Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 102. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 102. Ayet

    لَا يَسْمَعُونَ حَس۪يسَهَاۚ وَهُمْ ف۪ي مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ yesme’ûne hasîsehâ(s) vehum fî mâ-ştehet enfusuhum ḣâlidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlar cehennemin uğultusunu işitmezler, canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.”

      Onlar cehennemin uğultusunu işitmezler. Âyetin metninde geçen “hasîs” kelimesi “ses, uğıaltu” demektir. Bu da bahsedilen “uzak tutulma”dır. Cehennemden uzak tutuldukları zaman onun uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar. Bu anlam, bir başka [âyette] şu şekilde belirtilmiştir: “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır ve siz orada sonsuza kadar kalıcısınız”.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        lâ yesme'ûne (لَا يَسْمَعُونَ)

        Nefy (olumsuzluk) edatı "lâ" ile sin-mim-ayn (س م ع) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs "yesme'ûn" fiilinin birleşimidir. "İşitmezler, duymazlar, kulaklarına o ses gelmez" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi kulakla algılamak, idrak etmek ve bir çağrıyı almak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının sadece biyolojik bir duyma eylemi olmadığını, sesi zihinde anlamlandırma ve o sese muhatap olma durumunu ifade ettiğini aktarır.

        Bu fiilin surenin kurgusundaki (100. ayetle olan) muazzam teolojik ve edebi zıtlığını analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "işitememe" halinin ironisine dikkat çeker. Yüzüncü ayette cehenneme atılan müşrikler için de "onlar orada işitmezler" (lâ yesme'ûne) denilmişti; ancak oradaki sağırlık, ateşin korkunç uğultusundan dolayı kimsenin kimseyi duyamadığı bir "tecrit ve işkence" sağırlığıydı. Yüz ikinci ayetteki müminler için kullanılan "işitmezler" (lâ yesme'ûne) fiili ise, tam tersine, hiçbir acı verici ve korkutucu frekansın o kutlu mekana (cennete) sızamayacağını müjdeleyen mutlak bir "işitsel güvenlik ve huzur" kalkanıdır. Aynı fiil, biri için azap, diğeri için mutlak lütuftur.

        hasîsehâ (حَسِيسَهَا)

        ha-sin-sin (ح س س) kökünden türeyen "hasîs" ismi ve üçüncü tekil şahıs (müennes) "-hâ" (onun) muttasıl zamirinin birleşimidir. Zamir, cehenneme (ateşe) döner. "Onun o ince hışırtısını, en ufak bir uğultusunu, derinden gelen yakıcı sesini" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "duyularla zar zor algılanabilen çok ince bir ses, gizli bir hareket ve bedene dokunan çok hafif bir temas" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hasîs" kavramının, büyük ve şiddetli bir gürültüden ziyade, ateşin yanarken veya yalanırken çıkardığı o hafif, derinden gelen ve insanın içine işleyen ürpertici fısıltısı/hışırtısı manasını taşıdığını aktarır.

        Bu kelimenin ayette inşa ettiği o kusursuz izolasyon (yalıtım) felsefesini değerlendiren Toshihiko Izutsu, "hasîs" kelimesinin seçilmesindeki ontolojik zarafete dikkat çeker. Izutsu'ya göre, bir önceki ayette müminlerin cehennemden "uzaklaştırıldığı" (mub'adûn) söylenmişti. Ancak insanın tam olarak güvende hissedebilmesi için sadece fiziksel uzaklık yetmez; tehlikenin sesinin de tamamen kesilmesi gerekir. Ayet "ateşin gürlemesini duymazlar" demez; "hasîsehâ" (ateşin o en ufak hışırtısını, o en zararsız gibi görünen fısıltısını bile) duymazlar diyerek, müminlerin o korkunç geçmişle (dünyadaki kötülüklerle ve cehennemle) olan tüm akustik ve psikolojik bağlarının sonsuza dek koparıldığını mühürler.

        ve hum (وَهُمْ)

        Bağlaç olan "vav" (vav-ı haliyye / durum bildiren vav) ile üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamiri "hum" (onlar) kelimesinin birleşimidir. "Oysa onlar, onlar tam o esnada ... bir haldeyken" anlamına gelir. Cümleyi, negatif bir durumdan (ateşin sesinden uzak olmaktan), pozitif ve mutlak bir varoluşsal doyuma (cennet nimetlerine) geçiren gramatikal bir köprüdür.

        fî meştehet (فِي مَا اشْتَهَتْ)

        Zarfiyet (içindelik) bildiren "fî" (içinde) harf-i ceri, ism-i mevsul olan "mâ" (o şey ki) edatı ve şın-he-ye (ش ه ي) kökünden ifti'âl babında türeyen mazi, üçüncü tekil şahıs (dişil) "iştehet" fiilinin birleşimidir. "Şiddetle arzuladıkları şeylerin içinde, iştah duydukları o nimetlerin tam merkezinde" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "insan tabiatının bir şeye şiddetle meyl etmesi, kalbin ona doğru çekilmesi ve nefsin o şeyi talep etmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şehvet/iştah" kavramının, insanın kendi varlığında eksikliğini hissettiği ve fıtraten haz aldığı şeye duyduğu o derin ve sarsıcı arzu olduğunu aktarır.

        Bu tamlamanın ahiret ontolojisindeki özgürlük felsefesini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "mâ iştehet" (canlarının ne çektiği/arzuladığı şeyler) ifadesindeki o mutlak irade serbestisine dikkat çeker. Öztürk'e göre yeryüzü (dünya), arzuların (iştahın) sürekli sınırlandırıldığı, helal-haram çizgileriyle disipline edildiği ve insanın her istediğine ulaşamadığı bir kısıtlılık mekanıydı. Ancak ilahi lütuf alanı olan cennette (fî mâ iştehet), arzular üzerindeki tüm o dünyevi frenler ve biyolojik sınırlar kaldırılır. Ödül, sadece önceden belirlenmiş sabit menüler değil; bizzat insanın kendi hayal gücünün ve iştahının o an "ürettiği/istediği" her şeyin anında varlık sahasına çıkmasıdır.

        enfusuhum (أَنفُسُهُمْ)

        nun-fe-sin (ن ف س) kökünden türeyen "nefs" isminin çoğulu "enfus" (nefisler/canlar) ve üçüncü çoğul şahıs "-hum" (onların) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Kendi nefisleri, bizzat kendi canları/ruhları" anlamına gelir. (Arapçada nefs kelimesi müennes kabul edildiği için bir önceki fiil "iştehet" dişil formda gelmiştir). İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "kan, can, ruh, varlığın asıl özü, kimlik ve dışarıya verilen ferahlatıcı soluk" olduğunu belirtir.

        Bu kelimenin cennet tasvirindeki psikolojik ve felsefi ağırlığını değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "nefs" kavramının insanın saf kimliğini temsil ettiğine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre yeryüzünde insan nefsi acılarla, yoksunluklarla ve imtihanlarla sürekli baskılanmış, törpülenmiş ve yara almıştır. Cennet, sadece bedenin doyurulduğu bir yer değil; o dünyada ezilmiş, yorulmuş ve hasret çekmiş olan asıl varoluşsal "özün/nefsin" (enfusuhum) en derin estetik ve ruhsal özlemlerinin şefkatle ve eksiksizce sarılıp doyurulduğu mutlak bir onarım (rehabilitasyon) makamıdır.

        hâlidûn (خَالِدُونَ)

        hı-lam-dal (خ ل د) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda ve cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. Ayetteki konumu (mübteda olan hum zamirinin haberi) gereği merfu formdadır. "Ebedi kalıcıdırlar, sonsuza dek orada devam edeceklerdir" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin bulunduğu yerde uzun süre sabit kalması, oradan hiç ayrılmaması ve yozlaşmadan/bozulmadan beka bulması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramının, varlığın zamanın yıpratıcı etkisinden, yaşlanmaktan ve tükenmekten koparak mutlak bir süreklilik içine girmesi olduğunu aktarır.

        Bu kapanış kelimesinin arzu (iştah) felsefesiyle kurduğu o muazzam ontolojik tezatlığı derinlemesine analiz eden Angelika Neuwirth, "hâlidûn" (ebedilerdir) sıfatının dünyevi hazlarla cennet hazları arasındaki o kesin ayrım çizgisi olduğuna dikkat çeker. Neuwirth'e göre yeryüzünde insanın herhangi bir şeye duyduğu "iştah/arzu" (meştehet), o şeye ulaşıldığı anda hızla sönmeye, tükenmeye ve zamanla bıkkınlığa (monotoniye) dönüşmeye mahkumdur. Dünyadaki haz fânidir. Ancak Kur'an ayeti "hâlidûn" diyerek, cennetteki bu doyumun zamanın aşındırıcı etkisine tabi olmadığını; arzunun tatmin edildikçe sönmediğini, nimetin tüketildikçe eksilmediğini ve o eşsiz varoluşsal hazzın hiçbir zaman sıradanlaşmadan "sonsuzluk boyutunda dondurularak" (hulûd) ebedileştirildiğini sarsılmaz bir varlık felsefesiyle mühürler. Ölüm ve tükeniş bitmiş, mutlak beka başlamıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X