وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
“Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik; eğer bilmiyorsamz kitaplar hakkında bilgi sahibi olanlara sorun.”
Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik. Bu beyan, müşriklerin şu beyanlarda belirtilen sözlerine âdetâ bir cevaptır. “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? “Allah peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” ve “Ona bir melek indirilseydi ya!”. Cenâb-ı Hak da onlara Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri, yani insanları halka peygamber olarak gönderdik cevabını vermektedir. Vahyettiğimiz, yani bütün insanlara peygamber olması için vahyettiğimiz demektir. Bu şu anlama geUr: Hz. Peygamber’den önceki ümmetlerde risâlet, meleklerde değil beşerde idi. Meleklerde bulunan risâlet, insanların arasından özel olarak seçilenlere, yani peygamberlere yönelikti. Dolayısıyla Allah Teâlâ, bu ümmet içinde de tüm insanlara yönelik peygamberlik görevini meleklere vermemiş, aksine -geçmiş ümmetlerde olduğu gibi- bir insana vermiştir. Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik meâlindeki beyan onların erkeklerini peygamber olarak göndermiştir, yoksa kadınlara ve dişilere böyle bir görev vermemiştir anlamına da gelir. Çünkü kadınlar, tüm risâlet ve nübüvvet şartlarını taşımazlar. Bu durumda âyete verilen birinci mâna, peygamberlik görevinin verileceği insan cinsini açıklama amaçlı olur. Yani Allah Teâlâ, tüm insanlara yönelik peygamberlik görevini meleklere vermemiştir, fakat insanlara vermiştir anlamına gelir. İkinci mâna ise risâletin şartlarını tamam etme ve bunu hak etme konusunu beyan etmiş olur.
İbn Mesûd ve Übeyy’in mushaflanna göre yukarıdaki âyet “ve mâ erselnâ kablehû illâ ricâlen nûhi ileyhim” şeklindedir. Bunların kırâatlerine göre Allah Teâlâ sözü edilen kâfirlere hitap etmiş gibi olur. Bir başka ifadeyle; biz Muhammed’den önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik, demiş olur. Meşhur ve yaygın kırâate göre hitap Hz. Peygambere yapılmış olmaktadır. Buna göre Resûl-i Ekrem’e şöyle demektedir; “Ey Muhammedi Onlara de ki: Allah senden önce ancak kendilerine vahyedilen erkekleri peygamber olarak göndermiştir.
Eğer bilmiyorsanız kitaplar hakkında bilgi sahibi olanlara sorun. Bazıları Allah Teâlâ’nın bu cümle ile Arap müşriklerine hitap ettiğini ve onlara şöyle dediğini söylemişlerdir: Geçmiş peygamberlere iman eden Ehl-i Kitaba sorun da size kendi zamanlarında peygamberlik görevinin sadece bir beşere verildiğini haber versinler diye emretmiştir. Bazıları ise şu yorumu yazmıştır: yüce Allah Ehl-i Kitab’ın kâfirlerinden kitap ve başka bir şeyi bilmeyenlere hitap etmiş ve eğer Muhammed’in Allah’ın resûlü olduğunu bilmiyorsanız içinizden iman etmiş bilgi sahibi olanlara sorun da onun Allah tarafından size gönderilen bir peygamber olduğunu haber versinler demiştir. Bu son tevil özellikle Hz. Peygamber hakkında, birinci yorum ise bütün peygamberler hakkında olmuş olur.
Yorumu Yorumla
-
erselnâ (أَرْسَلْنَا)
r-s-l (ra-sin-lam) kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. Sonundaki "-nâ" (biz) zamiri ile "biz gönderdik" anlamını taşır. İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek, bağından kurtarmak ve peş peşe akmasına izin vermek" olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, dildeki bu serbestlik ve akışkanlık anlamının, dini terminolojide "risalet" kavramına dönüştüğünü; bunun da bir elçinin (resul) belirli bir mesajla ve ilahi bir gayeyle muhataplarına yönlendirilmesi süreci olduğunu ifade eder.
Ayetteki bağlamını inceleyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin Hz. Muhammed'in elçiliğine karşı temel itirazlarının onun melek değil, sıradan bir insan olması üzerine kurulduğunu belirtir. Öztürk'e göre "erselnâ" fiili, ilahi iradenin tarihin her döneminde işleyen ve kesintiye uğramayan "gönderme sünnetine" (sünnetullah) vurgu yapar. Allah, muhataplarına yabancı bir ontolojik varlık (melek) değil, kendi içlerinden, kendi dillerini konuşan beşeri elçiler göndererek bu iletişimi tarihsel bir gerçeklik olarak serbest bırakmış, inşa etmiştir.
ricâlen (رِجَالًا)
r-c-l (ra-cim-lam) kökünden türeyen ve "racül" kelimesinin çoğulu olan bu isim, "erkekler, adamlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "ayak (ricl) ve yaya olarak yürümek" olduğunu belirtir. Bu bağlamda dilde "racül", kendi ayakları üzerinde sağlam durabilen, güç ve irade sahibi insanı tanımlamak için kullanılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'ani bağlamda her zaman biyolojik bir cinsiyet vurgusu taşımadığını; ehliyet, liyakat, olgunluk ve ağır bir sorumluluğu yüklenebilme kapasitesini ifade ettiğini aktarır.
Bu kelimenin ayetteki teolojik işlevini analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ricâl" kavramının müşriklerin insanüstü (melekûtî) bir elçi beklentisine karşı, vahyin muhatabının tamamen "nasûtî" (biyolojik ve toplumsal) bir gerçekliğe oturtulması olarak değerlendirir. Yeryüzünde yürüyen (r-c-l kökünün yaya yürüme manasıyla uyumlu olarak), pazarlarda dolaşan, yiyip içen ve insani zaaflara sahip olan elçiler, Allah'ın insanlığa mesajını iletmek için seçtiği ontolojik formdur.
nûhî (نُوحِي)
v-h-y (vav-ha-ye) kökünden if'âl babında türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman) bir fiildir ve "vahyediyoruz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün sözlük anlamının "bir şeyi başkasına gizli, hızlı ve dışarıdan fark edilmeyecek bir şekilde bildirmek, işaret etmek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, vahyin mahiyetini detaylandırarak, bunun ilahi iradenin peygamberin kalbine (idrak merkezine) vasıtalı (melek aracılığıyla) veya vasıtasız olarak, ancak her halükarda sıradan insanların duyamayacağı kozmik bir fısıltı ve ilham yoluyla aktarılması olduğunu belirtir.
Vahiy kavramını dilbilimsel ve ontolojik bir düzlemde inceleyen Toshihiko Izutsu, bu eylemin sıradan bir konuşma (kelam) formundan çok daha fazlası olduğunu analiz eder. Izutsu'ya göre "vahy", tamamen dil-dışı (non-verbal) ve boyutsal bir ilahi iletişimin, peygamberin bilincinde insan diline (verbal) dökülmesi ve somutlaşması sürecidir. Müşrikler, şairlerin veya kahinlerin cinlerden gizli bilgiler (ilham) aldığına inandıkları için, ayetteki "nûhî" (biz vahyediyoruz) vurgusu, bu iletişimin kaynağının karanlık varlıklar değil, mutlak ve aşkın bir tek Tanrı (Allah) olduğunu etimolojik bir kesinlikle ortaya koyar.
ileyhim (إِلَيْهِمْ)
Yönelme ve varış bildiren "ilâ" harf-i ceri ile "-hum" (onlara) muttasıl zamirinin birleşiminden oluşur. Cümle içinde vahyin yöneldiği hedef kitleyi, yani seçilmiş peygamberleri (ricâlen) gösterir. Vahiy eyleminin başıboş ve rastgele bir kozmik yayın olmadığını, hedeflenmiş ve doğrudan "onlara" (ileyhim) fıtri bir alıcılık kapasitesi olan elçilere yönlendirildiğini ifade eder.
fes'elû (فَاسْأَلُوا)
Bağlaç olan "fe" ve s-e-l (sin-hemze-lam) kökünden türeyen çoğul emir formundaki bir fiilden oluşur; "o halde sorun, talep edin" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi istemek, dilenmek, bir konu hakkında bilgi talep etmek ve soruşturmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sual eyleminin sadece bilgi eksikliğini gidermek amacıyla yapılmadığını, bazen gerçeği ortaya çıkarmak, tartışmayı bitirmek (ilzam) veya doğru kaynağa yönlendirmek için teolojik bir argüman olarak da kullanılabildiğini aktarır.
Bu eylemi felsefi bir boyutta değerlendiren Dücane Cündioğlu, "sormak" (sual) eyleminin ontolojik bir uyanış hali olduğuna dikkat çeker. İnkarcıların kendi kuruntuları (peygamberin melek olması gerektiği) üzerine kurdukları kibrin yıkılabilmesi için, Kur'an onlara eylemsel bir çıkış yolu sunar: Cehaletinizi kabul edin ve sorun. Sormak, kişinin kendi bilmeme halini itiraf etmesi ve hakikate açılmasıdır.
ehle (أَهْلَ)
e-h-l (elif-he-lam) kökünden türeyen bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birbirine yakın olmak, aynı mekanı, aynı soyu veya aynı inancı paylaşan, aralarında ayrılık gayrılık olmayan topluluk" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî ise kelimenin Kur'an'daki terminolojik evrimini inceleyerek, "ehil" kelimesinin zamanla liyakat, ihtisas ve bir işin gerçek sahibi olma anlamını kazandığını belirtir. Ayetteki kullanımıyla, sıradan insanları değil, bir bilgi ve gelenek havuzunun uzmanı olmuş liyakat sahiplerini niteler.
ez-zikri (الذِّكْرِ)
z-k-r (zel-kef-ra) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan bu isim; hatırlamak, korumak ve vahiy anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki bağlamı gereği "ez-Zikr" kelimesinin mutlak bir hatırlama eyleminden ziyade, somut bir nesneyi, yani Tevrat ve İncil gibi geçmiş ilahi kitapları ve bu kitaplardaki kadim bilgiyi hıfz eden teolojik hafızayı ifade ettiğini aktarır.
Bu ifadeyi tarihsel bağlamda analiz eden Arthur Jeffery, Sami dillerindeki kökenlerine de atıf yaparak, Kur'an'ın "Ehl-i Zikir" tanımlamasıyla aslında bölgedeki Yahudi ve Hristiyan alimlerini, kutsal metin koruyucularını işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu tanımlamanın Mekkeli müşrikleri kendi şüpheleriyle yüzleştirmek için kullanılan kusursuz bir epistemolojik strateji olduğunu vurgular. Müşrikler, peygamberin "beşer" olmasını yadırgamaktadırlar. Kur'an onlara, bu konunun uzmanı olan, binlerce yıllık vahiy geleneğine sahip geçmiş ümmetlerin alimlerine (ehl-i zikir) sormalarını söyler; zira onlar, tarihteki tüm peygamberlerin (Musa, İsa, İbrahim) melek değil, yiyip içen insanlar olduklarına metinleri üzerinden şahittirler.
in (إِنْ)
Arapça dilbilgisinde şart (koşul) bildiren bir edattır. "Eğer, şayet" anlamına gelir. Cümlede, bir sonraki eylemin veya durumun (bilmeme halinin) varlığına bağlı olarak önceki emrin (sorun) geçerli olacağını ifade eden mantıksal bir bağlaç görevi görür.
kuntum (كُنْتُمْ)
k-v-n (kef-vav-nun) kökünden türeyen mazi bir fiil olan "kâne" (oldu/idi) ve ona bitişen "-tum" (siz) zamirinden oluşur; "siz iseniz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün etimolojik olarak "bir şeyin meydana gelmesi, var olması, vuku bulması" anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin genellikle varoluşsal bir durumu veya zaman içinde süreklilik gösteren bir tabiatı ifade etmek için kullanıldığını aktarır.
lâ ta'lemûn (لَا تَعْلَمُونَ)
Olumsuzluk edatı olan "lâ" ile a-l-m (ayn-lam-mim) kökünden türeyen muzari çoğul bir fiilin birleşiminden oluşur; "bilmiyorsunuz" anlamına gelir. İbn Fâris, kökün anlamının "bir şeyin izini sürmek, gerçeği diğerinden ayıran alameti kavramak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının zihinsel bir tasavvurdan öte, eşyanın ve olayların içyüzünü, hakikatini idrak etmek olduğunu aktarır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın bilgi felsefesini incelerken bu ifadeye dikkat çeker. Ayet, cehaleti (bilmemeyi) kaderci bir mazeret olmaktan çıkarır. İnsanın her şeyi bilmesi beklenmez, ancak bilmediği bir gerçeği (hakikati) inkar etmeden önce, o gerçeğin liyakatli kaynaklarından (ehil olanlardan) "ilim" tahsil etmesi dini, ahlaki ve akli bir zorunluluk (vecibe) olarak kodlanır. İnkarcıların temel problemi "bilmemek" değil, bilmedikleri halde otoriteye ve hakikate sormaktan kaçınan bir kibre sahip olmalarıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla