Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 97. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 97. Ayet

    وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَاِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا بَلْ كُنَّا ظَالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vakterabe-lva’du-lhakku fe-iżâ hiye şâḣisatun ebsâru-lleżîne keferû yâ veylenâ kad kunnâ fî ġafletin min hâżâ bel kunnâ zâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır; bir de bakarsın ki inkarcıların gözleri yerinden fırlamış! ‘Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz; daha da ötesi büsbütün zulme batmışız’ diye yakınmaktadırlar!”

      Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır. Âyetin başındaki “ikterabe” kelimesi şaşmaz söz gerçekleşti ve gerekli oldu demektir. Çünkü Allah Teâlâ “Vakit yaklaştı” ve “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı” meâlindeki beyanlarla daha önce onun yaklaştığını (zaten) haber vermişti. Tıpkı şu İlâhî beyanda behrtildiği gibi: “Muhakkak iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır”. Burada da “el-kurb” kelimesi yakınlık mânasında değil, gerekme (vücûb) anlamındadır. Birinci âyet de buna göre anlaşılır. Yani yaklaşma, gerekli oldu ve gerçekleşti demek olabilir. Söz konusu kelimenin “yakınlık” mânasında olması da mümkündür. Bu durumda onun gerekli oluşu ve gerçekleşmesi, bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış! meâlindeki cümle ile belirtilen olay gerçekleşince söz konusu olur. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda olduğu gibi: “O sadece onların işini bir güne erteliyor ki o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış” “çağrıcıya doğru koşarlar”

      Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz derler. Sanki kendi aralarında biz bu konuda gaflet içindeymişiz diye müzakere etmektedirler. Fakat gaflet içinde oldukları düşüncelerini düzeltmekte ve daha da ötesi büsbütün zulme batmışız diye yakınmaktadırlar! Haksızlık ettiklerini ve sapkınlık içinde olduklarını itiraf etmektedirler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve'kterabe (وَاقْتَرَبَ)

        Bağlaç olan "vav" ile kaf-ra-be (ق ر ب) kökünden ifti'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs "ikterabe" fiilinin birleşimidir. "Yaklaştı, iyice yaklaştı, kapıya dayandı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "uzaklığın (bu'd) tam zıttı olarak, bir şeyin diğerine bitişecek veya temas edecek kadar mesafeyi daraltması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kurb kavramının zaman ve mekân açısından yakınlığı ifade ettiğini; fiilin ifti'âl babında (ikterabe) gelmesinin ise bu yaklaşmadaki hızı, şiddeti ve muhatabın iradesinden bağımsız kaçınılmazlığı gösterdiğini aktarır.

        Bu fiilin içerdiği eskatolojik (kıyamete dair) şiddeti analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ikterabe" eylemindeki o aktif tehdide dikkat çeker. Öztürk'e göre kıyamet veya ilahi hesap anı, pasif bir şekilde beklenen bir zaman dilimi değildir. İfti'âl babının kattığı anlamla bu "yaklaşma", adeta yeryüzündeki insanın ensesine binen, durdurulamaz bir şekilde üzerine kapanan ve mesafeyi hızla sıfırlayan aktif, dehşetli ve kozmik bir "baskındır". Zaman, inkarcının aleyhine hızla daralmıştır.

        el-va'du (الْوَعْدُ)

        vav-ayn-dal (و ع د) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan mastar/isimdir. "Vaat, verilen söz, tehdit, gerçekleşeceği bildirilen olay" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "gelecekte kesin olarak gerçekleşecek olan iyiliğin veya kötülüğün haberi/sözleşmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vaad kelimesinin Arapçada hem müjde (hayır) hem de tehdit (şer/vaîd) için ortak kullanıldığını, ancak buradaki bağlamı gereği mutlak bir kozmik infazı ve hesabı imlediğini aktarır.

        Bu kavramın Kur'an'ın ontolojik kurgusundaki yerini değerlendiren Toshihiko Izutsu, "vaad" kelimesinin burada sıradan bir beşeri sözleşme olmadığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre Kur'an'ın eskatolojik sisteminde "vaad", Mutlak Otorite'nin (Allah'ın) yeryüzündeki tarihsel sürece müdahale edeceği o mutlak sonun, ertelenemez, iptal edilemez ve zamanı geldiğinde şaşmaz bir şekilde işleyecek olan "ilahi ve kozmik garantisidir".

        el-hakku (الْحَقُّ)

        ha-kaf-kaf (ح ق ق) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan isim/sıfattır; bir önceki kelimeyi (el-va'du) niteler. "Gerçek, mutlak doğru, gerçekleşmesi şüphe götürmeyen, haktır" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin sabit olması, sarsılmazlığı, mutlak gerçekliği ve batılın (yok olup gidenin) tam zıttı" olduğunu belirtir.

        Bu sıfatın "vaad" ismine eklenmesindeki o sarsıcı felsefi mühürü analiz eden Dücane Cündioğlu, "el-va'du'l-hakk" (gerçek vaat) tamlamasının insanın o hastalıklı psikolojisine vurulmuş devasa bir darbe olduğuna dikkat çeker. Cündioğlu'na göre insan aklı, ölümü ve kıyameti her zaman uzak, mecazi, efsanevi veya "bir ihtimal" (illüzyon) olarak algılama meylindedir. Kur'an, yaklaşan o dehşetli infaz anının yanına "hakk" (mutlak gerçek) sıfatını ekleyerek; bunun bir mitoloji veya korkutma taktiği olmadığını, yeryüzündeki mevcut fiziki gerçeklikten bile daha sabit, daha somut ve ontolojik olarak reddedilemez bir "gerçeklik" (hakk) olduğunu ilan eder.

        fe izâ (فَإِذَا)

        Bağlaç olan "fe" harfi ile anilik ve sürpriz bildiren "izâ" edatının birleşimidir. "Derken aniden, bir de ne göresin, o anda birdenbire" anlamına gelir.

        Bu edatın kurgusal (naratolojik) geçişteki şok edici işlevini değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki edatın Arapçada "izâ-yı fucâiyye" (sürpriz/anilik bildiren izâ) olarak adlandırıldığını aktarır. Ayet, kıyametin (vaad) usulca yaklaştığını bildirdikten hemen sonra, zamanın normal akışını bu edatla "aniden" yırtar. Okuyucuyu ve muhatabı, hiçbir hazırlık evresi sunmaksızın doğrudan o şok edici dehşet anının, o kozmik felç sahnesinin tam ortasına fırlatır.

        hiye (هِيَ)

        Arapçada üçüncü tekil şahıs müennes (dişil) zamirdir; "O" anlamına gelir. Gramatikal olarak kendinden sonra gelecek olan "ebsâr" (gözler) kelimesini işaret eder.

        Bu zamirin cümlede öne alınmasının (takdim) yarattığı psikolojik gerilimi analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "hiye" zamirinin buradaki kullanımının muazzam bir edebi sanat (damiru'ş-şân/durum zamiri) barındırdığına dikkat çeker. Ayet doğrudan "inkarcıların gözleri belerdi" demez; önce "O..." diyerek dramatik bir boşluk ve gerilim yaratır, dehşetin öznesini (gözleri) söylemeden önce bizzat o dondurucu "dehşet halinin" kendisini zihinlerde asılı bırakır.

        şâhisatun (شَاخِصَةٌ)

        şın-hı-sad (ش خ ص) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne/sıfat) formunda ve müennes (dişil) bir kelimedir. "Dikilmiş, donup kalmış, korkudan belermiş, kırpılmayan (göz)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin yükselmesi, yukarı dikilmesi; gözün korkudan veya şaşkınlıktan yuvalarından fırlayacakmış gibi açık kalması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şuhûs" kavramının, insanın karşılaştığı o devasa dehşet manzarası karşısında göz kapaklarının kilitlenmesi, bakışların tek bir noktaya sabitlenip hareketsizleşmesi (felç hali) olduğunu aktarır.

        Bu kelimenin ayette resmettiği o muazzam anatomik ve psikolojik paraliziyi (felç halini) derinlemesine analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "şâhisatun" (belermiş/donakalmış) kelimesinin eşsiz bir varoluşsal çöküş tasviri olduğuna dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre göz, insanın aklının, ruhunun ve idrakinin dış dünyaya açılan yegane penceresidir. Kıyametin (gerçek vaadin) koptuğu o an, dünyadayken gerçeği alaya alan o kibirli aklın "iflas ettiği", bedenin o sonsuz dehşet karşısında motor reflekslerini yitirerek mutlak bir şok içinde "donakaldığı" an'dır. Gözlerin belermesi, inkarcı zihnin hakikat karşısında uğradığı o ani ve tam beyin ölümünün fizyolojik bir tablosudur.

        ebsâru (أَبْصَارُ)

        be-sad-ra (ب ص ر) kökünden türeyen "basar" isminin cemi mükesser (kuralsız çoğul) ve merfu formudur. "Gözler, bakışlar, görme yetileri" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "görme organı, gözün algısı ve hakikati idrak eden zihinsel/kalbi kavrayış" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, basar kelimesinin hem fiziksel gözü hem de eşyanın ardındaki gerçeği gören o asıl "basireti" kapsadığını ifade eder.

        Bu kelimenin Kur'an'daki ironik eskatolojik ceza bağlamındaki yerini değerlendiren Toshihiko Izutsu, dünyadaki "körü körüne" yaşantı ile o anki "keskin bakış" (ebsâr) arasındaki teolojik zıtlığa dikkat çeker. Dünyadayken peygamberlerin uyarılarına, ilahi ayetlere ve evrenin hakikatine karşı kendi gözlerini kasten kapatan, manen "körü körüne" (basiretsizce) hareket eden inkarcılar; o şok anında ilahi adaletin bir tecellisi olarak, fiziksel gözlerini (ebsâr) en acımasız, en kaçınılmaz ve en korkunç gerçeğe sonuna kadar açmak (şâhisatun) zorunda kalırlar. Kapanan zihin, fal taşı gibi açılan gözle cezalandırılır.

        ellezîne (الَّذِينَ)

        Arapçada cemi müzekker (eril çoğul) isimleri nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "o kimseler ki, o şahıslar ki" anlamına gelir. O donakalmış gözlerin sahiplerini, kendinden sonra gelecek olan o ağır epistemolojik suça (küfür eylemine) bağlayan gramatikal bir mühürdür.

        keferû (كَفَرُوا)

        kef-fe-ra (ك ف ر) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiildir. "İnkar ettiler, gerçeğin üstünü örttüler, yok saydılar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, onu toprağın veya karanlığın altına kasten gizlemek" olduğunu belirtir. Çiftçiye tohumu toprağa gömdüğü (örttüğü) için dilde "kâfir" denilmesi bundandır. Râgıb el-İsfahânî, küfr kavramının Allah'ın nimetini, varlığını veya mutlak hakikati bilerek, inatla ve nankörce örtbas edip hiçe saymak olduğunu aktarır.

        Bu fiilin mazi (geçmiş zaman) kipiyle gelmesinin o andaki felsefi çaresizliğini analiz eden Dücane Cündioğlu, zaman kiplerindeki o sarsıcı kesinliğe dikkat çeker. Cündioğlu'na göre kıyamet koptuğunda onların eylemi (keferû) artık "geçmişte kalmış", tamamlanmış, dosyası kapanmış ve geri dönüşü olmayan bir "tarih" olmuştur. Onların dünyadaki o şuurlu, kibirli "hakikati örtbas etme" eylemleri bitmiş; şimdi, o yıllarca örttükleri gerçeğin tüm çıplaklığıyla gözlerine dikildiği (şâhisatun) mutlak bir infaz ve yüzleşme anı başlamıştır. Örtü yırtılmış, geriye sadece donakalmış gözler kalmıştır.

        yâ veylenâ (يَا وَيْلَنَا)

        Nida (seslenme) edatı "yâ", vav-ye-lam (و ي ل) kökünden türeyen "veyl" ismi ve birinci çoğul şahıs "-nâ" (bizim) zamirinin birleşimidir. "Eyvahlar olsun bize, yazıklar olsun bize, vay halimize" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "şiddetli acı, bela, felaket, onulmaz yıkım ve insanın kendi düşüşüne yaktığı feryat/ağıt" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, veyl kavramının, insanın içine düştüğü o kaçınılmaz, iğrenç ve korkunç azap karşısında kendi kendine beddua etmesi, kendi helakini (yok oluşunu) bizzat çağırması olduğunu aktarır.

        Bu feryadın kıyamet sahnelerindeki psikolojik (apokaliptik) yerini değerlendiren Angelika Neuwirth, "yâ veylenâ" nidasının Kur'an kurgusundaki en sarsıcı "gecikmiş uyanış" (anagnorisis) anı olduğuna dikkat çeker. Neuwirth'e göre o dehşet anında ilahi bir mahkeme kurulmasına, meleklerin onlara suçlarını okumasına veya dışarıdan bir yargılamaya bile gerek kalmaz. İnkarcı kitle, hakikatin (vaadin) o ezici gerçekliği karşısında kendi felaketlerini, kendi yıkımlarını bizzat kendi ağızlarından "eyvah bize" diyerek ilan ederler. Suçlu, kendi cezasını kendi çığlığıyla onaylar.

        kad (قَدْ)

        Mazi fiillerin başına gelerek eylemin gerçekleştiğini bildiren tahkik (kesinlik/pekiştirme) edatıdır. "Kesinlikle, doğrusu, hiç şüphesiz ki, gerçekten" anlamına gelir. İnkarcıların kendi suçlarını itiraf ederken kullandıkları bu edat, onların dünyadaki o umursamazlıklarının hiçbir hafifletici veya tesadüfi yanı olmadığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde (kad) kendi dilleriyle tescillemeleridir.

        kunnâ (كُنَّا)

        kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs bir fiildir. "Biz idik, biz ... halindeydik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin varlık sahasına çıkması, mevcut olması ve belli bir hal üzere bulunması" olduğunu belirtir.

        Bu fiilin içerdiği zaman felsefesini kelam ilmi bağlamında değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kunnâ" (biz idik) fiilinin dünyadaki geçici, anlık bir hatayı değil; bütün ömürlerine yayılan, yaşam tarzı haline gelen ve süreklilik (istimrâr) arz eden köklü bir "ontolojik durumu/karakteri" ifade ettiğini aktarır.

        fî gafletin (فِي غَفْلَةٍ)

        Zarfiyet (içindelik) bildiren "fî" harf-i ceri ve gayn-fe-lam (غ ف ل) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) "gaflet" isminin birleşimidir. "Bir aymazlığın içinde, umursamazlıkta, habersizlikte" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi terk etmek, umursamamak, açık bir delili gözden kaçırmak ve unutmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gaflet kavramının, insanın biyolojik olarak uyku halinde olmamasına rağmen; şehvet, kibir veya dünya meşgalesi yüzünden dikkatinin dağılması, uyarıcılara sağırlaşması ve asıl hakikati algılayamaması (idrak körlüğü) olduğunu aktarır.

        Bu tamlamanın oluşturduğu o muazzam psikolojik kapsülü analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, buradaki "fî" (içinde) zarfının edebi gücüne dikkat çeker. Kılıç'a göre inkarcılar "biz gaflettik" demezler; "fî gafletin" (gafletin tam içindeydik) derler. Onlar sadece bir anlık aymazlığa düşmekle kalmamışlar, adeta gafleti kendilerine sarsılmaz bir mekan edinmişler, dünya hayatını koca ve şeffaf bir "gaflet kapsülünün içinde" boğularak, gerçeğe ve vahye tamamen kör/sağır olarak tüketmişlerdir.

        min hâzâ (مِّنْ هَٰذَا)

        Ayrılma bildiren "min" (den/dan) edatı ve yakın nesneler/durumlar için kullanılan işaret zamiri "hâzâ" (bu) kelimesinin birleşimidir; "işte bundan, bu kıyamet gününden, şu başımıza gelen dehşetten" anlamına gelir. İnkarcıların o an gözleriyle gördükleri, donakaldıkları (şâhisatun) o korkunç eskatolojik gerçeği (kıyameti) işaret ederek "Biz işte tam da bundan habersizdik" şeklindeki o somut ve varoluşsal itirafı mühürler.

        bel (بَلْ)

        Önceki cümleyi geçersiz kılıp, ondan vazgeçerek çok daha kesin ve vurgulu yeni bir gerçeğe (hükme) geçişi sağlayan idrab edatıdır; "Bilakis, hayır öyle değil, asıl doğrusu şu ki" anlamına gelir.

        Bu kısacık edatın o infaz anındaki sarsıcı itiraf mekanizmasını derinlemesine analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), muazzam bir içsel hesaplaşmaya dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre inkarcılar önce "Biz bundan gafletteydik" diyerek, kendilerini cehaletin, bilgisizliğin ve aymazlığın arkasına saklamaya (hafifletici bir sebep veya mazeret bulmaya) yeltenirler. Ancak o kozmik mahkemenin ve hakikatin mutlak aydınlığı karşısında hiçbir yalan barınamayacağı için, kendi ürettikleri o mazereti derhal "bel" (Hayır, bilakis!) edatıyla yine kendileri yırtıp atarlar. Gaflet mazereti hükümsüz kalır, gerçeğin o en çıplak, en acımasız ve savunmasız hali devreye girer.

        kunnâ (كُنَّا)

        kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir. "Biz idik" anlamına gelir. "Bel" edatından sonra tekrar edilerek, o nihai itirafın ontolojik ağırlığını bir kez daha kendi boyunlarına bağlayan dilbilgisel bir mühürdür.

        zâlimîn (ظَالِمِينَ)

        zı-lam-mim (ظ ل م) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu (kâne'nin haberi) gereği mansub/mecrur formda gelen bir kelimedir. "Zalimler(dik), haksızlık edenler(dik), zulmedenler(dik)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "ışığın mutlak yokluğu (zulmet)" ve mecazen "bir şeyi asıl olması gereken yerden çıkarıp başka bir yere koymak, adaletten ve fıtrattan sapmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının, hakkın sınırlarını bilerek çiğnemek, ilahi adaleti kendi nefsi uğruna bozmak olduğunu aktarır.

        Bu kelimenin ayetin sonundaki o kesin ve felsefi ontolojik teşhisini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kapanışındaki kusursuz adalete dikkat çeker. Öztürk'e göre o belermiş gözlerin sahipleri, infaz anında "Biz gafillerdik" demekten vazgeçip "Biz zalimlerdik" itirafına ulaşırlar. Çünkü onlar aslında cehalet kurbanı değillerdi; kendilerine gelen peygamberlere, okunan ayetlere ve kainatın o devasa uyarılarına rağmen "kendi iradeleriyle" gerçeği reddetmiş, kibri seçmiş, fıtratı bozmuş ve bizzat kendi varoluşlarına "zulmetmiş" (zâlimîn) bilinçli faillerdi. İnfaz anında insanın kendi suçunu bu kadar dürüst ve çıplak bir şekilde itiraf etmesi, Kur'an'ın ilahi adalet terazisinde hiç kimseye haksızlık (zulüm) edilmediğini, cezanın bizzat insanın kendi ahlaki tercihinin mutlak sonucu olduğunu sarsılmaz bir felsefi dille tarihe kazır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X