Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 90. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 90. Ayet

    فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَباً وَرَهَباًۜ وَكَانُوا لَنَا خَاشِع۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Festecebnâ lehu vevehebnâ lehu yahyâ veaslahnâ lehu zevceh(u)(c) innehum kânû yusâri’ûne fî-lḣayrâti veyed’ûnenâ raġaben verahebâ(en)(s) vekânû lenâ ḣâşi’în(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya’yı verdik; eşini de bunun için elverişli kıldık. Onlar, hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.”

      Yahya Kıssası

      Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya’yı verdik. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Hz. Yahya, Allah Teâlâ’nın isimlendirdiği üzere hayatmı itaat ve ibadetle geçiriyordu, âhirette de ikramlara gark olacak ve bol sevaba nail olarak yaşayacaktır Biz bunu daha önce zikretmiştik.

      Eşini de bunun için elverişli kıldık. Bu beyan iki türlü açıklanabilir: Birincisi: Eşini, kocası kendisini arzulayacak şekilde güzel ve endamlı yarattık şeklinde olabilir Çünkü kıssada anlatıldığına göre yüz yaşına basmasına ramak kalmıştı. Kadınlarda alışılagelen husus, Hz. Zekeriyya’nın eşinin yaşma bastıklarında artık evde oturan ve hiçbir erkek tarafından çekici bulunmayan kadınlar haline gelmeleridir. Allah Teâlâ bu âyette Hz. Yahya’nın eşini güzelleştirdiğini, güzelliği ve çekiciliğiyle arzu edilir bir kadın haline getirdiğini haber vermektedir. Eşini de bunun için elverişli kıldık meâlindeki beyanın diğer mânası ise şöyle de olabilir: Onu çocuk doğuracak şekilde doğurgan kıldık. Çünkü Zekeriyya’ya (a.s.) oğlu Yahya’nın dünyaya geleceği müjdesi verilince “Karım kısır olduğu halde benim nasıl oğlum olabiür?” demişti Âyetin metninde geçen “âkır” çocuk doğuramayan kadın demektir. Buna göre Eşini de bunun için elverişli kıldık meâlindeki beyan, eşini de doğum yapabilecek şekilde doğurgan kıldık anlamına gelmiş olur. En doğrusunu Allah bilir. Yaptığımız bu iki açıklama muhtemel mânalardır. Yahya’nın (a.s.) karısının dilinin müstehcen (bizâ) ve uzun, ahlâkının da kötü olduğu yolunda beyanlarda bulunmak elde kesin delil olmadıkça helâl değildir. Bu yaklaşım yüce Allah’ın onlar hakkında kullandığı ifadeye taban tabana zıttır. Çünkü Cenâb-ı Hak onlar hakkında Onlar, hayır işlerinde koşuşurlardı buyurmaktadır. Öte yandan hayır işlerinde koşuşturma, hiçbir şey onları hayır işlerine koşmaktan engellemezdi anlamına gelir. Mümin de böyle olur. Mümin, hayır işlerinin tümünü ister. Ancak onu herhangi bir şehvet ya da gaflet bundan alıkoyar.

      Umarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Yani nezdimizde bulunan bol sevabı umarak ve elem verici cezamızdan korkarak bize yalvarırlardı. Bir diğer açıklama şöyle olur: Nezdimizde bulunan hayırları işlemeyi başarma ve mâsiyetlerden korunmuş olma gibi hoş şeyleri umarak, nezdimizde bulunan intikam, yardımsız bırakma ve sapmalardan korkarak bize yalvarırlardı.

      Onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler. Bazıları “huşu ” kelimesinin kalpten asla gitmeyen, hep var olan sürekli korku demek olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da âyette geçen “hâşi'îne” kelimesine Allah’ın emri karşısında zelil ve alçak gönüllü olanlar diye bir mâna vermişlerdir. Huşu kelimesinin tefsiri umarak ve korkarak bize yalvarırlardı meâlindeki cümlede ifadesini bulmaktadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fe istecabnâ (فَاسْتَجَبْنَا)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile cim-vav-be (ج و ب) kökünden istif'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs "istecabnâ" fiilinin birleşimidir. "Bunun üzerine derhal icabet ettik, duasına anında karşılık verdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi yarıp geçmek, mesafeyi aşmak ve sese eylemle karşılık vererek o derin sessizliği kırmak (cevap)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istecâbe" kelimesinin salt sözlü bir yanıt olmadığını, muhatabın derin ihtiyacını anında gideren ve talebini fiili olarak yerine getiren eylemsel bir karşılık manasını taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin yapısındaki teolojik hızı ve ilahi müdahaleyi analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, baştaki "fe" (takibiyye) harfinin önemine dikkat çeker. Öztürk'e göre Zekeriya'nın o sessiz, mahrem ve çaresiz feryadı (nida) ile Allah'ın cevabı (icabet) arasında hiçbir zaman boşluğu veya tereddüt yoktur. Zekeriya "Beni tek başıma bırakma" dediği anda, ilahi irade "fe" (anında) devreye girmiş ve "istecabnâ" (Biz icabet ettik) azamet çoğuluyla o sarsılmaz lütuf operasyonunu başlatmıştır. İstif'âl babı, cevabın kesinliğini, mutlaklığını ve ilahi inayetin kuşatıcılığını mühürler.

        lehu (لَهُ)

        Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (ona) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sadece ona, bizzat onun yararına" anlamına gelir. Gramatikal olarak, o muazzam ilahi icabetin ve hayat bahşetme planının, mihrapta tek başına kalmış ve neslinin tükenmesi korkusuyla ezilen Zekeriya'nın şahsına "tahsis edildiğini" gösteren bir odak noktasıdır.

        ve vehebnâ (وَوَهَبْنَا)

        Bağlaç olan "vav" ile vav-he-be (و ه ب) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs "vehebnâ" (Biz hibe ettik/bağışladık) fiilinin birleşimidir. "Ve biz hibe ettik, biz lütfettik, karşılıksız armağan ettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi hiçbir bedel, karşılık veya menfaat beklemeksizin, sırf cömertlik ve lütufla bir başkasına vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hibe" kavramının olağan sebep-sonuç ilişkilerini (biyolojik yasaları) aşan mutlak bir ilahi ikramı ifade ettiğini aktarır; çünkü Zekeriya ve eşi çocuk sahibi olma yaşını biyolojik olarak çoktan geçmişlerdir.

        Bu fiilin teolojik ve felsefi ağırlığını analiz eden Toshihiko Izutsu, "vehebnâ" (Biz verdik) fiilindeki dikey lütuf ilişkisine (inayet) dikkat çeker. Izutsu'ya göre Zekeriya'ya bir çocuk verilmesi, onun ibadetleriyle "satın aldığı" bir hak (kesb) veya doğanın kendi işleyişi içinde gerçekleşen sıradan bir üreme değildir. Bu, mutlak ve aşkın bir otoritenin (Biz), imkansızlığın tam ortasında dilediğine karşılıksız ve sarsılmaz bir merhametle sunduğu dikey bir ikramdır (vehb). Yaşam, Allah'ın doğrudan bir hibesidir.

        lehu (لَهُ)

        Tahsis bildiren "li" harf-i ceri ve üçüncü tekil şahıs "-hu" zamiridir. Önceki "lehu" (icabet ettik) kelimesinden sonra tekrar "lehu" (ona hibe ettik) denilmesi, ilahi lütfun tamamen Zekeriya'nın şahsına odaklandığını pekiştiren retorik bir tekrardır.

        yahyâ (يَحْيَىٰ)

        Zekeriya peygamberin oğlunun özel ismidir. Gayr-ı munsarıf (yabancı kökenli) olduğu için tenvin almaz. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, "Yahya" isminin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı kökenli bir kelime olduğunu belirtirler. Arapça ha-ye-ye (hayat/yaşamak) köküne benzetilerek "yaşar/hayat bulur" anlamı verilse de, bu sonradan yapılan bir fonetik uyarlamadır.

        Kelimenin Sami dillerindeki serüvenini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Yohanan" (Yahve/Tanrı lütfetti, Tanrı merhamet etti) kelimesinden geldiğini tespit eder. Bu ismin Kur'an'ın edebi kurgusundaki yerini değerlendiren Angelika Neuwirth, Zekeriya'nın "soyum kuruyacak/ölümden sonra yok olacağım" korkusuna karşılık, bizzat isminde bile "yaşamak" (fonetik olarak Yahya/hayat) barındıran veya "Tanrı'nın lütfu" anlamına gelen bir çocuğun verilmesinin muazzam bir ontolojik ironi (müjde) barındırdığına dikkat çeker. Ölüm korkusu, ilahi lütufla bizzat "hayat" isimli bir mucizeyle (Yahya) susturulmuştur.

        ve aslahnâ (وَأَصْلَحْنَا)

        Bağlaç "vav", sad-lam-ha (ص ل ح) kökünden if'âl babında türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "aslahnâ" fiilinden oluşur. "Ve biz ıslah ettik, düzelttik, onardık, uygun/elverişli hale getirdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bozulmanın ve çürümenin (fesad) tam zıttı; bir şeyi sağlam, dengeli ve fıtratına uygun bir işleyişe geri döndürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ıslah" eyleminin bozulan bir yapıyı (bedensel, ruhsal veya toplumsal) yeniden inşa ederek onu asıl verimli ve sağlıklı (salih) formuna kavuşturmak olduğunu aktarır.

        Bu fiilin tıbbi ve ontolojik boyutunu değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "aslahnâ" (Biz düzelttik) eyleminin muazzam bir ilahi tıp müdahalesi olduğuna dikkat çeker. Zekeriya'nın eşi yaşlılık ve kısırlık (akîm) sebebiyle biyolojik olarak "bozulmuş/işlevini yitirmiş" bir rahme sahipti. Allah, "Biz iyileştirdik" (şefeynâ) demek yerine "Biz ıslah ettik/onardık" diyerek, o bedendeki organik çöküşü (kısırlığı) tamamen geri çevirip, rahmi yeniden hayat üretebilecek o kusursuz, genç ve fıtri işleyişine (salah) bizzat kendi kudretiyle döndürdüğünü tıbbi bir kesinlikle mühürler.

        lehu (لَهُ)

        Tahsis bildiren "li" harf-i ceri ve "-hu" zamiridir. "Onun için, onun (Zekeriya'nın) faydasına/hatırına".

        zevcehu (زَوْجَهُۥ)

        ze-vav-cim (ز و ج) kökünden türeyen "zevc" ismi ve "-hu" (onun) muttasıl zamirinden oluşur; "onun eşini, zevcesini" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birbirini tamamlayan, tek bir bütünü oluşturan iki parçadan her biri (çift)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kavramının sadece resmi bir nikahı değil, ontolojik olarak birbirine muhtaç ve birbirini bütünleyen, ancak ikisi bir araya geldiğinde "hayat" (üreme) üretebilen fıtri bir tamamlanmayı ifade ettiğini aktarır. Zekeriya'nın yalnızlığı (ferden), eşinin onarılmasıyla o fıtri "çift" (zevc) formuna geri döndürülmüştür.

        innehum (إِنَّهُمْ)

        Pekiştirme ve mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki, çünkü onlar) edatı ile üçüncü çoğul şahıs "-hum" (onlar) zamirinin birleşimidir.

        Bu edatın cümlenin mantıksal ve hukuki akışındaki işlevini değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "inne" edatının burada salt bir gramatikal vurgu değil, "ta'lil" (gerekçelendirme/nedensellik) görevi gördüğüne dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre ilahi irade, Zekeriya ailesine bu doğaüstü lütufları keyfi veya nedensiz yere vermemiştir. Bu edat, o devasa ilahi icabetin (istecabnâ) arkasında sarsılmaz bir ahlaki liyakatin ve eylem kalitesinin (bir sonraki kelimelerin) yattığını hukuki bir kesinlikle mühürler. Mucize, hakedişe bağlanmıştır.

        kânû (كَانُوا)

        kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs bir fiildir; "onlar idiler, ... durumundaydılar" anlamına gelir.

