يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ كَمَا بَدَأْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ نُع۪يدُهُۜ وَعْداً عَلَيْنَاۜ اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 104. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kıyamet, vaad, yaratılış, enbiya suresi, enbiya suresi 104. ayet, enbiya 104, gökyüzü, dürülme, kitap, gün, sema
-
“O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz. Sözümüz sözdür; biz bunu mutlaka yaparız.”
Kıyâmet ve Gökyüzünün Dürülmesi
O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Bu cümle bir başlangıç cümlesi değil de âdetâ kâfirlerin sordukları bir sorunun ardından verilmiş bir cevap gibidir. Çünkü daha önce bir şeyler geçmeden böyle bir cümleyi başlangıç cümlesi yapmak ihtimal dâhilinde olmayan bir husustur. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O cehennemlikler hakkında nitelemeler yaparak şöyle buyurmuş: “Bir de bakarsın ki inkârcılarm gözleri yerinden fırlamış! ‘Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz; daha da ötesi büsbütün zulme batmışız’ diye yakınmaktadırlar! Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz” Ardından da Allah Teâlâ cennetliklerden söz edip onlar hakkında nitelemeler yapmış ve şöyle buyurmuştur: “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince” beyanıyla başlayıp “İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür”. Sanki insanlar da şöyle demişler: “Bu ne zaman olacak?” Allah Teâlâ da cevap olarak şöyle buyurmuştur: O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi dürdüğümüz gün. Böylece bu cevapla göğün kâğıt tomarları gibi dürüleceğini haber vermiştir.
Öte yandan Allah Teâlâ gök için burada dürülmeden söz ederken, bir başka âyette “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek” meâlindeki beyanla değiştirmekten, “Gökyüzü yarıldığmda” ve “Gök yarıldığında” gibi beyanlarıyla da yarılmaktan söz etmiştir. Nitekim dağlar için de birtakım hallerden bahseder. Yüce Allah bir keresinde “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür” buyururken bir başka beyanda “Rabb’im onları un ufak edip savuracak” demekle, bir diğer beyanda da “toz duman haline geldiği zaman” meâlindeki haberi vermekte, bir diğerinde ise “Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa onlar bulutlar gibi geçip gitmektedir”. Dağlar hakkında bu ve benzeri nitelemeler yapılmıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi dağlar için de böyle birtakım değişik durumlar söz konusu olabilir. Dağlar yok olacak, gözden kaybolacak ve sonunda da parçalanıp toz duman haline gelecektir (hebâen münbessen). Gökler ve yerler de aynen böyle olacaktır. Belirtildiği üzere değişik aşamalardan geçecek ve en sonunda “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek” meâlindeki beyanda anlatıldığı gibi başka bir şekle bürünecektir.
Bu âyetlerde sözü edilen dağların, göklerin ve yeryüzünün değişeceğine dair ifadeler, bu âlemin bütünüyle ve külliyen fâni olduğunun delilidir. Çünkü göklerin, dağların ve yeryüzünün fâni olduğu insanların zihinlerinin alamayacağı bir durumdur. Ama bunların dışındaki yaratıkların fâniliğini ise insanlar izleyip (görmektedirler.) Zihinlerinin tasavvur edemeyeceği büyüklükteki nesnelerin fâni olduğuna dair beyanlar, bu âlemin bütünüyle fâni olduğunu ve amellerin karşılığının verilmesi için bâki kalabilecek bir âlemin başka bir âleme dönüştürüleceğini akıl yürüterek bilmeleri içindir. En doğrusunu Allah bilir.
Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz. Bu beyan da ancak daha öncesinde geçen bir ifade üzerine söylenebilecek bir cümledir. Muhtemelen cennetlikler ve cehennemliklere dair daha önce söylenenler üzerine onlar “peki nasd diriltilecekler?” diye sorunca Cenâb-ı Hak da “Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz” cevabını vermiş olmaktadır. Öte yandan bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları nutfe (döllenmiş yumurta), alaka (rahimde asılıp beslenen embriyo), mudga (şekilsiz et) sonra kemikler, sonra et haline getirir sonra da onlara ruh üfler demişlerdir. Bazıları, “Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz” meâlindeki beyanı ilk başta yaratıldıkları gibi yalın ayak ve çıplak hale getiririz diye açıklamışlardır. Bazıları da Allah Teâlâ’nm önceki haline döndüreceği yedi göktür, Allah onları dürecektir ve nasıl ki altı kat gök ve yerler yaratılmadan önce tek bir gök idiyse aynı şekilde tek bir göğe çevirecektir demişlerdir. Cenâb-ı Hak, bu cümleyi onları ilk başta yaratmaya kadir olduğu gibi tekrar yeniden yaratmaya kadir olduğunu haber vermek için belirtmiş de olabilir.
Sözümüz sözdür; biz bunu mutlaka yaparız. Yani onları yeniden diriltme konusundaki sözümüz sözdür. “Şüphesiz Allah sözünden dönmez” meâlindeki âyette ifade ettiğimiz üzere biz bu sözümüzden geri adım atmayız.
Öte yandan “es-sicil” kelimesinin anlamı ve kıraati hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “es-sicil” bir adamın adıdır. Bu kişi, Hz. Peygamberin kâtibidir diye açıklamıştır. Başka bazılarına göre “es-sicü” yazan melektir. Bazılarına göre ise “es-sicil” sayfadır. Sonra birileri de şöyle demiştir: Kelime şeddeli olarak “es-sicillü” şeklinde okunduğunda sayfa, “es-siciü” şeklinde şeddesiz okunduğunda ise adı sici olan ve sahifeler üzerinde görevli melek demektir. “Li’l-kütüb” kelimesi “li’l-kitâb” şeklinde de okunmuştur. Ebû Avsece “Ke tayyi’s-sicilli li’l-kütüb” âyetini şöyle açıklar. “Esceltü” ve "secceltü” “adam akıllı yazdım” demektir. “Seceltü” fiili de yaptım anlamına gelir. “Secele” yarattı demektir. Fiilin mazi, muzâri ve mastarı “secele, yescülü, seclen” şeklindedir. “el-müsâcele” övünmek ve iftihar etmek demektir. “Sâceltühû” kelimesi ona karşı iftihar ettim anlamına gelir. “Esceltü’l-kelâme fehüve müscelün” sözü kayıtsız şartsız konuştum demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
yevme (يَوْمَ)
ye-vav-mim (ي و م) kökünden türeyen, zaman zarfı formunda ve mansub bir isimdir. "O gün, ... olduğu zaman, o vakit" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre veya mutlak, sınırları belli bir zaman dilimi/çağ" olduğunu belirtir.
Bu kelimenin eskatolojik (kıyamete dair) kurgudaki işlevini değerlendiren Toshihiko Izutsu, "yevm" zarfının ayetin en başında (mukaddem) yer almasına dikkat çeker. Izutsu'ya göre Kur'an, sıradan zaman algısını parçalamak ve muhatabını doğrudan o kozmik çöküşün merkezine fırlatmak için cümleye "o gün" diye başlar. Bu, insanın yeryüzündeki yatay ve tanıdık zaman çizgisinin aniden koparak, fiziksel yasaların geçersiz kılındığı dikey ve sarsıcı bir "kıyamet zamanına" geçişin dilbilgisel mühürüdür.
natvî (نَطْوِي)
tı-vav-ye (ط و ي) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş/gelecek zaman), birinci çoğul şahıs (Biz) fiilidir. "Düreriz, katlarız, sarıp rulo haline getiririz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "yayılmış, açık veya düz olan bir şeyin uçlarını birbirine doğru bükmek, onu dürüp katlamak ve hacmini küçültmek" (neşr/yayma kelimesinin zıttı) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tayy" eyleminin, bir kağıdın veya elbisenin içindekileri saklayacak ve kapatacak şekilde dürülmesi, açılmış bir şeyin aslına (kapalı haline) geri döndürülmesi olduğunu aktarır.
es-semâe (السَّمَاءَ)
sin-mim-vav (س م و) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan ismin mansub (nesne) formudur. "Göğü, gökyüzünü, o yüksek tavanı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "yükseklik, yücelik ve insanın başının üstünde yer alan, onu örten şey" olduğunu belirtir.
Bu kelimenin "natvî" (düreriz) fiiliyle oluşturduğu o muazzam kozmolojik şiddeti analiz eden Angelika Neuwirth ve Dücane Cündioğlu, buradaki mitoloji kırma (demythologization) sanatına dikkat çekerler. Neuwirth'e göre Antik Çağ paganizmi, gökyüzünü (semâ) ezeli, ebedi, sarsılmaz ve bizzat "tanrısal" bir kubbe olarak görüyordu. Kur'an, "Biz göğü düreriz" diyerek o uluhiyet atfedilen devasa kozmik tavanı, tıpkı sıradan bir çadır bezi veya bir kağıt parçası gibi "katlanıp kaldırılacak" fani bir eşya seviyesine indirger. Cündioğlu ise buradaki estetik ve fiziksel metafora vurgu yapar: Evren, ilahi kudretin bir "açması/yayması" (neşr) ile var olmuştur; kıyamet ise bu devasa mekanın (uzayın) tıpkı bir kağıt gibi bükülerek, dürülerek (tayy) o genişlemenin tersine çevrildiği ve sıfır noktasına doğru büzüldüğü mutlak bir "mekansal çöküş" (implosion) anıdır.
ke tayyi (كَطَيِّ)
Teşbih (benzetme) edatı "ke" (gibi, tıpkı ... şeklinde) ile tı-vav-ye (ط و ي) kökünden türeyen "tayy" (katlama/dürme) mastarının birleşimidir; "tıpkı dürülmesi/katlanması gibi" anlamına gelir.
es-sicilli (السِّجِلِّ)
sin-cim-lam (س ج ل) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan, tamlanan (muzafun ileyh) konumunda bir isimdir. "Tomar, yazılı ferman, rulo haline getirilmiş belge, katip/yazıcı" anlamlarına gelir. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, "sicil" kelimesinin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden (özellikle Farsça veya Latince/Yunanca) Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı kökenli bir kelime olduğunu belirtirler.
Sözcüğün kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında derinlemesine inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ bürokrasisinde mühürlü tomar veya resmi belge anlamına gelen Latince "sigillum" (veya Yunanca sigillion) kelimesinden Aramice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini tespit eder. Bu kelimenin kıyamet metaforundaki (apokaliptik) yerini değerlendiren Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin muazzam bir evrensel arşive işaret ettiğine dikkat çeker. Kılıç'a göre gökyüzü (evren) tesadüfi bir boşluk değil, içine ilahi ayetlerin, yıldızların ve insanlık tarihinin kaydedildiği devasa bir "kozmik sicil/tomar"dır. Görev bittiğinde o koca evren, tıpkı bir yazıcının işi biten bir kağıt rulosunu (sigillum) dürüp kaldırması gibi kolayca, pürüzsüzce ve kati bir şekilde dürülüp arşive kaldırılacaktır.
lil kutubi (لِلْكُتُبِ)
Tahsis veya sebep bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile kef-te-be (ك ت ب) kökünden türeyen "kitâb" isminin çoğulu olan "kütüb" (yazılar, belgeler, sayfalar) kelimesinin birleşimidir. "Yazılanlar için, yazılı sayfalar için" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "dağınık parçaları bir araya getirmek, birbirine bağlamak, harfleri ve kelimeleri muntazam bir şekilde birleştirerek (dikiş diker gibi) sabitlemek" olduğunu belirtir.
kemâ (كَمَا)
Teşbih edatı "ke" (gibi) ile ism-i mevsul veya mastar yapan "mâ" edatının birleşimidir. "Tıpkı ... olduğu gibi, aynen ... yaptığımız gibi" anlamına gelir. Kapanan bir süreci (evrenin dürülmesini), yeniden başlayacak olan başka bir ilahi sürece (yaratılışa) bağlayan ontolojik bir köprüdür.
bede'nâ (بَدَأْنَا)
be-dal-hemze (ب د أ) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs "bede'nâ" (Biz başladık) fiilidir. "Biz başlattık, ilk kez ortaya çıkardık, yoktan var ettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin ilki olmak, öncesinde hiçbir örnek, model veya benzeri (selef) bulunmaksızın bir işe sıfırdan girişmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bed'" kavramının, bir şeyin asıl kökünü, başlangıç noktasını ve varoluşun o ilk patlama/ortaya çıkış anını ifade ettiğini aktarır.
evvele (أَوَّلَ)
hemze-vav-lam (أ و ل) kökünden türeyen ve nesne (meful) veya zarf konumunda olan bir isimdir. "İlkini, en başını, başlangıcını" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin en başı, kökeni ve geriye/aslına dönmek (rücu)" olduğunu belirtir.
halkın (خَلْقٍ)
hı-lam-kaf (خ ل ق) kökünden türeyen, tamlayan (muzafun ileyh) konumunda bir mastar/isimdir. "Yaratılış, yaratılan şey, mahlukat" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek ve hassas bir ölçüyle/oranla (takdir) yoktan var etmek" olduğunu belirtir.
Bu tamlamanın (evvele halkın / ilk yaratılış) kelam ilmindeki ve kozmolojik modeldeki yerini analiz eden Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki argümanın Kur'an'ın en sarsılmaz "diriliş" (ba's) delili olduğuna dikkat çeker. İlk yaratılışı, yani evrenin hiçbir maddesi, modeli veya kopyası yokken "yoktan" (ex nihilo) var edilişini kabul eden bir aklın; dağılan malzemenin (toprağın/bedenin) yeniden toparlanmasını (ikinci yaratılışı) inkar etmesi mantıksal bir çelişkidir. İlkini yoktan başlatan (bede'nâ) o mutlak kudret için, ikincisini yapmak ontolojik olarak çok daha kolaydır.
nuîduhu (نُعِيدُهُ)
ayn-vav-dal (ع و د) kökünden if'âl babında türeyen muzari, birinci çoğul şahıs "nuîdu" (Biz iade ederiz/döndürürüz) fiili ve "-hu" (onu) nesne zamirinin birleşimidir. "Onu tekrar iade edeceğiz, onu eski haline döndüreceğiz, baştaki duruma geri getireceğiz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin kopup ayrıldıktan veya değişime uğradıktan sonra, tekrar başladığı o ilk ana/duruma veya varlık sahnesine geri dönmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iade" kavramının, kaybolan veya bozulan bir varlığın ikinci kez (yeniden) var edilmesi ve aslına rücu ettirilmesi olduğunu aktarır.
Bu fiilin ayetin içindeki dairesel felsefesini (cycle of creation) analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "bede'nâ" (başlattık) ile "nuîduhu" (iade ederiz) fiilleri arasındaki muazzam kozmik döngüye dikkat çeker. Öztürk'e göre evrenin tarihi doğrusal (çizgisel) bir hiçliğe doğru gitmez; ilahi iradenin elinde muazzam bir çember çizer. Allah kainatı bir "başlangıçla" (bed') var etmiş, onu genişletmiş; sonra kıyametle onu bir sicil gibi dürecek (tayy) ve ardından "iade" (nuîduhu) eylemiyle varlığı yeniden dirilterek o dairesel yaratılış sürecini ebediyet (ahiret) boyutunda yeniden inşa edecektir. Evren bir başlangıç ve bir iade arasında sürekli Allah'ın kudreti elinde şekillenen ontolojik bir hamurdur.
va'den (وَعْدًا)
vav-ayn-dal (و ع د) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ve mef'ul-i mutlak konumunda bir mastardır. "Bir vaat olarak, sarsılmaz bir söz olarak, kesin bir taahhüt olarak" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "gelecekte kesin olarak gerçekleşecek olan iyiliğin veya sonucun haberi/sözleşmesi" olduğunu belirtir.
aleynâ (عَلَيْنَا)
Üzerine, aleyhine, sorumluluğuna anlamlarına gelen "alâ" harf-i ceri ve birinci çoğul şahıs "-nâ" (Bizim) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Bizim üzerimize (borçtur), bizzat Bizim sorumluluğumuzdadır" anlamına gelir.
Bu iki kelimenin (va'den aleynâ) teolojik ağırlığını değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), buradaki muazzam ilahi taahhüde dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Mutlak Otorite (Allah), dirilişi sadece bir kudret gösterisi olarak değil, bizzat kendi zatına/üzerine (aleynâ) vacip kıldığı (zorunlu tuttuğu) mutlak bir "hukuki ve ahlaki borç/vaat" olarak ilan eder. O, yarattığı hiçbir şeyi hiçliğe terk etmeyeceğine dair kendi evrenine verdiği o en büyük sözü (va'den) tutacak olan yegane güçtür.
innâ (إِنَّا)
Pekiştirme ve mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki) edatı ile birinci çoğul şahıs "-nâ" (biz) zamirinin birleşimidir; "Şüphesiz ki Biz, muhakkak ki Biz" anlamına gelir.
kunnâ (كُنَّا)
kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs, birinci çoğul şahıs fiildir. "Biz idik, ... yapanlar (ezelden beri) Biziz" anlamına gelir. Ayetin kapanışında, ilahi iradenin anlık bir hevesle değil, ezelden ebede uzanan kesintisiz bir istikrarla (istimrâr) eylemde bulunduğunu bildiren bir zaman kipidir.
fâilîn (فَاعِلِينَ)
fe-ayn-lam (ف ع ل) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu (kâne'nin haberi) gereği mansub formda bir kelimedir. "Yapanlar, işleyenler, mutlak icracılar, fiile dökenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir işi meydana getirmek, kasten veya doğal bir etkiyle dış dünyada bir değişim/iz yaratmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramının genel bir eylem olduğunu, ancak Allah'a nispet edildiğinde eşyayı yoktan var eden ve idare eden mutlak yaratıcı kudreti ifade ettiğini aktarır.
Bu kapanış sıfatının evren tasavvurundaki sarsılmaz mühürünü analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "fâilîn" kelimesinin Kur'an'ın ontolojik merkezine dikkat çektiğini belirtir. Aydar'a göre göğün dürülmesi (kıyamet) ve ilk yaratılışın iade edilmesi (diriliş) insan aklına devasa, imkansız ve mitolojik bir senaryo gibi gelebilir. Ancak ayet, tüm bu kozmolojik dehşeti anlattıktan sonra, cümleyi "innâ kunnâ fâilîn" (Şüphesiz bunları yapacak olanlar/icracılar Biziz) diyerek bitirir. Bu kapanış; evrenin başıboş doğa yasalarının, kör tesadüflerin veya efsanevi güçlerin elinde oyuncak olmadığını, en başından en sonuna kadar her zerrede ve her kozmik devrimde "Mutlak Fail'in" (işi yapanın/kudretin) sadece ve sadece Allah olduğunu ilan eden, felsefi ve teolojik tartışmaları kökünden kesen en kesin ve kuşatıcı uluhiyet beyanıdır. Varlık sahnesindeki yegane gerçek Fail, O'dur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla