Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 92. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 92. Ayet

    اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne hâżihi ummetukum ummeten vâhideten veenâ rabbukum fa’budûn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin Rabb’inizim. Şu halde bana kulluk edin (dedik).”

      Gerçekten bu, tekbir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir. Bazıları âyete “gerçekten bu fırkalara bölünmüş değil tek bir millet, tek bir şeriat, yani îslâm şeriatı olarak sizin milletinizdir, şeriatınızdır ve mezheplerinizdir” şeklinde bir mâna vermişlerdir. Bazıları ise aynı beyanı, gerçekten tek din olarak bu sizin dininizdir. Daha önce geçmiş ümmetlerin dini gibi birbirinden farklı dinler değildir diye açıklamışlardır. Âyetteki “ümmet” kelimesi, (millet, şeriat ve mezhep mânasına değil de) kastedilen, hedef edinilen mânasına da olabilir. Çünkü “ümem” kelimesi, insan topluluğu demektir ki o da herkesin yöneldiği bir şeydir. Âyetin bu ümmetin aynı din, ve aynı millet üzere olduğunu ve geçmiş ümmetler gibi farklı farklı ve dağınık olmadıklarını haber verme mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız” “O dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz” meâlindeki beyanlarda bu ümmete ihtilafa düşme yasağı getirmektedir. Allah Teâlâ bu ümmetin tefrikaya düşmediklerini haber vermekte ve öncekiler gibi ayrılığa düşmelerini yasaklamaktadır. Görmez misin ki ifadenin devamında şöyle buyurmuştur: “Ama insanlar kendi aralarında birliği paramparça ettiler” Bu ifadenin müslümanların işin başında birlik üzere olduklarını bize göstermektedir. Zeccâc der ki: Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir. Ama bu haktan ayrılmadıkları ve ona tâbi oldukları sürece böyledir. Buna karşılık ümmete bağlılıktan vazgeçtikleri ve ona tâbi olmayı bıraktıkları takdirde o ümmet tek bir ümmet değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ben de sizin Rabb’inizim. Şu halde bana kulluk edin” (dedik). AUah Teâlâ bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurmuştur: “Ben de sizin Rabb’inizim. Onun için yolumdan çıkmaktan sakının’”. yüce Allah’ın bu ifadeleri kullanmasınm sebebi, “ibadet”le “takvâ”nm aslında aynı şey olduğunun bilinmesidir. Çünkü “ittikâ”, kaçınılması gereken filler, ibadet ise yapılması gereken fiiUer demektir. Bir kimse kaçınması gereken bir fiilden kaçınırsa yapması gerekeni yapmış olur. Yapması gerekeni yapınca kaçınmak gereken fiilden kaçınmış olur. Tıpkı şu İlâhî beyanda behrtildiği gibi: “Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder”. Çünkü kıd namaz kılmakla hayâsızlıktan ve kötülükten kaçınmış olur. “Ben de sizin Rabb’inizim. Şu halde bana kulluk edin” meâlindeki beyanın -tevil âlimlerinin ifadesi doğrultusunda- beni birleyin mânasında olması da mümkündür. Çünkü yüce Allah bu ifadeyle Mekkelilere hitap etmektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        inne (إِنَّ)

        Pekiştirme ve mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki, gerçek şu ki) edatıdır.

        Bu edatın ayetteki cümlenin akışında (retorik) üstlendiği felsefi işlevi değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın sıradan bir dilbilgisi kuralından ibaret olmadığına dikkat çeker. Surenin başından beri Hz. İbrahim'den Hz. Meryem'e kadar birbirlerinden tamamen farklı devirlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı krizlerin (ateş, kurban, hastalık, tufan, fırtına) içinde yaşamış devasa bir peygamberler silsilesi anlatılmıştır. İnsan aklı bu kadar farklı profili birbirinden bağımsız figürler olarak algılamaya meyillidir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, bütün bu kıssaları bitirdikten hemen sonra "inne" (Şüphesiz ki...) edatıyla o dağınık görünen tarihsel şeritleri aniden tek bir noktada toplar ve verilecek olan o nihai, evrensel tevhidi hükmü hiçbir şüpheye yer bırakmayacak sarsılmaz bir mantıksal zemine (kesinliğe) oturtur.

        hâzihi (هَٰذِهِ)

        Yakın nesneler veya durumlar için kullanılan, müennes (dişil) işaret zamiridir; "işte bu, şu" anlamına gelir. Arapçada gayri akil (akılsız) çoğullar ve bazı soyut topluluk isimleri (ümmet gibi) müennes kabul edildiği için dişil formda gelmiştir.

        Bu işaret zamirinin neyi işaret ettiği konusundaki teolojik derinliği analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hâzihi" (bu) zamirinin burada müşahhas (somut) bir nesneyi göstermediğini belirtir. Öztürk'e göre bu işaret, doğrudan doğruya surenin başından beri ilmek ilmek dokunan o muazzam tevhid çizgisine, peygamberlerin ortak mesajına, onların putperestliğe karşı verdikleri amansız mücadeleye ve Allah karşısında sergiledikleri o "teslimiyet/sabır/huşu" ahlakının bütününe yönelik kapsayıcı ve özetleyici bir felsefi işarettir. "İşte bu sayılanların hepsi..." demektir.

        ummetukum (أُمَّتُكُمْ)

        hemze-mim-mim (أ م م) kökünden türeyen "ümmet" isminin, ikinci çoğul şahıs "-kum" (sizin) muttasıl zamiriyle birleşmiş halidir. "Sizin ümmetiniz, sizin inanç topluluğunuz, sizin dininiz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "öne geçmek, kendisine doğru yönelinen asıl hedef olmak ve dağınık unsurları etrafında toplayan merkez/kök" olduğunu belirtir. Ailede her şeyi toparlayan "anneye" (ümm) ve beyni saran ana zara (ümmü'r-re's) dilde bu ismin verilmesi bundandır. Râgıb el-İsfahânî, ümmet kavramının aynı din, aynı zaman, aynı dil veya aynı coğrafya etrafında iradi (kendi seçimiyle) veya mecburi olarak toplanan her türlü grubu karşıladığını; ancak bu ayette kelimenin doğrudan "din, inanç yolu ve şeriat" (millet/din) manasında kullanıldığını aktarır.

        Bu kavramın Kur'an'daki sosyolojik devrimini analiz eden Toshihiko Izutsu, "ümmet" kelimesinin burada oynadığı yıkıcı ve inşa edici role dikkat çeker. Izutsu'ya göre İslam öncesi (Cahiliye) Arap sosyolojisi, insanları sadece kan bağına, kabileye ve biyolojik kökene (asabiyet) göre gruplandırıyordu. Kur'an, o devasa peygamberleri (Musa, İsa, İbrahim) tek bir çatı altında toplayıp muhataplarına "İşte sizin ümmetiniz budur" diyerek; kabileci o sahte sınırları parçalar ve kan bağının yerine "inanç/tevhid bağını" merkeze alan evrensel, tarih üstü ve ideolojik bir "ümmet" konsepti inşa eder. İnsanın asıl ailesi (kavmi), aynı inancı paylaştığı bu peygamberler ordusudur.

        ummeten (أُمَّةً)

        Aynı kökten (hemze-mim-mim) gelen, nekre (belirsiz) ve mansub formda "ümmet" (topluluk/din) ismidir. Cümle içinde hal (durum) veya bedel konumunda olarak bir önceki kelimeyi pekiştirir.

        Bu kelimenin ayet içinde arka arkaya tekrarlanmasındaki ontolojik vurguyu değerlendiren Dücane Cündioğlu, "ummetukum ummeten" (sizin ümmetiniz, bir ümmet olarak) yapısındaki vurguya dikkat çeker. Cündioğlu'na göre bu gramatikal tekrar sıradan değildir; inancın yeryüzündeki parçalanmışlıklardan, tahrifattan ve mezhepçi bölünmelerden kurtarılıp yeniden kendi o saf, asıl ve ana/kök (ümm) doğasına döndürülmesinin dilsel bir operasyonudur. Din, insan aklının bölüp parçaladığı bir yapı değil, kök itibariyle yekparedir.

        vâhıdeten (وَاحِدَةً)

        vav-ha-dal (و ح د) kökünden türeyen, ism-i fâil/sıfat formunda ve dişil (müennes) bir kelimedir; "ümmet" ismini niteler. "Tek olan, bir olan, eşsiz ve bölünmez olan" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "parçalanmazlık, bölünmezlik, kesrete (çokluğa) düşmemek, bir şeyin kendi başına kalması ve ortak/ikinci kabul etmemesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Vahid kavramının ontolojik olarak ister sayısal ister niceliksel olsun, parçalara ayrılması imkansız olan mutlak birliği ifade ettiğini aktarır.

        Bu sıfatın (vâhıdeten) teolojik ve tarihsel reddiyesini analiz eden Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kelimeyle Geç Antik Çağ'ın o kaotik teolojik manzarasına doğrudan müdahale ettiğine dikkat çeker. Neuwirth'e göre o dönemde Yahudiler ve Hristiyanlar kendi peygamberlerini (Musa ve İsa'yı) birbirlerinden koparmış, dini adeta mülk edinerek birbirlerini tekfir eden düşman fırkalara bölünmüşlerdi. Kur'an, İbrahim'in, Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in dininin ayrı ayrı dinler olmadığını; hepsinin gövdesi bir, kaynağı bir ve rotası bir olan "tek/vâhıde" bir inanç çizgisi (İslam) olduğunu ilan ederek o dogmatik dinler çatışmasını temelinden çökertir.

        ve enâ (وَأَنَا)

        Bağlaç olan "vav" ile birinci tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamiri "enâ" (Ben) kelimesinin birleşimidir. "Ve Ben" anlamına gelir.

        Bu zamirin ayetteki kullanımını kelam ilmi bağlamında değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, peygamberlerin tek bir ümmet olduğunun (yatay düzlem) ilan edilmesinin hemen ardından cümlenin aniden "ve enâ" (Ve Ben) zamiriyle mutlak Yaratıcı'ya (dikey düzlem) geçişindeki o ilahi celale dikkat çeker. Allah'ın burada hiçbir aracı isim, sıfat veya vasıta kullanmaksızın doğrudan "Ben" zamiriyle konuşması; o tek dinin ve tek ümmetin asıl kurucusunun, sahibinin ve muhatabının sadece Yaratıcı'nın kendi zatı olduğunu mühürleyen sarsılmaz bir uluhiyet beyanıdır.

        rabbukum (رَبُّكُمْ)

        ra-be-be (ر ب ب) kökünden türeyen "rabb" ismi ve ikinci çoğul şahıs "-kum" (sizin) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sizin Rabbiniz, sizin asıl efendiniz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek, ona malik olmak ve onu kademe kademe koruyup gözeterek asıl kemal (olgunluk) noktasına ulaştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb isminin salt bir yaratıcılık (hâlıkıyet) değil, yaratılanları sevk ve idare eden, onları şefkatle varoluş gayesine doğru eğiten mutlak otorite olduğunu aktarır.

        Bu ismin ümmet kavramıyla girdiği ontolojik bütünlüğü analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin muazzam bir denge kurduğuna dikkat çeker. Kılıç'a göre yeryüzündeki tüm peygamberlerin ve onlara inananların mesajı ve ahlakı bir bütün (ümmeten vâhıdeten) olduğu gibi; o peygamberleri gönderen, terbiye eden, hastalıkta onlara şifa veren, kriz anında onları kurtaran o kudretin/otoritenin de (rabbukum) "tek bir kaynak" olduğu mühürlenir. Din bir, peygamberlerin misyonu bir ve tapınılacak makam (Rabb) birdir.

        fa'budûn(i) (فَاعْبُدُونِ)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi, ayn-be-dal (ع ب د) kökünden türeyen emir, ikinci çoğul şahıs "u'budû" (kulluk edin) fiili ve kaynaştırma nun'u (nûn-ı vikâye) ile birleşmiş halidir. Fiilin sonundaki birinci tekil şahıs "-î" (bana) zamiri, ayet sonu ahengi (fasıla) sebebiyle düşmüş, ancak esre (kesra) harekesi o zamirin varlığına işaret etmek üzere korunmuştur. "O halde sadece bana kulluk edin, ibadeti sadece bana tahsis edin" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, yumuşamak ve mutlak bir zillet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ibadet kavramının saygı ve boyun eğişin ulaştığı o en son ve nihai nokta olduğunu ifade eder.

        Bu fiilin ayetin ve kıssalar silsilesinin sonundaki felsefi ağırlığını derinlemesine analiz eden Toshihiko Izutsu ve Dücane Cündioğlu, "fa" (o halde/böyle olunca) bağlacının önemine dikkat çekerler. Izutsu'ya göre Kur'an, İbrahim'in ateşini, Nuh'un tufanını, Davud'un dağlarını, Eyyûb'un hastalığını ve Meryem'in iffetini sıradan bir tarih kitabı gibi anlatmamıştır. Tüm o mucizelerin, direnişlerin ve ilahi kurtuluşların rasyonel tek bir hedefi vardır ve ayet "fa" (o halde) diyerek insanlıktan beklenen o nihai eylemi/sonucu açıklar. Cündioğlu ise düşmüş olan "-î" (bana) zamirindeki ihlas (tahsis) sanatını vurgular. Madem din tektir, madem peygamberlerin hepsi aynı şeyi söylemiştir ve madem sizin tek Rabbiniz "Ben"im; "fa'budûn" (O halde başkasına değil, şirke bulaşmadan sarsılmaz bir şekilde sadece Bana kulluk edin) emriyle insanın yeryüzündeki varoluşsal rotası, kibrin yok edilip mutlak teslimiyetin (ibadetin) seçildiği bu tek eyleme kilitlenir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X