Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 99. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 99. Ayet

    لَوْ كَانَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اٰلِهَةً مَا وَرَدُوهَاۜ وَكُلٌّ ف۪يهَا خَالِدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lev kâne hâulâ-i âliheten mâ veradûhâ(s) vekullun fîhâ ḣâlidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlar tanrı olsalardı cehenneme gitmezlerdi. Oysa hepsi orada ebedî kalacaklardır.”

      Onlar tanrı olsalardı cehenneme gitmezlerdi. Yani Allah’tan başka taptıkları zanları doğrultusunda tanrı olsalardı cehenneme gitmezlerdi.

      Eğer denilirse ki, onlar taptıkları tanrıların cehenneme gideceğini kabul etmiyorlar ki aksine bunu inkâr ediyorlar. O zaman yüce Allah “Onlar tann olsalardı cehenneme gitmezlerdi” meâlindeki beyanıyla onlara karşı nasıl delil getiriyor?

      Buna şöyle cevap verilir: Tanrılarının cehenneme gideceğini her ne kadar kabul etmeseler de Allah Teâlâ Kur ana dayanan bir delille onların cehenneme gideceğini ispat etmektedir. Netice olarak bu delil karşısında söyleyecek bir sözleri olamaz. Çünkü K uranın benzeri bir kitap getirmekten aciz kaldılar. Dolayısıyla kendilerine sunulan delil onları bağlar. Bunun sonucunda onlar sanki tanrılarının cehenneme gideceğini kabul etmiş gibi olurlar. Bu durum şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir; “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah’ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O’na götürüleceksiniz” Kâfirler ölümden sonra diriltileceklerini kabul etmemişlerdi. Fakat bir zamanlar ölü iken Allah Teâlâ’nm kendilerini dirilttiğini öğrendiklerine göre ölümden sonra diriltilmeyi kabul etmek ve bu delil karşısında susmak zorunda kalırlar. Tanrılarının cehenneme gideceğinden söz eden âyet de aynen böyledir. Delilin kendilerini bağlaması sebebiyle tanrılarının cehenneme gideceğini ikrar etmiş gibi olurlar. Oysa hepsi orada ebedî kalacaklardır. Bu cümlenin mânası açıktır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        lev (لَوْ)

        İmkansızlık (imtina) bildiren, geçmiş veya geniş zamana yönelik varsayımsal bir şart edatıdır; "şayet, eğer, farz edelim ki" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "lev" edatının Arapçada genellikle gerçekleşmesi ontolojik veya mantıksal olarak imkansız olan bir durumu varsaymak (faraziye) ve ardından o varsayımın ne kadar saçma sonuçlar doğuracağını göstermek için kullanıldığını belirtir.

        Bu edatın cümlenin başındaki mantıksal ve felsefi (retorik) işlevini değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "lev" kelimesinin Kur'an'daki en sarsıcı "reductio ad absurdum" (saçmaya indirgeme) argümanlarından birinin kapısını araladığına dikkat çeker. İlahi akıl, müşriklere doğrudan "Putlarınız tanrı değildir" demek yerine, onların kendi dogmalarını bir anlığına doğru kabul ederek ("Diyelim ki tanrıydılar") tartışmaya başlar ve edatın kurgusuyla o inancı kendi iç mantığıyla çürüterek yok eder.

        kâne (كَانَ)

        kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir; "olsaydı, idi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin varlık sahasına çıkması, mevcut olması ve bir durum üzere gerçekleşmesi" olduğunu belirtir. Şart edatından (lev) sonra geldiği için farazi bir varoluşu imler.

        hâulâi (هَٰؤُلَاءِ)

        Yakın nesneler veya şahıslar için kullanılan, cemi (çoğul) işaret zamiridir; "işte bunlar, şunlar" anlamına gelir.

        Bu zamirin ayetteki edebi ve psikolojik kullanımını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hâulâi" (bunlar) zamirinin Arapçada genellikle akıl sahibi varlıklar (insanlar/melekler) için kullanıldığını, akılsız nesneler (putlar) için çoğul akılsız zamirinin kullanılması gerektiğini belirtir. Öztürk'e göre Kur'an, müşriklerin kendi elleriyle yaptıkları o cansız heykellere "akıllı ve şuurlu varlıklar" gibi tapınmalarıyla alay etmek, onların bu trajikomik hezeyanını kendi dilleriyle yüzlerine vurmak için bilerek akıllı varlık zamirini (hâulâi/bunlar) kullanarak muazzam bir teolojik tahkir (aşağılama) ve ironi sanatı icra eder.

        âliheten (آلِهَةً)

        hemze-lam-he (أ ل ه) kökünden türeyen "ilâh" isminin cemi mükesser (kuralsız çoğul) ve ayetteki konumu (kâne'nin haberi) gereği mansub formudur. "İlahlar, tanrılar, mutlak otoriteler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "insanın korku, ihtiyaç veya hayranlık sebebiyle sığındığı, ibadet ve itaatle kendisine yöneldiği yüce varlık" olduğunu belirtir.

        Kelimenin kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında inceleyen Arthur Jeffery, "ilâh" kelimesinin (ve kökünün) İbranicedeki "Eloh/Elohim" ve Aramice/Süryanicedeki "Alaha" kelimeleriyle aynı kadim Sami havzasından beslendiğini ve en eski Sami panteonunda uluhiyeti (tanrısallığı) ifade eden en temel müşterek terim olduğunu tespit eder. Bu kelimenin müşrik aklındaki çoğul (âlihe) formunu değerlendiren Toshihiko Izutsu, paganizmin (şirkin) ontolojik yanılgısına dikkat çeker. Izutsu'ya göre "ilah" kelimesi özü gereği mutlak ve tek (vahid) bir otoriteyi gerektirirken, müşrik aklı kendi hevalarını ve çıkarlarını tatmin etmek için bu mutlak otoriteyi parçalamış ve "âlihe" (tanrılar) diyerek yeryüzünde felsefi bir kaos ve sahte bir uluhiyet pazarı inşa etmiştir.

        mâ (مَّا)

        Kendisinden sonra gelen mazi fiili olumsuzlaştıran nefy (olumsuzluk) edatıdır; "asla ...-mazlardı, -madılar" anlamına gelir. Şart cümlesinin (lev) cevap (ceza) kısmını başlatarak, varsayımın sonucunun şiddetle reddedildiğini gösterir.

        veradûhâ (وَرَدُوهَا)

        vav-ra-dal (و ر د) kökünden türeyen mazi, üçüncü çoğul şahıs "veradû" (vardılar) fiili ve "-hâ" (ona/cehenneme) muttasıl zamirinin birleşimidir. Olumsuzluk edatıyla birlikte "Ona varmazlardı, ona girmezlerdi, o ateşe dökülmezlerdi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "suya ulaşmak, susuzluğu gidermek için bir su kaynağına inmek ve oraya varmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vürûd kavramının aslen suya kavuşmayı ifade ettiğini, ancak cehenneme sürülmeyi betimlemek için ironik bir metafor olarak kullanıldığını aktarır.

        Bu fiilin bir önceki ayetteki "vâridûn" sıfatıyla kurduğu ontolojik mantık silsilesini derinlemesine analiz eden Dücane Cündioğlu ve Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin vurduğu o öldürücü felsefi darbeye dikkat çekerler. Kur'an, müşrik aklına dönerek o "reductio ad absurdum" argümanını (saçmaya indirgemeyi) tamamlar: "Eğer o taptığınız tahta ve taş parçaları gerçekten iddia ettiğiniz gibi kainatı yöneten ilahlar (âliheten) olsalardı, o ateşe odun olarak dökülmezlerdi (mâ veradûhâ)." İlahi akıl, uluhiyetin (tanrısallığın) en temel şartının "kendini koruyabilmek ve mutlak güç sahibi olmak" olduğunu hatırlatır. Kendini cehennem ateşine yakıt olmaktan bile koruyamayan, yanıp kül olan aciz bir nesnenin başkasına fayda sağlaması veya ilah olması ontolojik olarak imkansızdır.

        ve kullun (وَكُلٌّ)

        Bağlaç olan "vav" ile kef-lam-lam (ك ل ل) kökünden türeyen ve tenvin alan "küll" isminin birleşimidir. "Ve hepsi, onların tamamı, istisnasız her biri" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "dağınık parçaları bir araya getirip kapsamak, bütünü ihata etmek ve geride hiçbir istisna bırakmamak" olduğunu belirtir.

        Bu kelimenin (kullun) kıyamet sahnesindeki eskatolojik eşitleme (adalet) işlevini analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki muazzam ontolojik birleşmeye dikkat çeker. Aydar'a göre "hepsi" kelimesi, hem o sahte tanrıları (putları) hem de onlara dünyadayken secde eden o kibirli tapanları (müşrikleri) kapsar. Dünyadayken aralarında "tapan ve tapılan/efendi ve köle" hiyerarşisi varken; ahiretin o mutlak adaleti ve ateşi karşısında bu statülerin hepsi sıfırlanır. O sahte tanrılar da, onlara inananlar da cehennemin önünde aynı "hiçlikte" (kullun/hepsi) eşitlenerek o korkunç fırına sürülürler.

        fîhâ (فِيهَا)

        Zarfiyet (içindelik) bildiren "fî" harf-i ceri ve müennes tekil "-hâ" (onun) zamirinin birleşimidir. Zamir, dişil kabul edilen "cehennem" (veya nâr/ateş) kelimesine döner. "Onun içinde, o ateşin tam merkezinde" anlamına gelir. Azabın sadece yüzeysel bir temas değil, kişiyi her yönden yutan mekansal bir hapis olduğunu mühürler.

        hâlidûn (خَالِدُونَ)

        hı-lam-dal (خ ل د) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda ve cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. "Ebedi kalıcıdırlar, sonsuza dek oradan ayrılmayacaklardır" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin bulunduğu yerde uzun süre sabit kalması, oradan ayrılmaması ve bozulmaya/değişime uğramadan devam etmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramının, varlığın zamanın yıpratıcı etkisinden koparak sonsuz bir süreklilik (beka) içine girmesi olduğunu aktarır.

        Bu kapanış kelimesinin zaman felsefesini ve eskatolojik (ahirete dair) ağırlığını analiz eden Angelika Neuwirth, "hâlidûn" sıfatının Kur'an'ın zaman algısındaki o dondurucu ve sarsıcı kırılmaya dikkat çeker. Neuwirth'e göre dünyadaki eylemler, putlara tapınmalar ve günahlar, zamanın akışı içinde gerçekleşen "geçici" ritüellerdi. Ancak ilahi mahkemenin verdiği karar, geçici bir infaz değil, zamanın durduğu ve sonsuzluğun başladığı bir "hulûd" (ebediyet) kararıdır. Tapanlar ve tapılanlar, dünyada ürettikleri o geçici yalanın (şirkin) bedeli olarak, o yalanın cehennemin içinde dondurulup "sonsuzlaştığı" (hâlidûn) mutlak ve ebedi bir ontolojik zindana hapsedilmişlerdir. Ölümün öldüğü yerdir orası.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X