لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ هٰذَا يَوْمُكُمُ الَّذ۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 103. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: dehşet, enbiya suresi 103. ayet, karşılama, müjde, korku, enbiya 103, melek, enbiya suresi, gün
-
“En büyük dehşet bile onları tasalandırmaz. Melekler onları, ‘İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür’ diyerek karşılar.”
En büyük dehşet bile onları tasalandırmaz. Yani kıyâmet gününün dehşetleri ve korkunç durumları onları tasalandırmaz. Melekler onları, “İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılar. Yani melekler “‘Rabb’imiz Allah’tır’ deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: ‘Korkmayın, kederlenmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin!’”. Ya da En büyük dehşet bile onları tasalandırmaz, yani kâfirlerin başlarına gelen korku ve azap onları tasalandırmaz. Bunların durumları, dünyada bir insanı belâ ve sıbntı içinde ya da bir işkence halinde görene benzemez. Çünkü dünya hayatında bu manzarayı gören üzülür, o kişinin başına gelenlerle ilgilenir. Netice olarak yüce Allah cennetliklerin kâfirlerin başlarına gelen azap ve sıkıntılardan tasalanmayacaklarını haber vermektedir.
Yorumu Yorumla
-
lâ yahzunuhumu (لَا يَحْزُنُهُمُ)
Nefy (olumsuzluk) edatı "lâ" ile ha-ze-nun (ح ز ن) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş/gelecek zaman), üçüncü tekil şahıs "yahzunu" fiili ve üçüncü çoğul şahıs "-hum" (onları) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Onları üzmez, onları kedere boğmaz, onlara acı vermez" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "kalbin daralması, için sıkılması, pürüzlülük, zorluk ve sevincin/ferahlığın (sürûr) tam zıttı olan derin keder" olduğunu belirtir. Dilde engebeli ve sert araziye de "hazn" denilmesi bu yüzdendir. Râgıb el-İsfahânî, hüzn kavramının, elden kaçan bir fırsat, kaybedilen bir değer veya başa gelen ağır bir musibet yüzünden ruhun çektiği o karanlık, ezici ve sürekli acı durumu olduğunu aktarır.
Bu fiilin eskatolojik (ahirete dair) kurgudaki psikolojik koruma kalkanını analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "lâ yahzunuhumu" (onları üzmez) ifadesindeki o negatif lütfa dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre yeryüzü (dünya) ontolojik olarak hüznün, kaybın ve endişenin vatanıdır. Mahşer günü ise, hesap korkusu ve cehennemin uğultusuyla hüznün mutlak ve evrensel bir boyuta (kozmik bir yasa) ulaştığı an'dır. İlahi rahmet, o müminlere sadece nimet (husnâ) vermekle kalmaz; onları o günün o ezici "psikolojik atmosferinden" ve evrensel kederinden (hüzünden) tamamen yalıtarak zihinsel ve ruhsal bir dokunulmazlık (bağışıklık) zırhı giydirir. Onların kalplerine kederin sızması yasaklanmıştır.
el-fezeu (الْفَزَعُ)
fe-ze-ayn (ف ز ع) kökünden türeyen, belirlilik takısı (el) alan mastar/isimdir. Cümlede "yahzunu" fiilinin faili (öznesi) konumunda olduğu için merfu (ötreli) formdadır. "Korku, dehşet, şiddetli panik, ürküntü" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "beklenmedik ve sarsıcı bir durum karşısında kalbin yerinden oynaması, insanın aniden ürkerek güvenli bir yer araması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "feze'" kavramı ile sıradan korku (havf) arasındaki ontolojik farka işaret eder: Havf, gelecekteki bir tehlikeye karşı duyulan rasyonel bir endişeyken; feze', tehlikenin o an aniden patlak vermesiyle aklın devreden çıkıp bedenin ve ruhun ani bir şok, felç veya panik (dehşet) içine girmesidir.
Bu kelimenin kıyamet felsefesindeki yerini değerlendiren Toshihiko Izutsu, "feze'" kelimesinin Kur'an'daki apokaliptik şiddetine dikkat çeker. Izutsu'ya göre kıyamet anı, insanların oturup mantıklı bir şekilde sonlarını bekledikleri bir süreç değildir. Güneşin dürülmesi, dağların yürütülmesi ve göğün yarılması sahneleri, insan bilincinde o güne kadar evrimsel olarak hiç tecrübe edilmemiş mutlak bir "anormallik" ve sarsıntı (feze') yaratır. Evren çökerken insanın duyacağı o mutlak şok ve panik, müminlerin o dingin zihinlerine ve kalplerine asla ulaşamayacaktır.
el-ekberu (الْأَكْبَرُ)
kef-be-ra (ك ب ر) kökünden ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında türeyen ve belirlilik takısı (el) alan bir sıfattır; bir önceki ismi (el-fezeu) niteler. "En büyük, en şiddetli, azami, eşi benzeri olmayan" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "küçüklüğün (sıgar) tam zıttı olarak; hacim, yaş, mertebe veya şiddet bakımından muazzam bir üstünlüğe ve genişliğe sahip olmak" olduğunu belirtir.
