وَالَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 91. Ayet
Daralt
X
-
“İffetini korumuş olan kadını da an! Ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir işaret kıldık.”
Hz. Meryem Kıssası
İffetini korumuş olan kadını da an! “Ahsanat fercehâ” cinsel organını zinadan korudu, iffetli oldu demektir. Ona ruhumuzdan üfledik. Müfessirler şöyle demiştir: Cebrâil Meryem’e geldi ve göğsüne ya da cinsel organına üfledi. Ancak âyet-i kerîmede böyle denilmemektedir. Bu yüzden elde kesin bir delil olmadıkça bir şey söylemek caiz değildir Fakat Ona ruhumuzdan üfledik meâlindeki beyan “Ona ruhumdan ü£ledim” beyanı gibidir. Bu ifadenin mânası “îsâ’yı orada ruhumdan yarattım” demek olur. Çünkü hiç kimse oraya üfürmeden, yani Cebrail’in üfürmesinden söz etmiyor. Netice olarak Ona ruhumuzdan üfledik meâlindeki beyan, onu Meryem’de ruhumuzdan yarattık demek olur. En doğrusunu Allah bilir.
Onu ve oğlunu cümle âlem için bir işaret kıldık. Allah Teâlâ Meryem ve oğlunun âlem için tek bir işaret olduğundan söz etmektedir. Çünkü Meryem kocasız doğurmuş, îsâ da babasız dünyaya gelmiştir. Bu da tek bir işaret olur. Çünkü Meryem, oğlunu kocası olmadığı halde doğurmuş olduğuna göre îsâ da babasız doğmuş olur ve dolayısıyla bu tek bir mûcize olur. Hz. Meryem’deki mûcizelik, “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün yaptı” meâHndeki beyanda behrtilen husustur. Melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün yaptı. îsâ’nın mûcizesi ise beşikte iken yaptığı şu konuşması anında ortaya çıkmıştır: “Ben Allah’ın kuluyum. O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı”.
Ebû Avsece âyetin metninde geçen “ahsanet” fiilinin iffetini korudu mânasına geldiğini belirtir ve Arapça’da “imraetün hasânun” tabirinin iffeth kadın demek olduğunu ifade eder. “Muhsanetün” iffeti kocası tarafından korunmuş kadın, “imraetün hâsmun” ve “nisvetün hâsmâtün ve havâsınu” deyimleri olduğunu ve bunların “iffetli kadınlar” anlamına geldiğini ifade eder. Ebû Avsece (son olarak bu kökten türeme olan) “el-hısânu” kelimesinin erkek at anlamına geldiğini ve “husnun” kehmesinin de bunun çoğulu olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
-
ve'lletî (وَالَّتِي)
Bağlaç olan "vav" ile Arapçada müennes (dişil) tekil isimleri nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatının birleşimidir; "o kadın ki, ve o ... olan" anlamına gelir. Ayette isim (Meryem) açıkça zikredilmemiş, doğrudan bu işaret zamiriyle ona atıf yapılmıştır.
Bu edatın kurgusal (naratolojik) geçişteki edebi işlevini değerlendiren Angelika Neuwirth, önceki ayetlerde peygamberlerin kendi özel isimleriyle (Eyyûb, İsmail, İdris, Yunus, Zekeriya) sayılırken, aniden isimsiz bir şekilde "ve'lletî" (ve o kadın ki) diyerek Meryem'e geçilmesindeki o muazzam sıçramaya dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an, Meryem'in ismini gizleyip onu doğrudan sıfatıyla/eylemiyle öne çıkararak; şahsından ziyade onun o eşsiz, tek başına ve devasa "ahlaki/biyolojik durumunu" (iffetini) teolojik merkeze alır. O, isminden önce o eşsiz eylemiyle (iffetiyle) tanınan kadındır.
ahsanet (أَحْصَنَتْ)
ha-sad-nun (ح ص ن) kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs (dişil) bir fiildir. "Korudu, sarsılmaz kıldı, kale gibi sağlam tuttu" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi güvence altına almak, etrafına aşılmaz duvarlar örmek, muhafaza etmek" olduğunu belirtir. Dilde düşmanın aşamayacağı, içine sızılamayan sağlam kalelere "hısn" denilmesi bu yüzdendir. Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" (if'âl babı) eyleminin, kişinin iffetini korurken bedenini ve ruhunu dışarıdan gelecek her türlü harama, kötülüğe ve iftiraya karşı sarsılmaz bir "kale" (hısn) içine alması olduğunu aktarır.
Bu eylemin ahlaki dinamizmini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ahsanet" (kaleleşti) kelimesinin pasif ve içe kapanık bir namus anlayışını değil; mutlak bir iradeyi, aktif bir direnişi ve yozlaşmış dış dünyaya karşı bedeni ve ruhu şuurlu bir şekilde "muhafaza/müdafaa etme" felsefesini resmettiğine dikkat çeker. Meryem, o zorlu sosyoloji içinde sadece çekingen bir kız değil, iffetini kendi ahlaki iradesiyle tahkim etmiş sarsılmaz bir "kaledir".
fercehâ (فَرْجَهَا)
fe-ra-cim (ف ر ج) kökünden türeyen "ferc" ismi ve üçüncü tekil şahıs "-hâ" (onun) muttasıl zamirinin birleşimidir; "kendi iffet bölgesini, namusunu" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "iki şey arasındaki açıklık, yarık ve kapalı bir şeyin açılıp genişlemesi" olduğunu belirtir.
Bu anatomik ve ahlaki kelimenin ayetteki cesur kullanımını değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ferc" kelimesinin Kur'an'daki ontolojik gerçekçiliğine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, Meryem'in o eşsiz temizliğini soyut ve bulutlu bir felsefeyle değil; insanın en somut, en fiziksel/biyolojik sınırlarına inerek ifade eder. O bedensel kalede (ihsan), hiçbir haramın sızamayacağı o mutlak biyolojik saflık, tarihin en büyük mucizesine "mekan" olabilmek için bizzat Meryem'in kendi iradesiyle mühürlenmiştir.
fe nefahnâ (فَنَفَخْنَا)
Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi, nun-fe-hı (ن ف خ) kökünden türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "nefahnâ" (Biz üfledik) fiiliyle birleşmiştir. "Bunun üzerine derhal üfledik, soluk verdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "rüzgarın esmesi, nefesin ağızdan şiddetle çıkması ve bir boşluğun/nesnenin havayla (görünmez bir güçle) doldurulması" olduğunu belirtir.
Bu fiilin içerdiği ontolojik müdahaleyi analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin azamet çoğuluyla (Biz) ve baştaki "fe" (anında/hemen ardından) edatıyla gelmesine dikkat çeker. Öztürk'e göre Meryem'in o mutlak iffet kalesine (ahsanet), yeryüzünden hiçbir beşeri unsurun (erkeğin) girmesine izin verilmemiştir. İsa'nın hayatı, yatay bir nedensellikle (biyolojik döllenmeyle) değil; doğrudan doğruya aşkın otoritenin "fe nefahnâ" (Biz üfledik) eylemiyle, o kalenin içine "dikey" ve anlık bir müdahalesiyle var edilmiştir.
fîhâ (فِيهَا)
Zarfiyet ve içindelik bildiren "fî" harf-i ceri ve müennes tekil "-hâ" (ona/onun içine) zamirinin birleşimidir. Zamir, Meryem'e (onun bedenine/rahmine) döner.
Bu edatın uzamsal (mekansal) metaforunu değerlendiren Toshihiko Izutsu, "fî" (içine) kelimesinin teolojik sarsıcılığına dikkat çeker. İlahi eylem uzaktan bir "Ol" (Kün) emri olmanın ötesine geçerek; Meryem'in o somut biyolojik kalesinin (bedeninin) tam "içine" yerleşen, metafizik bir soluğun fiziksel ve karanlık bir uzamda (fîhâ) can bulmasını (bedenlenmesini) belgeleyen en kritik mekansal sabitleyicidir.
min rûhınâ (مِن رُّوحِنَا)
Ayrılma ve başlangıç (mebde) bildiren "min" (den/dan) edatı, ra-vav-ha (ر و ح) kökünden türeyen "rûh" ismi ve birinci çoğul şahıs "-nâ" (bizim) zamirinin birleşimidir; "kendi ruhumuzdan, Bizim ruhumuzdan" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "genişlik, ferahlık, esmek, nefes almak ve maddeye hayatiyet (can) veren o görünmez güç" olduğunu belirtir.
Bu tamlamanın Hristiyan dogması ve kelam ilmi bağlamındaki teolojik sınırlarını (tenzih) çok sert bir şekilde çizen Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Bizim ruhumuzdan" (rûhınâ) izafetinin (isim tamlamasının) Hristiyanlıktaki inkarnasyon (Tanrı'nın bedene girmesi/İsa'nın ilah olması) inancını kesinlikle reddettiğini vurgular. Arapçada bu yapı "izafet-i teşrifiye"dir (şereflendirme ve aidiyet tamlaması); tıpkı "Beytullah" (Allah'ın evi) denildiğinde Allah'ın orada fiziksel olarak oturduğunun kastedilmediği gibi, "Ruhumuzdan" denildiğinde de Allah'ın kendi zatından bir parçanın Meryem'e geçtiği kastedilmez. O ruh, Allah'ın yarattığı, emrinde olan ve İsa'ya hayat vermek için gönderdiği (Cebrail vasıtasıyla üflenen) "temiz, özel ve ilahi bir can/hayat cevheridir".
Bu kavramın insan aklını aşan ontolojisini değerlendiren Dücane Cündioğlu, "rûhınâ" kelimesinin yaşamın o karanlık sırrını faş ettiğine dikkat çeker. Hayat, sadece iki hücrenin birleşmesiyle oluşan mekanik bir kimya değildir; asıl can, doğrudan Yaratıcı'nın katından gelen o metafizik "nefes/ruh" olmadan yeryüzündeki hiçbir bedende ateşe (hayata) dönüşemez. Meryem'in rahminde salt biyoloji devreden çıkarılmış, hayatın o en saf ruhsal kökeni yeryüzüne doğrudan (min) indirilmiştir.
ve ce'alnâhâ (وَجَعَلْنَاهَا)
Bağlaç "vav", cim-ayn-lam (ج ع ل) kökünden türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "ce'alnâ" (Biz kıldık/yaptık) fiili ve "-hâ" (onu / Meryem'i) zamirinin birleşimidir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "halihazırda var olan bir nesneyi veya kişiyi alıp, ona yepyeni bir form, makam, işlev veya statü kazandırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" eyleminin insanın doğasına veya toplumsal konumuna yönelik ilahi bir rütbe, bir ontolojik statü atama manasını taşıdığını aktarır.
ve'bnehâ (وَابْنَهَا)
Bağlaç olan "vav", be-nun-vav (ب ن و) kökünden türeyen "ibn" (oğul) kelimesi ve "-hâ" (onun) zamirinin birleşimidir; "ve onun oğlunu" anlamına gelir.
Kelimenin kökenbilimini inceleyen Arthur Jeffery, "ibn" (oğul) kelimesinin kadim Sami dillerindeki köklerine, bir soyun "inşası/yapılandırılması" (bana) köküne uzandığını belirtir. Bu kelimenin teolojik bir mühür (reddiye) olarak kullanımını analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ibnehâ" (Meryem'in oğlu) tamlamasındaki o muazzam anti-teze dikkat çeker. Kur'an, Hristiyanlığın o temel "İbnullah" (Allah'ın oğlu) dogmasını kökünden yıkarak; İsa peygamberi ontolojik olarak hiçbir ilahi payeye ortak etmeden, onu doğrudan doğruya ve sadece "Meryem'in oğlu" statüsüne kilitler. O, Allah'ın değil, iffetli bir beşerin (kadının) inşası ve çocuğudur.
âyeten (آيَةً)
hemze-ye-ye (أ ي ي) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ve mansub formda gelen bir isimdir. "Bir ayet, bir mucize, mutlak bir işaret/delil" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeye delalet eden, onu açıkça gösteren işaret, iz ve nişan" olduğunu belirtir.
Bu kelimenin ayette "tekil" (âyeten) gelmesindeki o eşsiz felsefi zarafeti analiz eden Toshihiko Izutsu, gramatikal yapıya dikkat çeker. Ayette iki ayrı kişiden ("Meryem ve oğlu") bahsedilmesine rağmen, Kur'an "âyeteyn" (iki ayrı ayet) dememiş, ikisini birden tek bir "âyeten" (tek bir mucize/ayet) olarak kılmıştır. Izutsu'ya göre, İsa'nın babasız doğumu Meryem'siz düşünülemez; Meryem'in iffeti ve hamileliği de İsa'sız anlaşılamaz. Meryem ve İsa iki ayrı mucize değil, birbiri içinde erimiş, birbirini doğrulayan ve insanlık tarihine tek parça (âyeten) olarak indirilmiş "bölünemez bir ilahi delil" kompozisyonudur.
lil âlemîn (لِّلْعَالَمِينَ)
Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden türeyen "âlem" isminin cemi müzekker (eril çoğul), mecrur formu olan "âlemîn" kelimesinin birleşimidir; "alemler için, tüm varlıklar/insanlar için" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alameti ve hakikati kavramak" olduğunu belirtir. Alem kelimesi, Yaratıcısına işaret eden, O'nun varlığına delalet eden her şeye verilen isimdir.
Bu kapanış kelimesinin teolojik ve evrensel vizyonunu değerlendiren Dücane Cündioğlu, Meryem ve İsa kıssasının yerel bir din tarihinden nasıl evrensel bir ontolojiye sıçradığına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre İsa'nın doğumu, sadece İsrailoğullarına gönderilmiş yerel bir mesaj veya bir Yahudi mezhebinin hikayesi değildir. Kur'an, o iffetli kadını ve babasız oğlunu "lil âlemîn" (bütün alemler için) diyerek tarihin zirvesine diker. Bu, Allah'ın kendi koyduğu biyolojik yasalara ve nedenselliğe (sebep-sonuç ilişkisine) mahkum olmadığını, O'nun iradesinin her türlü doğa yasasının üstünde olduğunu kıyamete kadar gelecek tüm zamanlara, tüm ırklara ve tüm kainata (alemlere) haykıran o mutlak ve evrensel manifestodur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla