayan şeyleri söylemeye dair onları caydırma, tehdit ve uyarı tarzında söylenmiş bir beyandır. Burada Cenâb-ı Hak, onların açığa vurduklarını da gizlediklerini, yani gizli tuttukları hileleri de bildiğini haber veriyor. Bu beyan, Hz. Peygamber’in peygamber olduğunu kanıtlamaya ilişkin delil ihtiva etmektedir. Çünkü Resûl-i Ekrem, kendisi için aralarmda gizlice planladıkları hileyi onlara haber vermektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        innehu (إِنَّهُ)

        Pekiştirme, tahkik ve mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki, gerçek şu ki) edatı ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (O) muttasıl zamirinin birleşimidir. Zamir, doğrudan uluhiyete (Allah'a) döner; "Şüphesiz O, muhakkak ki O" anlamına gelir.

        Bu edatın cümlenin girişindeki teolojik ve psikolojik (retorik) işlevini değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "inne" kelimesinin Kur'an'da sadece sıradan bir dilbilgisi kuralı olmadığını belirtir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, muhatap kitle (müşrikler veya fıtratını gizleyenler) Allah'ın kendi içlerindeki sırları bilemeyeceğini zannederek gizli kapaklı işler çeviriyorlardı. Ayet, cümleye doğrudan "inne" edatıyla başlayarak, ilahi bilginin (ilmin) kuşatıcılığına dair üretilebilecek her türlü beşeri şüpheyi, zanları ve itirazları daha cümlenin en başında kökünden kazır ve mutlak bir "epistemolojik kesinlik" mühürü vurur.

        ya'lemu (يَعْلَمُ)

        ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş/gelecek zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiildir. "Bilir, idrak eder, mutlak manada kavrar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alameti, nişanı ve hakikati şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavramak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının sıradan bir malumattan ibaret olmadığını; bir şeyin mahiyetini, özünü ve varoluşsal gerçekliğini eksiksiz bir şekilde (yakîn ile) ihata etmek olduğunu aktarır.

        Bu fiilin Kur'an'ın uluhiyet (tanrı tasavvuru) felsefesindeki yerini analiz eden Toshihiko Izutsu, beşeri bilgi (insanın bilmesi) ile ilahi ilim (ya'lemu) arasındaki o devasa ontolojik uçuruma dikkat çeker. Izutsu'ya göre insanın bilgisi sonradan elde edilen (kesbî), sınırlı, yanılmaya müsait ve sadece nesnelerin dış yüzeyine dokunabilen yüzeysel bir algıdır. Ancak Allah'ın "bilmesi", eşyanın varoluşuna bizzat nüfuz eden, zamanın ve mekanın engellerini aşan, gaybı (görünmeyeni) ve kalplerin derinliğini şeffaf bir cam gibi okuyan mutlak, kuşatıcı ve "aktif bir hakimiyet" fiilidir.

        el-cehre (الْجَهْرَ)

        cim-he-ra (ج ه ر) kökünden türeyen, belirlilik takısı (el) alan ve mansub (nesne) formunda bir mastar/isimdir. "Açığa vurulanı, yüksek sesle söylenen, aleni olan, görünür kılındığı için gizliliği kalmayan" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin perdesinin kalkarak açığa çıkması, gizliliğin (sırrın) yok olması, sesin veya bedenin gözle görülür/kulakla duyulur hale gelmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cehr" kavramının hem fiziksel olarak yüksek sesle telaffuz edilen (işitsel açıklık) hem de saklanmadan herkesin önünde yapılan (görsel açıklık) durumları kapsadığını ifade eder.

        mine'l-kavli (مِنَ الْقَوْلِ)

        Açıklama veya teb'îziyye (kısmilik) bildiren "min" edatı ile kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "kavl" isminin birleşimidir. "Sözden (açığa vurulanı), söz namına ne varsa" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "zihindeki bir düşünceyi, inancı veya haberi dışarı vurmak, sese dönüştürmek ve telaffuz etmek" olduğunu belirtir.

        Bu iki kelimenin (cehre mine'l-kavli) oluşturduğu sosyolojik ve felsefi yapıyı değerlendiren Dücane Cündioğlu ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "kamusal söz" vurgusuna dikkat çekerler. Öztürk'e göre "kavl" sıradan bir lakırdı değil, arkasında ideolojik bir duruş barındıran "iddia ve beyandır". Cündioğlu ise "cehr" kavramını insanın dış dünyaya sunduğu, duyurduğu ve iddia ettiği "vitrin/kimlik" olarak yorumlar. Allah, insanların meydanlarda, meclislerde veya toplum önünde yüksek sesle (cehren) dile getirdikleri o süslü sözleri, siyasi iddiaları ve inanç beyanlarını "kavrar" (ya'lemu). Ancak ilahi ilim, sadece bu dışsal (kamusal) vitrinle yetinmez.

        ve ya'lemu (وَيَعْلَمُ)

        Bağlaç olan "vav" ve ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden türeyen "ya'lemu" (bilir) fiilinin ayet içinde ikinci kez kullanımıdır.

        Bu fiilin tekrar edilmesindeki kurgusal (naratolojik) ve gramatikal zarafeti analiz eden Angelika Neuwirth, buradaki muazzam edebi simetriye dikkat çeker. Neuwirth'e göre ayet, "Açığı da gizliyi de bilir" diyerek tek bir fiille cümleyi kestirip atmamıştır. Fiilin (ya'lemu) "açıkta olan" için ayrı, birazdan gelecek olan "gizli olan" için ayrı kullanılması, ilahi ilmin her iki boyuta da (kamusal alana da, en mahrem içsel alana da) aynı yoğunlukta, aynı netlikte ve eşit derecede (simetrik olarak) nüfuz ettiğini gösteren sarsılmaz bir dilbilgisel mühürdür. Biri diğerinden daha az veya daha çok bilinmez; her iki alan da mutlak ilmin ışığı altındadır.

        mâ (مَا)

        Kendisinden sonra gelen cümleyi isme dönüştüren ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "o şey ki, her ne ki" anlamına gelir. Sınırlandırma getirmeyen, kapsayıcı ve genelleyici bir bağlaçtır.

        tektumûn (تَكْتُمُونَ)

        kef-te-mim (ك ت م) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs fiilidir. "Gizliyorsunuz, içinizde saklıyorsunuz, örtbas ediyorsunuz, sır olarak tutuyorsunuz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, açığa çıkmasını (cehrin zıttı) engellemek ve sımsıkı kapalı tutmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kitmân" kavramının sıradan bir unutkanlık olmadığını; insanın bildiği bir gerçeği, içindeki sinsi bir niyeti, öfkeyi veya asıl inancını kasten ve iradi olarak dış dünyadan yalıtıp kendi karanlığına/kalbine gömmesi olduğunu aktarır.

        Bu eylemin ayetin ve surenin sonundaki psikolojik ve eskatolojik (ahiret hesabına dair) ağırlığını derinlemesine analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç ve Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki muazzam ahlaki hesaplaşmaya dikkat çekerler. İnsan, kendi sosyolojisinde ikiyüzlü bir varlıktır. Kamusal alanda (cehre mine'l-kavli) dindar, adil ve ahlaklı sözler söyleyip; kendi kalbinin en karanlık odalarında, kimsenin görmediği dehlizlerde (tektumûn) haset, kibir, şirk ve hıyanet besleyebilir. Kılıç'a göre ayet, insanın Allah'tan hiçbir şeyi sansürleyemeyeceğini, dış dünyaya kurduğu o sahte tiyatronun (vitrinin) ilahi makamda hiçbir işe yaramayacağını ilan eder. Asıl ahlaki ve ontolojik yargılama; insanın dudaklarından dökülenlerden ziyade, göğüs kafesinin ardında "gizlediği", üstünü örttüğü ve sadece kendisinin bildiğini sandığı o karanlık "niyetler/sırlar" (tektumûn) üzerinden yapılacaktır. İlahi kamera, insanın dışından çok içine odaklanmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X