Bu sıfat tamlamasının (el-fezeu'l-ekber) teolojik ve kozmolojik bağlamını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki "en büyük" sıfatının belirli bir eskatolojik anı imlediğine dikkat çekerler. Tefsir geleneğine göre "en büyük dehşet"; ya İsrafil'in Sûr'a son kez üflemesiyle evrenin tamamen ölümü/dirilişi anındaki o sarsılmaz şoktur ya da cehennemliklerin ateşe atılıp üzerlerine kapıların ebediyen kilitlendiği, kurtuluş umudunun tamamen tükendiği o nihai mutlak infaz anıdır. Ayet, evren tarihinin üretebileceği o "en üst frekanstaki korkunun" (ekber) bile, ilahi koruma altındaki o müminleri (mub'adûn/uzaklaştırılanları) zerre kadar etkileyemeyeceğini mühürler.
ve tetelakkâhumu (وَتَتَلَقَّاهُمُ)
Bağlaç "vav", lam-kaf-ye (ل ق ي) kökünden tefe'ul babında türeyen muzari, üçüncü tekil şahıs (dişil) "tetelakkâ" fiili ve "-hum" (onları) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Ve onları karşılarlar, onları alırlar, onlara mülaki olurlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin diğeriyle yüz yüze gelmesi, iki tarafın birbiriyle karşılaşması ve vizyon/görüşme" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "telakkî" eyleminin (tefe'ul babındaki formuyla) sadece yolda tesadüfen karşılaşmak (likâ) olmadığını; beklenen, değer verilen ve yolları gözlenen bir misafiri özel bir ihtimamla, şefkatle ve saygıyla "kabul etmek, önceden gidip karşılamak" manasını taşıdığını aktarır.
Bu fiilin içerdiği edebi zarafeti ve estetik güvenliği analiz eden Dücane Cündioğlu, "tetelakkâ" (karşılarlar) kelimesindeki o muazzam protokole dikkat çeker. Cündioğlu'na göre yeryüzünden kopan, dirilişin şaşkınlığını yaşayan ve evrenin en büyük yıkımına (fezeu'l-ekber) şahit olan insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey "tanıdık, güvenilir ve şefkatli bir yüzdür". İlahi irade, o müminleri o kaotik mahşer meydanında yalnız ve sahipsiz bırakmaz; tıpkı uzun yoldan gelen onurlu misafirlerin protokol tarafından VIP bir şekilde karşılanıp eşlik edilmesi gibi, melekler de onları o dehşetin ortasında bizzat "karşılayarak" (telakkî) güvenli bölgeye refakat ederler. Yalnızlık bitmiş, ilahi misafirperverlik başlamıştır.
el-melâiketu (الْمَلَائِكَةُ)
mim-lam-kef (م ل ك) veya elif-lam-kaf (أ ل ك) kökünden türeyen, belirlilik takısı (el) almış ve cemi mükesser (kuralsız çoğul) formunda bir isimdir. Cümlede "tetelakkâ" fiilinin faili olduğu için merfu (ötreli) gelmiştir. "Melekler, ilahi elçiler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir haberi veya emri taşımak, risalet (elçilik) görevi üstlenmek ve kuvvet/kudret" olduğunu belirtir.
Sözcüğün kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerden ziyade, Ugaritçe, İbranice ve Aramicedeki "mal'ak" (elçi/haberci) teriminden, özellikle Etiyopya (Habeş) dili üzerinden Arapçaya "melâk/melâike" formunda geçtiğini ve kadim Sami dünyasında uluhiyet ile insanlık arasındaki ontolojik taşıyıcıları ifade ettiğini tespit eder. Bu varlıkların eskatolojik sahnedeki işlevini değerlendiren Angelika Neuwirth, meleklerin kıyamet anındaki (apokaliptik) rol değişimine dikkat çeker. Neuwirth'e göre melekler, inkarcılar için azap bekçileri, defter tutan şahitler veya infaz memurlarıyken; müminler için "el-husnâ" (cennet) kapılarında bekleyen, onlara selam veren ve onları o ebedi güzelliğin içine davet eden güler yüzlü "mihmandarlara/ev sahiplerine" dönüşürler.
hâzâ (هَٰذَا)
Yakın nesneleri veya durumları işaret etmek için kullanılan ism-i işaret (işaret zamiri) edatıdır. "İşte bu, şu an içinde bulunduğunuz bu" anlamına gelir. Meleklerin müminleri karşılarken kurdukları o eşsiz tebrik cümlesinin (kutlamanın) başlangıcıdır.
Bu edatın zaman algısındaki somutlaştırıcı (müşahhas) etkisini değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "hâzâ" (işte bu) kelimesinin muazzam bir müjde (beşaret) taşıdığına dikkat çeker. Dünyadayken cennet, ahiret ve ödül sadece soyut bir kavram, uzakta beklenen bir umut ve "gayb" (görünmeyen) idi. Melekler "hâzâ" diyerek; o soyut inancın artık bittiğini, gaybın görünür (şehadet) hale geldiğini ve o vaat edilen ödülün artık bizzat ayak bastıkları, gözleriyle gördükleri, "işte şu an yaşadıkları" (hâzâ) mutlak ve somut bir gerçekliğe dönüştüğünü ilan ederler. Bekleyiş sona ermiş, gerçeklik başlamıştır.
yevmukumu (يَوْمُكُمُ)
ye-vav-mim (ي و م) kökünden türeyen "yevm" (gün/zaman dilimi) ismi ve ikinci çoğul şahıs "-kum" (sizin) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Sizin gününüz, bizzat size ait olan o gün" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre veya mutlak bir zaman dilimi/çağ" olduğunu belirtir.
Bu tamlamanın ontolojik mülkiyetini ve psikolojik onurlandırmasını analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yevm" (gün) kelimesinin aidiyet zamiriyle (kum) birleşmesine dikkat çeker. Kılıç'a göre melekler "Bu kıyamet günüdür" veya "Bu hesap günüdür" demezler; "Bu, sizin gününüzdür" derler. Mahşer günü, kafirler için bir dehşet, evren için bir yıkım günü iken; o müminler için adeta adlarına tahsis edilmiş, onların onuruna düzenlenmiş bir bayram, bir ödül töreni ve mutlak bir zafer (kutlama) günüdür. Zaman, o müminlerin şahsına "tahsis/hediye" edilmiştir.
ellezî (الَّذِي)
Arapçada tekil eril isimleri nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "o ki, o ... olan" anlamına gelir. "Gün" (yevm) kelimesini, kendinden sonra gelecek olan o tarihsel/ilahi söze (vaade) bağlayan gramatikal bir köprüdür.
kuntum (كُنتُمْ)
kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs, ikinci çoğul şahıs fiildir. "Siz idiniz, siz ... oluyordunuz" anlamına gelir. Dünyadaki o uzun, sabırlı ve kimi zaman çileli bekleyiş yıllarını (geçmişi) anımsatan bir zaman kipidir.
tûadûn (تُوعَدُونَ)
vav-ayn-dal (و ع د) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), meçhul (edilgen) formda ve ikinci çoğul şahıs bir fiildir. "Size vaat ediliyordu, size söz veriliyordu" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "gelecekte kesin olarak gerçekleşecek olan bir iyiliğin veya sonucun haberi/taahhüdü" olduğunu belirtir.
Bu edilgen (meçhul) fiilin zaman kipleriyle (kuntum tûadûn) kurduğu o devasa ilahi tutarlılığı analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar ve Toshihiko Izutsu, buradaki muazzam ontolojik döngüye dikkat çekerler. Aydar'a göre "Size vaat ediliyordu" ifadesindeki meçhul yapı, o vaadi verenin (peygamberler aracılığıyla Allah'ın) fail olarak zikredilmesine bile gerek kalmayacak kadar yüce ve mutlak olduğunu hissettirir. Izutsu ise iki ayrı dünyanın birleşmesine vurgu yapar: Yeryüzü (dünya) "vaatlerin/sözlerin" verildiği, imanla ve görünmeyene güvenle (gayb) yaşanan bir sabır mekanıydı. Ahiret (bugün) ise o sözlerin somutlaştığı, kelimelerin (vaadin) maddeye (cennete) dönüştüğü tasdik mekanıdır. Meleklerin "İşte bu, size dünyadayken söz verilen gündür" cümlesi; ilahi iradenin kendi sözüne mutlak sadakatini, evrenin hiçbir zaman bir tesadüf veya yalan olmadığını ve o müminlerin dünyadaki sabırlı direnişlerinin evrensel bir karşılıkla bizzat "Allah tarafından" doğrulandığını ilan eden o en yüce, sarsılmaz ve nihai eskatolojik mühürdür. Vaat (söz) artık Hakk (gerçek) olmuştur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla