وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِباً فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 87. Ayet
Daralt
X
-
87. “Zünnûn’u da (Yûnus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!’ diyerek yalvardı.”
88. “Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız.”
Zünnûn Kıssası
Bazıları Zünnûn onun isimlerinden biriydi derken, bazıları da yüce Allah’ın ona Zünnûn ismini vermesi “nûn”un, yani balığın karnında bulunmasından dolayıdır demişlerdir. Bu durumda Zünnûn balık sahibi demek olur. Zünnûn iki farklı isimle isimlendirilmiştir. Birincisi kendisine verilmiş olan ismi diğeri de yaptığı bir fiil ve kendisinde bulunan bir özellik dikkate alınarak verilmiş isimdir. Bu isimlendirme Hz. îsâ’ya bir keresinde îsâ, diğerinde de Mesîh denilmesine benzer. Bu isimlerden biri kendisine doğduğunda verilmiş olan isim, diğeri de yaptığı fiilden kaynaklanan bir isimdir. îsâ (a.s.) hastalara ve ölülere dokunuyor ve onlar iyileşiyorlardı. Zülkifl de aynen böyleydi. iki ismi vardı. Birisi doğduğunda kendisine verilen isim, diğeri ise belirttiğimiz gibi yaptığı fiilden yola çıkılarak verilen isimdi. En doğrusunu Allah bilir.
Hani öfkeli bir halde geçip gitmişti. Öfke konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları öfkeli bir halde ibaresini Rabb’ine öfkeli bir halde diye tefsir etmişler bunu da onun adına üzüntülü bir halde, diye açıklamışlardır. Devamla şöyle demişlerdir: Zünnûn kavminin iman edeceğinden ümidini kestiği için Allah Teâlâ’nm onları helak etmesini istiyordu, kavminin inadı ve dik kafalılığı had safhaya ulaşmıştı, Zünnûn da üzüntülü bir şekilde aralarından çıkıp gitmişti demişlerdir. Bazıları ise öfkeli bir halde ifadesine, hükümdara öfkeli bir halde anlamı vermişlerdir. Olay şöyle olmuştu; Zünnûn un kavmini düşmanlan esir almıştı. Allah Teâlâ onlara vahyetmiş ve şöyle demişti: “Düşmanınız sizi esir aldığı ya da başınıza bir musibet geldiği zaman bana dua edin! Bana dua ederseniz duanıza karşılık veririm.” Ama onlar esir alınınca bir süre yüce Allah’a dua etmeyi unuttular. Ceza günleri geçip de afiyette oldukları günler gelince Allah Teâlâ İsrâiloğulları’ndan bir peygamberine “güçlü ve güvenilir bir adam gönderin, ben kavminizi esir alan düşmanların kalplerine onları salıverin diye bir duygu salacağım” diye vahyeder. -Hikâye uzundur ama biz kısaca aktaracağız- Hükümdarları Yûnus’u, esirleri düşmanların eUnden kurtarması için gönderir. Yûnus (a.s.) yola çıkar ve istişarede bulunur. Ancak hükümdar kendisine katı davrandığı için ona öfkelenir. “Hükümdara öfkeli bir halde” deyiminin mânası budur. Çünkü hükümdar Yûnusa (a.s.) o düşmanlara çıkma emri vermişti. Bazıları da öfkeli bir halde deyimini kavmine öfkeli bir halde şeklinde yorumlamışlardır. Zünnûn’un kavmine öfkelenmesi de birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi; Zünnûn kavminin iman etmelerinden ümit kesince onlara bir tuzak kurmak için yanlarından çıkıp gitmişti. Çünkü Allah Teâlanm onlar hakkındaki âdetine göre bir peygamber aralarından çıkıp gitti mi başlarına azap gelirdi. Zünnûn azaptan korksunlar da iman etsinler diye aralarından çıkıp gitmişti. İkincisi: Zünnûn kendisini öldürmesinler diye canının derdine düştüğü için aralarından çıkıp gitmiştir. Çünkü kavmi onu öldürmeyi düşünmüştü. O da kendini öldürmesinler diye canının derdine düşerek oradan çıkıp gitmişti. Nitekim Kureyş Hz. Peygamber’i katletmeye karar verince Resûl-i Ekrem aralarından çıkıp gitmişti. Fakat Resûlullah (a.s.) yüce Allah’ın izniyle, Zünnûn ise izin almadan çıkmıştı. Üçüncüsü: Zünnûn kavmi inatta ve dik kafalılıkta had safhaya ulaşıp da imanlarından ümitsizliğe düşünce kendini tamamıyla yüce Allah’a ibadete vermek için aralarından çıkıp gitmişti. Çünkü o, Rabb’ine iman etmekle yükümlüydü. Kavmini de buna davet etti. Onların imanlarından ümidini kesince belirttiğimiz gibi Rabb’inden izin almaksızın aralarından çıkıp gitti. Bu çıkışı hem kendisine ve hem de kavmine faydalı olsa da izinsiz çıktığı için azarlandı. En doğrusunu Allah bilir.
Bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Kavminin yanından çıkıp gidince bizim kendisini sıkmayacağımızı, darlık ve sıkıntı üe imtihan etmeyeceğimizi zannetmişti. Âyette geçen “nakdirü” fiili “sıkıştırma” anlammadır. Arapça’da “fülânun makdûrun aleyhi ve mukterun” denilir ki mânası “sıkıştırılmış” demektir. Bu beyandaki fiil, “Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır” meâlindeki beyanda geçen “yakdiru” fiili gibidir. Bu fiil de daraltır, sıkıştırır demektir, “onu imtihan edip rızkını daralttığında” meâlindeki beyanında geçen “kadera” fiili de aynı anlamdadır. Yani rızkını daralttı, demektir.
Sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı. Âyette geçen karanlıklar için üç karanlığın içinde yalvardı demişledir. Bunlar gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın karnının karanlığıdır. Bazıları da Zünnûnu yutan balığı da bir başka balık yutmuştu. Dolayısıyla o bir balığın karnında ve bir başka balığın karnında idi, bir de gecenin karanlığı söz konusu idi demişlerdir. Zünnûn bu karanlıklara düşünce Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım! demiştir. Rabb’ini birleyip ve O’nu hakkında söylenen her türlü yakışıksız şeylerden tenzih etmiş, sonra da hatasını, günahını itiraf etmiş ve “Gerçekten ben kötü işler yapmışım” demiştir. Allah Teâlâ onun duasını işitmiş ve tövbesini kabul etmiş sonra da duyduğu gam ve kederi gidermiştir. Çünkü yüce Allah bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık demekte ardından da işte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız diyerek onları kurtardığını haber vermektedir. Netice olarak Allah Teâlâ’nm musibet ve darlık vererek imtihan ettiği bir kimse, Hz. Yûnusun ettiği gibi bir dua ederse Cenâb-ı Hakk’m sıkıntılarını gidereceği umulur. Çünkü O, işte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız demektedir. Bu doğrultuda Hz. Peygamberin “Kim Zünnûn un duasını yaparsa o duası kabul edilir” dediği rivayet edilir.
Ayrıca bazıları şöyle demiştir: Zünnûn bu [duayı] yeryüzünden almıştır. [Çünkü] denizin dibine inince [bunu o dipten duymuş] ve okumuştur. Bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: Zünnûn salih ve ibadete düşkün biriydi. Balığın karnına girmeden önce kendisini buna alıştırmıştı. Balığın karnına girince daha önce okuduğu duayı okuyordu. Okuduğu dualardan biri şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “Eğer o, Allah’ın şanını yüceltenlerden olmasaydı kıyâmete kadar balığın karnında kalacaktı”. Bazıları da Zünnûn bundan önce Allah’ın şanını yüceltenlerdendi. Yoksa âyette belirtilen süreye (kıyâmete) kadar balığın karnında kalırdı demişlerdir. Bazıları da Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım! dememiş olsaydı balığın karnında kalırdı. Bu tevile göre O, Allah’ın şanını yüceltenlerden idi meâlindeki beyanın mânası şöyle olur; Bu duayı söylemekle onlardan oldu. Ancak birinci tevil daha ağır basmaktadır.
Öte yandan Onu sıkıntıdan kurtardık meâlindeki beyanın mânası hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir; Burada sözü edilen ve sıkıntı anlamına gelen “ğam” kelimesi, Allah Teâlanın onu balığın karnında ve denizde dar mekânla imtihan etmesi demektir, önce imtihan etmiş, sonra da kurtarmıştır. Fakat yüce Allah’ın onu aralarından çıkmasına sebep olan gamdan ve sıkıntıdan kurtarmış olması da mümkündür.
Müfessirlerin, Yûnus (a.s.) balığın karnında kırk gün veya üç gün ya da buna benzer bir süre kalmıştır tarzında süre ile ilgili olarak beyan ettikleri ifadelerin doğruluğu ancak vahiy ile bilinir. Bu konuda eğer vahiy varsa kabul edilir. Aksi takdirde bu sürenin ne kadar olduğunu öğrenmeye hiç de ihtiyacımız yoktur.
İbn Kuteybe “zünnûn” kelimesinin balık sahibi ve “nün” kelimesinin de balık anlamına geldiğini söylemiştir. Ebû Avsece şöyle demiştir: Hz. Yûnusa “zünnûn” denilmiştir, çünkü balık onu yutmuştur, “nûn” balık demektir, “nînân onun çoğuludur. İbn Kuteybe “fe zanne en len nakdira aleyhi” âyetini, onu sıkıştıramayacağımızı zannetmişti diye açıklamıştır. İbn Kuteybe kelimenin “fülânun makdûrun aleyh” şeklindeki kullanımının bulunduğunu ve “filana daraltılmıştır” mânasını ifade ettiğini belirtir. Daha sonra “fe kadara aleyhi rizkahu” âyetindeki “kadera” fiili ile “yebsutu’r-rizka limen yeşâu ve yakdiru” âyetindeki “yakdiru” fiilinin de aynı şeküde “daralttı” anlamını ifade etmek suretiyle aynı olduğunu belirtir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve ze'n-nûni (وَذَا النُّونِ)
Bağlaç olan "vav", esma-i hamseden (beş isimden) olan ve sahiplik bildiren "zâ" (sahibi) kelimesi ile, nun-vav-nun (ن و ن) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "nûn" isminin oluşturduğu bir isim tamlamasıdır. "Balık sahibi, balıklı kişi" anlamına gelir. Kur'an terminolojisinde Yunus peygamberi niteleyen bir lakaptır. İbn Fâris, "nûn" kökünün sözlükte doğrudan büyük deniz canlısı (balık) ve mürekkep hokkası anlamlarına geldiğini belirtir.
Sözcüğün kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça olmadığını; Aramice ve Süryanicedeki "nuna" (balık) kelimesinden Arapçaya geçmiş (muarreb) kadim bir Sami terimi olduğunu tespit eder. Bu lakabın ayetteki kullanımını değerlendiren Angelika Neuwirth, Kur'an'ın Yunus peygamberin kendi ismini (Yunus) kullanmak yerine "ze'n-nûn" (balık sahibi) unvanını tercih etmesindeki edebi kurguya dikkat çeker. Neuwirth'e göre bu tercih, okuyucunun zihnini anında o eşsiz ve travmatik tecrübeye (balık tarafından yutulma hadisesine) kilitlemek ve kıssanın asıl vurgusu olan o karanlık ve boğucu tecrit (izolasyon) haline doğrudan bir giriş yapmak içindir.
iz (إِذْ)
Zaman zarfı olan ve geçmiş zamana ait spesifik bir anı bildiren edattır; "o vakit, hani, ...-dığı zaman" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "iz" edatının muhatabın dikkatini tarihteki çok kritik bir kırılma noktasına (Yunus'un öfkeyle şehri terk ettiği o ana) çekmek ve o psikolojik kopuşu adeta şu an yaşanıyormuş gibi (ihzar) göz önünde canlandırmak işlevi gördüğünü aktarır.
zehebe (ذَهَبَ)
zel-he-be (ذ ه ب) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiildir. "Gitti, ayrıldı, terk edip uzaklaştı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin bulunduğu yerden ayrılıp başka bir yöne doğru ilerlemesi ve gözden kaybolması" olduğunu belirtir. Altına (zeheb) da elden ele hızlıca geçip gittiği için bu ismin verildiği ifade edilir.
mugâdıben (مُغَاضِبًا)
gayn-dad-be (غ ض ب) kökünden mufâale babında türeyen, ism-i fâil (özne/sıfat) formunda ve mansub (hal) konumunda bir kelimedir. "Öfkelenerek, karşılıklı kızgınlık içinde, hiddetle" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sertlik, katılık ve şiddet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gadab (öfke) kavramının, insanın kalbindeki kanın intikam arzusuyla, tahammülsüzlükle veya bir haksızlığa karşı isyanla kaynaması ve bunun dışa vurması olduğunu aktarır.
Bu kelimenin mufâale babında (işteşlik/karşılıklılık) gelmesini teolojik ve psikolojik bağlamda analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki öfkenin yönüne dikkat çeker. Yunus peygamberin öfkesi doğrudan Allah'a değil, yıllarca tebliğ yapmasına rağmen inanmamakta direnen, onu yalanlayan ve alaya alan kendi "kavmine" yöneliktir. Öztürk'e göre bu kelime, peygamberlerin de tahammül sınırları olan, yorulan ve zaman zaman duygusal kırılmalar (öfke) yaşayabilen "beşeri" varlıklar olduğunu tescilleyen muazzam bir psikolojik gerçeklik sunar. Yunus, ilahi izni beklemeden, sırf bu insani öfkesinin (mugâdıben) ve tahammülsüzlüğünün rüzgarına kapılarak görev yerini (kavmini) terk etmiştir.
fe zanne (فَظَنَّ)
Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile zı-nun-nun (ظ ن ن) kökünden türeyen mazi, üçüncü tekil şahıs "zanne" fiilinin birleşimidir. "Bunun üzerine zannetti, sandı, öyle düşündü" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "kesin olmayan bir bilgiye, bir ihtimale veya hisse dayanarak kanaat getirmek" olduğunu belirtir. Yakîn (kesin bilgi) kelimesinin zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, zannın, aklın elindeki verileri değerlendirerek iki ihtimalden birine daha fazla meyil göstermesi (tercih) olduğunu ifade eder.
en len (أَن لَّن)
Mastar yapan, tekid (pekiştirme) bildiren "en" edatı ile; muzari fiilin anlamını gelecekte kesin olarak olumsuza çeviren (tekid-i nefy-i istikbal) "len" edatının birleşimidir; "asla ... olmayacağını" anlamına gelir.
nakdire (نَّقْدِرَ)
kaf-dal-ra (ق د ر) kökünden türeyen muzari (şimdiki/gelecek zaman), birinci çoğul şahıs fiilidir. Önündeki "len" edatı sebebiyle mansub formdadır ve anlamı "asla daraltmayacağız, asla sıkıştırmayacağız" şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin miktarını, ölçüsünü belirlemek; gücü yetmek; ve bir şeyi daraltıp sınırlandırmak" (takyid) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kadr" kelimesinin bağlama göre ya "mutlak güç yetirme" ya da "ölçülü bir şekilde rızkı/alanı daraltma ve sıkıntıya sokma" manasını taşıdığını aktarır.
Bu fiilin ayetteki teolojik krizini (yanlış anlaşılma potansiyelini) kelam ilmi bağlamında derinlemesine analiz eden Diyanet İslam Ansiklopedisi ve Toshihiko Izutsu, buradaki muazzam tenzih (arındırma) vurgusuna dikkat çekerler. Eğer bu fiil "Bizim ona asla gücümüzün yetmeyeceğini (onu cezalandıramayacağımızı) sandı" şeklinde çevrilirse, bir peygamberin Allah'ın kudretinden şüphe ettiği gibi korkunç bir küfür/şirk anlamı çıkar. Oysa kelimenin kökündeki diğer anlam (daraltmak) merkeze alındığında; Yunus, Allah'ın gücünden şüphe etmemiş, sadece "Allah'ın kendisine kızmayacağını, onu bu görev terkinden dolayı sıkıştırmayacağını, alanını daraltıp onu bir musibetle imtihan etmeyeceğini" (len nakdire) zannetmiştir. Bu kelime, Allah'ın kudretiyle değil, kulun ilahi adaletin sınırlarını yanlış hesaplamasıyla (zan) ilgilidir.
aleyhi (عَلَيْهِ)
Aleyhinde, üzerine, hakkında anlamlarına gelen "alâ" harf-i ceri ve üçüncü tekil şahıs "-hi" (ona/onun) zamirinden oluşur; "onun üzerine, onu (daraltmayacağımızı)" anlamına gelir.
fe nâdâ (فَنَادَىٰ)
Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile nun-dal-ye (ن د ي) kökünden mufâale babında türeyen mazi, üçüncü tekil şahıs "nâdâ" fiilinin birleşimidir. "Bunun üzerine feryat etti, (karanlıkların içinden) nida edip yalvardı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi yükseltmek, uzaktaki birine ulaşmak için bağırarak çağrıda bulunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nida eyleminin, tüm maddi çözüm yollarının tükendiği anlarda insanın içinden kopup gelen en çaresiz, en şiddetli yakarış olduğunu aktarır. Baştaki "fe" edatı, gemiden atılıp balık tarafından yutulma süreciyle bu feryat anı arasındaki o dehşetli ve hızlı geçişi resmeder.
fî'z-zulumâti (فِي الظُّلُمَاتِ)
Zarfiyet (içindelik) bildiren "fî" harf-i ceri, zı-lam-mim (ظ ل م) kökünden türeyen "zulmet" isminin cemi müennes salim (düzenli dişil çoğul) formu ve belirlilik takısının (el) birleşiminden oluşur. "Karanlıkların içinde, zifiri karanlıkların tam merkezinde" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "ışığın (nur) mutlak yokluğu, kararma ve bir şeyi asıl yerinden edip düzeni bozmak" olduğunu belirtir.
Bu kelimenin çoğul formuyla (zulumât) inşa ettiği ontolojik ve psikolojik tecrit metaforunu analiz eden Dücane Cündioğlu, buradaki karanlığın salt fiziksel bir ışıksızlık olmadığına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Yunus, üst üste binmiş üç devasa katmanın altında ezilmektedir: Gecenin karanlığı, okyanusun dibindeki o derin suyun karanlığı ve onu yutan dev balığın midesindeki o asitli, boğucu, organik karanlık. Bu "karanlıklar" (zulumât), insanın yeryüzündeki tüm bağlarından, sevdiklerinden, mekanından ve oksijenden koptuğu; varoluşun sıfır noktasına, mutlak bir "hiçlik ve izolasyon" çukuruna düştüğü anı dille resmeden en şiddetli mekansal tasvirdir.
en lâ ilâhe illâ ente (أَن لَّا إِلَٰهَ إِلَّا أَنتَ)
Açıklama bildiren "en" edatı, cinsini nefyeden (mutlak olumsuzluk) "lâ" edatı, elif-lam-he (أ ل ه) kökünden türeyen "ilâh", istisna edatı "illâ" (ancak/sadece) ve ikinci tekil şahıs munfasıl zamiri "ente" (Sen) kelimelerinden oluşan tevhidi tasdik cümlesidir. "Senden başka hiçbir ilah yoktur" anlamına gelir.
Bu cümlenin dua psikolojisindeki merkeziliğini değerlendiren Prof. Dr. Sadık Kılıç, Yunus'un nidasının bir "kurtar beni" feryadından ziyade, muazzam bir ontolojik "kabulleniş" olduğuna dikkat çeker. O zifiri karanlıkların dibinde, hiçbir beşeri gücün veya sahte tanrının ulaşamayacağı o mutlak tecrit noktasında, Yunus'un sığındığı ilk argüman kendi masumiyeti değil; tüm evrenin tek ve yegane otoritesinin (Sen/ente) varlığını mutlak bir teslimiyetle ikrar etmektir. Çaresizliğin dibinde ulaşılan bu saf tevhid, kurtuluşun ontolojik anahtarıdır.
subhâneke (سُبْحَانَكَ)
sin-be-ha (س ب ح) kökünden türeyen, mef'ul-i mutlak konumunda bir mastar/isim ve ikinci tekil şahıs "-ke" (Seni) zamirinden oluşur. "Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim, Senin şanın ne yücedir" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "suda veya havada hızla akıp gitmek, yüzmek, engellere takılmadan pürüzsüzce ilerlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" kavramının, Allah'ı beşeri tasavvurların ürettiği her türlü noksan sıfattan, hatadan, zulümden veya adaletsizlikten "hızla uzaklaştırıp tenzih etmek" olduğunu aktarır.
Bu kelimenin duanın akışındaki teolojik sarsıcılığını analiz eden Toshihiko Izutsu, "subhâneke" nidasının eşsiz bir kulluk edebi barındırdığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre Yunus, düştüğü bu felaketi (balığın karnını) ilahi bir adaletsizlik olarak görmez; aksine "Seni tenzih ederim" diyerek, Allah'ın verdiği bu hükmün/cezanın mutlak adalet ve kusursuzluk (subhân) içerdiğini tesciller. Kul, kendi yıkımının ortasında bile ilahi kusursuzluğu savunmaktadır.
innî (إِنِّي)
Pekiştirme ve mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki) edatı ile birinci tekil şahıs "-î" (ben) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Gerçekten ben, şüphesiz ki ben" anlamına gelir.
kuntu (كُنتُ)
kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs bir fiildir; "ben idim, ben ... oldum" anlamına gelir. Zamanın sadece o anını değil, öfkeyle yola çıktığı andan itibaren içine düştüğü o halin tamamını kapsayan varoluşsal bir durum bildirir.
mine'z-zâlimîn (مِنَ الظَّالِمِينَ)
Teb'îziyye (aidiyet/içindelik) bildiren "min" (den/dan) edatı ile zı-lam-mim (ظ ل م) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve belirlilik takısı (el) almış kelimenin birleşimidir. "Zalimlerden (oldum), kendine yazık edenlerden (oldum)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "ışığın yokluğu (zulmet)" ve mecazen "bir şeyi asıl olması gereken yerden çıkarıp başka bir yere koymak, adaletten sapmak" olduğunu belirtir.
Bu kapanış tamlamasının içerdiği o derin peygamberi öz-eleştiriyi (otokritik) analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatikal duruşuna dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Yunus, karanlıkların içindeki o nidasını (duasını) mazeretler üreterek veya kavminin suçlarını sayarak bitirmemiştir. O, hiçbir bahane aramaksızın okları tamamen kendi nefsine çevirmiş ve ilahi izni beklemeden görev yerini terk ederek (bir peygamberin yapmaması gereken o asıl eylemi yaparak) "kendisine zulmettiğini", adaleti kendi nefsinde bozduğunu o karanlığın ortasında dürüstçe ve çıplak bir şekilde itiraf etmiştir (mine'z-zâlimîn). Bu itiraf, fıtratın yeniden onarılmasının ve ilahi merhametin (bir sonraki ayetteki kurtuluşun) kapısını açan o eşsiz, asil ve mutlak ahlaki kırılma anıdır. Peygamberin en büyük gücü, hatasını Rabbine itiraf etmesindeki o sarsılmaz cesarettir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla