Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 89. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 89. Ayet

    وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْداً وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vezekeriyyâ iż nâdâ rabbehu rabbi lâ teżernî ferden veente ḣayru-lvâriśîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Zekeriyya’yı da an! Hani o, Rabb’ine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Geride kalanların en hayırlısı sensin, yine de sen beni yalnız (çocuksuz) bırakma!”

      Zekeriyya Kıssası

      “Bırakma” anlamındaki “lâ tezernî” fiili dıştan bakınca yasaklama ifade etmektedir. “Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ” “Rabb’imiz kalplerimizi saptırma” vb. âyetlerdeki fiiller, zâhiren yasaklama kalıbındadırlar. “Rabbenâ ve âtinâ mâ veadtenâ alâ rusülike” (üUilı) “Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vâdettiklerini ver bize” [Kıyâmet gününde bizi rezil etme] vb. âyetlerdeki fiiler de zâhiren emir kipindedir. Fakat gerek emir ve gerekse yasaklama kuldan efendisine yönelik olduğu zaman sığınma ve dua anlamı ifade eder. Ama bu talepler efendiden kula yönelik olursa sığınma ve dua değil, emir ve yasaklamadır, emir ve yasaklama hakikat anlamındadır. Aynı şekilde bir emirin (devlet başkanı) halktan talebi emir ve yasaklama olurken, yönetilenlerin ondan talepleri yakarma, sığınma ve çağrıda bulunma anlamındadır.

      Beni yalnız bırakma. Yani hayatta olduğum sürece beni itaatta, ibadette, zikir, teşbih ve hamdetmede yalnız bırakma, fakat ibadette ve zikirde bana yardımcı olacak kimseleri bana ortak et. Âyet Hz. Mûsâ’nm şu ifadesine benzer: “Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârun’u. Onunla gücümü pekiştir. Onu da görevime ortak et. Ta ki seni bol bol teşbih edelim. Ve seni çok analım”. “Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Yâkup hanedanına da vâris olsun” meâlindeki beyan şu anlama gelir: Bana, sana olan ibadetimde, zikrimde ve bulunduğum durumda hayatım boyunca yardımcı olacak ve ben öldüğüm zaman bana da Yâkup hanedanına da vâris olacak bir halef ver. Yahut Yine de sen beni yalnız bırakma beyanı şu anlama gelir: Öldükten sonra beni kabrimde yalnız bırakma! Fakat bana öldükten sonra beni anacak, dua edecek ve benim durumumu unutturmayacak bir çocuk bağışla. Geride kalanların en hayırlısı sensin. Bu beyanın mânası son tevile göre şöyle olur: Sen kullardan sonra geride kalanların hayırlısısın. İlk tevile göre de Sen kullara ibadette ve itaatta yardım edenlerin en hayırlısısın demek olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve zekeriyyâ (وَزَكَرِيَّا)

        Bağlaç olan "vav" ile Zekeriya peygamberin özel isminin (mansub/nesne formunda) birleşimidir. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı kökenli bir kelime olduğunu aktarırlar.

        Sözcüğün kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Zekharyah" (Yahve/Tanrı hatırlar) kelimesinden geldiğini tespit eder. Bu ismin Kur'an'ın edebi kurgusundaki (naratoloji) geçiş işlevini değerlendiren Angelika Neuwirth, Eyyûb, İsmail, İdris ve Yunus (Zünnûn) peygamberlerin o sarsıcı imtihanlarından (hastalık, kurban edilme, tecrit) sonra aniden Zekeriya figürüne geçilmesinin muazzam bir ontolojik yelpaze oluşturduğuna dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an, insanlık durumunun bir başka derin ve sessiz trajedisine; biyolojik sonluluğa, "çocuksuzluğa" ve tevhidi mirasın kesintiye uğrama korkusuna Zekeriya ismiyle sarsıcı bir pencere açar.

        iz (إِذْ)

        Zaman zarfı olan ve geçmiş zamana ait spesifik bir kesiti bildiren edattır; "o vakit, hani, ...-dığı zaman" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "iz" edatının muhatabın dikkatini tarihteki çok kritik, sessiz ama varoluşsal ağırlığı çok yüksek bir kırılma noktasına (Zekeriya'nın mihraptaki o yalnızlık anına) çekmek ve o yakarışı adeta şu an yaşanıyormuş gibi (ihzar) göz önünde canlandırmak işlevi gördüğünü aktarır.

        nâdâ (نَادَىٰ)

        nun-dal-ye (ن د ي) kökünden mufâale babında türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiildir. "Nida etti, seslendi, içten içe yakararak çağırdı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi yükseltmek, uzaktaki birine ulaşmak için bağırarak çağrıda bulunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nida eyleminin sıradan bir dua olmadığını; içinde derin bir çaresizlik ve varoluşsal bir sızı barındıran şiddetli bir yakarış olduğunu ifade eder.

        Bu fiilin Eyyûb ve Yunus kıssalarındaki (önceki ayetler) kullanımıyla olan ortak teolojik bağını analiz eden Toshihiko Izutsu, "nida" kavramının peygamberlerin en uç çaresizlik anlarında başvurdukları o dikey ve mutlak iletişim kanalı olduğuna dikkat çeker. Eyyûb hastalığın dibinde (durr), Yunus okyanusun karanlığında (zulumât), Zekeriya ise yaşlılığın ve kısırlığın o sessiz karanlığında yeryüzündeki tüm sebeplerin tükendiği noktada doğrudan doğruya aşkın Otorite'ye "nida" ederek fiziksel sınırları o metafizik çığlıkla aşmışlardır.

        rabbehu (رَبَّهُۥ)

        ra-be-be (ر ب ب) kökünden türeyen "rabb" ismi ve üçüncü tekil şahıs "-hu" (onun) muttasıl zamirinin birleşimidir; "kendi Rabbine, efendisine, sahibine" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek ve onu kademe kademe koruyup besleyerek asıl olgunluk (kemal) noktasına ulaştırmak" olduğunu belirtir.

        Bu ismin duasal (inşâî) bağlamdaki tercihini inceleyen Prof. Dr. Hidayet Aydar, Zekeriya'nın "Allah'a nida etti" yerine "Rabbine nida etti" denilmesindeki teolojik uyuma dikkat çeker. Zekeriya, ömrünün son deminde soyunu devam ettirecek bir çocuk (hayat) isterken; mutlak kudreti (Allah ismini) değil, doğadaki canlılığı var eden, besleyen, terbiye edip büyüten ve yoktan var eden "Rabb" ismini (besleyici otoriteyi) yardıma çağırmıştır.

        rabbi (رَبِّ)

        Nida (seslenme) harfi (yâ) düşmüş, birinci tekil şahıs iyelik eki (benim) taşıyan "Rabb" kelimesidir. "Ey benim Rabbim, Rabbim!" anlamına gelir.

        Bu kelimenin hemen bir önceki "rabbehu" kelimesinden sonra gelişindeki psikolojik ve edebi kırılmayı analiz eden Dücane Cündioğlu, buradaki muazzam içselleşmeye (intimacy) dikkat çeker. Ayet önce dışarıdan bir anlatıcı gözüyle "Rabbine (rabbehu) nida etti" der; ancak hemen ardından kelime "Rabbim" (rabbi) formuna dönerek doğrudan Zekeriya'nın kendi kalbinden kopup gelen o şahsi, yakıcı ve aracısız sese dönüşür. Olay dışsal bir anlatıdan çıkıp, kul ile Yaratıcı arasındaki en mahrem fısıltıya bürünmüştür.

        lâ tezernî (لَا تَذَرْنِى)

        Nehiy (yasaklama/olumsuz emir) edatı "lâ", vav-zel-ra (و ذ ر) kökünden türeyen muzari, ikinci tekil şahıs "tezer" fiili, kaynaştırma nun'u ve birinci tekil şahıs "-î" (beni) zamirinden oluşur. "Beni bırakma, beni terk etme, beni kendi başıma koyma" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi olduğu gibi bırakmak, ondan vazgeçmek, onu arkada/sahipsiz bırakmak" olduğunu belirtir. (Bu fiilin mazisi Arapçada pek kullanılmaz, genellikle muzari ve emir formlarında yaşar).

        Bu fiilin içerdiği ontolojik korkuyu analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Zekeriya'nın nidasındaki "terk edilme" (vezer) hissinin sıradan bir yalnızlık olmadığına dikkat çeker. Zekeriya, sadece yaşlandığı için kendisine bakacak bir evlat istememektedir; onun asıl korkusu, taşıdığı o yüce peygamberlik mirasının, tevhidi sancağın ve mabetteki (Mescid-i Aksa'daki) o ilahi emanetin kendisinden sonra "sahipsiz bırakılması", tarihin o noktasında tevhidi soyun (yapayalnız kalarak) yok olmasıdır. "Beni bırakma", aslında "Bu davayı sahipsiz bırakma" yakarışıdır.

        ferden (فَرْدًا)

        fe-ra-dal (ف ر د) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ve mansub (hal/durum zarfı) konumunda bir isimdir. "Tek başına, yalnız, ardılı ve eşi olmayan, çocuksuz/varissiz olarak" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "diğerlerinden ayrı düşmek, birleşik olanın aksine tek ve eşsiz (cemi zıttı) olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ferd" kavramının, yanında kendisine destek olacak hiçbir yardımcısı, eşi veya soyu (uzantısı) bulunmayan mutlak yalnızlık durumunu ifade ettiğini aktarır.

        Bu kelimenin soy bilimi (genealogy) ve peygamberlik tarihi bağlamındaki trajedisini inceleyen Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ferden" (yapayalnız/çocuksuz) sıfatının Zekeriya'nın ruhundaki o derin kuşak kopukluğunu resmettiğine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre insanoğlunun en ilkel ve en fıtri arzusu, kendi ölümünden sonra da yeryüzünde fiziki ve ruhsal bir iz (çocuk) bırakarak varoluşunu uzatmaktır. Zekeriya'nın "Beni fert (tek parça/sonu gelmiş) olarak bırakma" feryadı, o uzun peygamberler zincirinin kendi halkasında kopup yok olacağı (ebter kalacağı) endişesinin ontolojik bir çığlığıdır.

        ve ente (وَأَنتَ)

        Bağlaç olan "vav" (hal/durum bildiren vav) ile ikinci tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamiri "ente" (Sen) kelimesinin birleşimidir. "Halbuki Sen, oysa bizzat Sen" anlamına gelir. Eyyûb'un duasında olduğu gibi, perspektifi beşeri acziyetten (ferden/yalnızlıktan) aniden Yaratıcı'nın o mutlak varlığına ve kemaline çeviren gramatikal bir makas değişimidir.

        hayru (خَيْرُ)

        hı-ye-ra (خ ي ر) kökünden türeyen ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) formunda bir kelimedir. "En hayırlı olan, en iyi olan, mutlak iyiliğin kaynağı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "şerrin zıttı olarak; fıtraten meyledilen, rasyonel ve ahlaki olarak üstünlük ve fayda barındıran" olduğunu belirtir.

        el-vârisîn (الْوَارِثِينَ)

        vav-ra-se (و ر ث) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve belirlilik takısı (el) almış kelimedir. Muzafun ileyh (tamlayan) konumundadır. "Varislerin, mirasçıların, geride kalıp sahiplenenlerin" anlamına gelir. İki kelime (hayru'l-vârisîn) birlikte "Varislerin en hayırlısı" isim tamlamasını oluşturur. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir kimse öldükten sonra onun sahip olduğu malın, makamın veya ilmin (mülkiyetin) bir başkasına geçmesi, asıl sahibinden arta kalanı sahiplenmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "veraset" kavramının dünyevi hukukta mal intikali olduğunu, ancak Allah'a nispet edildiğinde yeryüzündeki tüm fani varlıklar yok olduktan sonra mülkün ve bekanın (sonsuzluğun) sadece O'na kalması (Mutlak Vâris) manasını taşıdığını aktarır.

        Bu kapanış tamlamasının teolojik ve felsefi zarafetini (rıza/teslimiyet makamını) derinlemesine analiz eden Diyanet İslam Ansiklopedisi ve Prof. Dr. Sadık Kılıç, duanın sonundaki bu cümlenin muazzam bir inanç güvenliği (tenzih) barındırdığına dikkat çekerler. Zekeriya "Bana bir çocuk ver" deyip susmamış; o arzunun hemen arkasından "Sen varislerin en hayırlısısın" diyerek kendi dünyevi talebini mutlak ilahi iradeye teslim etmiştir. Kılıç'a göre Zekeriya bu kelimeyle zımnen şunu söyler: "Ben bu davayı taşıyacak bir varis istiyorum; ancak eğer bana biyolojik bir çocuk vermeyeceksen bile bilirim ki bu dava (din) sahipsiz kalmayacaktır. Çünkü mülkün, peygamberliğin ve hakikatin yegane, son ve en hayırlı Vârisi (sahibi) zat-ı alinizdir." Bu kapanış, talebin reddedilme ihtimalini bile peşinen kucaklayan o mutlak peygamberi rıza ve edeptir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X