        Bu fiilin zaman felsefesini kelam ilmi bağlamında değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kânû" eyleminin ayette sıradan bir geçmiş zaman kipi olmadığını; onların yaptığı iyiliklerin ve ibadetlerin tesadüfi, anlık veya sadece başları sıkıştığında başvurdukları bir refleks değil, tüm varoluşsal tarihlerine sinmiş mutlak ve değişmez bir "ontolojik karakter/süreklilik" (istimrâr) bildirdiğini aktarır. Onlar hep böyleydiler.

        yusâriûne (يُسَارِعُونَ)

        sin-ra-ayn (س ر ع) kökünden mufâale babında türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Yarışırlardı, hızla koşarlardı, birbirleriyle atbaşı giderlerdi, acele ederlerdi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeye doğru atılmak, yavaşlığın (but') tam zıttı olarak, engellere takılmadan ve zaman kaybetmeden büyük bir hızla ilerlemek" olduğunu belirtir.

        Bu fiilin içerdiği dinamizmi ve ahlaki (etik) felsefeyi analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yusâriûne" (yarışırlar) kelimesinin mufâale babında (işteşlik/karşılıklılık) gelmesine dikkat çeker. Kılıç'a göre Zekeriya ailesi (veya surenin başından beri sayılan o devasa peygamberler kadrosu), iyilik yapmayı pasif bir görev olarak görmemişlerdir. Onlar, zamanın sınırlı olduğunu bilerek, iyiliğe ulaşmak için adeta birbirleriyle (veya kendi nefisleriyle) yarışan, gecikmeden ve ertelemeden harekete geçen muazzam bir "aktif ahlak ve dinamizm" sergilemişlerdir. İyilik, onlarda yavaş ve isteksiz bir eda değil, tutkulu bir yarıştır.

        fi'l-hayrâti (فِي الْخَيْرَاتِ)

        Zarfiyet (içindelik) bildiren "fî" harf-i ceri, hı-ye-ra (خ ي ر) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "hayr" isminin çoğulu "hayrât" (iyilikler) kelimesinin birleşimidir. "Hayırlı işlerin içinde, iyiliklerin ta kalbinde" anlamına gelir. İbn Fâris, "hayr" kelimesinin şerrin zıttı olarak, insanın fıtraten meylettiği, rasyonel ve ahlaki olarak faydalı olan her türlü olumlu durumu ifade ettiğini belirtir.

        Bu tamlamanın Kur'an'ın etik sistemindeki yerini analiz eden Dücane Cündioğlu, "hayrat" kelimesinin soyut bir ahlaki niyetten ibaret olmadığına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'ani çerçevede "hayr", muhakkak somut bir "eylem/iş" ile beden bulmak zorundadır. Onların yarıştıkları (yusâriûne) şey felsefi tartışmalar değil; bizzat fıtratı onaran, topluma fayda sağlayan, yoksulu doyuran ve tevhidi yeryüzünde görünür kılan bu "somut ve çok çeşitli iyilik eylemlerinin" (hayrât) bütünüdür.

        ve yed'ûnenâ (وَيَدْعُونَنَا)

        Bağlaç "vav", dal-ayn-vav (د ع و) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs "yed'ûne" (dua ederler/çağırırlar) fiili ve birinci çoğul şahıs "-nâ" (bizi) nesne zamirinden oluşur. "Ve hep bize dua ederlerdi, sürekli bize yakarıp seslenirlerdi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birini ismen çağırmak, yardımına başvurmak, ona yönelmek ve onu bir şeye davet etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dua" eyleminin sadece dille bir şey istemek değil, kulun kendi varoluşsal acziyetini bilerek Mutlak Kudret'e içsel bir sığınma ve yönelme (iltica) olduğunu aktarır.

        ragaban (رَغَبًا)

        ra-gayn-be (ر غ ب) kökünden türeyen, nekre ve mansub (hal/durum zarfı) konumunda bir mastardır. "Umarak, şiddetle arzulayarak, büyük bir iştah ve beklentiyle" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeye karşı içte uyanan derin meyil, onu elde etme tutkusu ve kalbin o şeye doğru genişlemesi" olduğunu belirtir.

        ve raheban (وَرَهَبًا)

        Bağlaç "vav" ile ra-he-be (ر ه ب) kökünden türeyen, nekre ve mansub (hal/durum zarfı) konumunda bir mastardır. "Ve korkarak, haşyet duyarak, endişe içinde titreyerek" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "insanı dehşete düşüren, kalbini daraltan ve onu geri çekilmeye zorlayan derin bir korku ve çekinme" olduğunu belirtir.

        Bu iki zıt duygunun (ragaban ve raheban) yan yana gelmesindeki din psikolojisini derinlemesine analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), buradaki muazzam ontolojik dengeye dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre insanın ilahi makam karşısındaki en sağlıklı ve fıtri duruşu bu "ümit ve korku" (havf ve reca) sarkacıdır. Onlar dua ederken (yed'ûnenâ) ne Allah'ın rahmetinden emin olup küstahlaşmışlardır (sadece ümit/ragab); ne de O'nun azabından mutsuzluğa ve umutsuzluğa düşüp felç olmuşlardır (sadece korku/raheb). Onlar, ilahi rahmeti şiddetle "arzulayarak" ama aynı zamanda ilahi adaletin ve kendi eksikliklerinin ciddiyeti karşısında "titreyerek" fıtratın o en asil, en dengeli (itidal) sığınağında dua etmişlerdir.

        ve kânû (وَكَانُوا)

        Bağlaç "vav", kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi nakıs fiildir. "Ve onlar idiler, ... durumundaydılar". Yine, bu özelliklerin (bir sonraki kelime) onların geçici bir hali değil, köklü bir varoluşsal karakteri (istimrâr) olduğunu tesciller.

        lenâ (لَنَا)

        Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a, -e karşı) harf-i ceri ile birinci çoğul şahıs "-nâ" (bize) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sadece bize, yalnız bizim huzurumuzda" anlamına gelir. Cümle içinde öne geçirilmiş (takdim edilmiş) olması, onların bu huşu ve boyun eğişinin başka hiçbir sahte otoriteye, puta veya beşeri güce değil; münhasıran ve sadece Yaratıcı'ya "tahsis edildiğini" (ihlas) gösteren sarsılmaz bir tevhid mühürüdür.

        hâşiîn (خَاشِعِينَ)

        hı-şın-ayn (خ ش ع) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu (kâne'nin haberi) gereği mansub/mecrur formda gelen bir kelimedir. "Huşu duyanlar, derin bir saygıyla boyun eğenler, ürperip küçülenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin aşağı inmesi, sesin kısılması, başın öne eğilmesi ve gururun kırılarak tam bir tevazuya (alçakgönüllülüğe) bürünmesi" olduğunu belirtir. Kurumuş ve yere yapışmış yaprağa da dilde "hâşi" denilmesi bundandır.

        Bu sıfatın ayetin ve bu devasa peygamberler silsilesinin sonundaki felsefi (etik) kapanışını analiz eden Toshihiko Izutsu, "huşu" kavramının Kur'an'ın ibadet felsefesindeki merkeziliğine dikkat çeker. Izutsu'ya göre huşu, salt bedensel bir eğilme (rüku/secde) değildir; huşu, insanın kendi "hiçliğini" (ontolojik acziyetini) Mutlak Varlık (Allah) karşısında iliklerine kadar hissetmesi, kibrin (istikbarın) sıfırlanması ve kalbin o yüce makam karşısında titreyerek büzülmesidir. Ayet, hastalıkları yenen, imparatorluklar kuran, fırtınalara hükmeden ve denizlerin dibine inen o devasa peygamberleri (tüm bu koca kadroyu) anlatıp bitirirken; onların en büyük vasfının "Allah karşısında huşu duymak/boyun eğmek" (hâşiîn) olduğunu ilan ederek, uluhiyet karşısında insanın yegane asil makamının mutlak "kulluk/tevazu" olduğunu sarsılmaz bir mühürle tarihe kazır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X