Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 88. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 88. Ayet

    فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Festecebnâ lehu venecceynâhu mine-lġamm(i)(c) vekeżâlike nuncî-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      87. “Zünnûn’u da (Yûnus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!’ diyerek yalvardı.”

      88. “Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız.”

      Zünnûn Kıssası

      Bazıları Zünnûn onun isimlerinden biriydi derken, bazıları da yüce Allah’ın ona Zünnûn ismini vermesi “nûn”un, yani balığın karnında bulunmasından dolayıdır demişlerdir. Bu durumda Zünnûn balık sahibi demek olur. Zünnûn iki farklı isimle isimlendirilmiştir. Birincisi kendisine verilmiş olan ismi diğeri de yaptığı bir fiil ve kendisinde bulunan bir özellik dikkate alınarak verilmiş isimdir. Bu isimlendirme Hz. îsâ’ya bir keresinde îsâ, diğerinde de Mesîh denilmesine benzer. Bu isimlerden biri kendisine doğduğunda verilmiş olan isim, diğeri de yaptığı fiilden kaynaklanan bir isimdir. îsâ (a.s.) hastalara ve ölülere dokunuyor ve onlar iyileşiyorlardı. Zülkifl de aynen böyleydi. iki ismi vardı. Birisi doğduğunda kendisine verilen isim, diğeri ise belirttiğimiz gibi yaptığı fiilden yola çıkılarak verilen isimdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Hani öfkeli bir halde geçip gitmişti. Öfke konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları öfkeli bir halde ibaresini Rabb’ine öfkeli bir halde diye tefsir etmişler bunu da onun adına üzüntülü bir halde, diye açıklamışlardır. Devamla şöyle demişlerdir: Zünnûn kavminin iman edeceğinden ümidini kestiği için Allah Teâlâ’nm onları helak etmesini istiyordu, kavminin inadı ve dik kafalılığı had safhaya ulaşmıştı, Zünnûn da üzüntülü bir şekilde aralarından çıkıp gitmişti demişlerdir. Bazıları ise öfkeli bir halde ifadesine, hükümdara öfkeli bir halde anlamı vermişlerdir. Olay şöyle olmuştu; Zünnûn un kavmini düşmanlan esir almıştı. Allah Teâlâ onlara vahyetmiş ve şöyle demişti: “Düşmanınız sizi esir aldığı ya da başınıza bir musibet geldiği zaman bana dua edin! Bana dua ederseniz duanıza karşılık veririm.” Ama onlar esir alınınca bir süre yüce Allah’a dua etmeyi unuttular. Ceza günleri geçip de afiyette oldukları günler gelince Allah Teâlâ İsrâiloğulları’ndan bir peygamberine “güçlü ve güvenilir bir adam gönderin, ben kavminizi esir alan düşmanların kalplerine onları salıverin diye bir duygu salacağım” diye vahyeder. -Hikâye uzundur ama biz kısaca aktaracağız- Hükümdarları Yûnus’u, esirleri düşmanların eUnden kurtarması için gönderir. Yûnus (a.s.) yola çıkar ve istişarede bulunur. Ancak hükümdar kendisine katı davrandığı için ona öfkelenir. “Hükümdara öfkeli bir halde” deyiminin mânası budur. Çünkü hükümdar Yûnusa (a.s.) o düşmanlara çıkma emri vermişti. Bazıları da öfkeli bir halde deyimini kavmine öfkeli bir halde şeklinde yorumlamışlardır. Zünnûn’un kavmine öfkelenmesi de birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi; Zünnûn kavminin iman etmelerinden ümit kesince onlara bir tuzak kurmak için yanlarından çıkıp gitmişti. Çünkü Allah Teâlanm onlar hakkındaki âdetine göre bir peygamber aralarından çıkıp gitti mi başlarına azap gelirdi. Zünnûn azaptan korksunlar da iman etsinler diye aralarından çıkıp gitmişti. İkincisi: Zünnûn kendisini öldürmesinler diye canının derdine düştüğü için aralarından çıkıp gitmiştir. Çünkü kavmi onu öldürmeyi düşünmüştü. O da kendini öldürmesinler diye canının derdine düşerek oradan çıkıp gitmişti. Nitekim Kureyş Hz. Peygamber’i katletmeye karar verince Resûl-i Ekrem aralarından çıkıp gitmişti. Fakat Resûlullah (a.s.) yüce Allah’ın izniyle, Zünnûn ise izin almadan çıkmıştı. Üçüncüsü: Zünnûn kavmi inatta ve dik kafalılıkta had safhaya ulaşıp da imanlarından ümitsizliğe düşünce kendini tamamıyla yüce Allah’a ibadete vermek için aralarından çıkıp gitmişti. Çünkü o, Rabb’ine iman etmekle yükümlüydü. Kavmini de buna davet etti. Onların imanlarından ümidini kesince belirttiğimiz gibi Rabb’inden izin almaksızın aralarından çıkıp gitti. Bu çıkışı hem kendisine ve hem de kavmine faydalı olsa da izinsiz çıktığı için azarlandı. En doğrusunu Allah bilir.

      Bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Kavminin yanından çıkıp gidince bizim kendisini sıkmayacağımızı, darlık ve sıkıntı üe imtihan etmeyeceğimizi zannetmişti. Âyette geçen “nakdirü” fiili “sıkıştırma” anlammadır. Arapça’da “fülânun makdûrun aleyhi ve mukterun” denilir ki mânası “sıkıştırılmış” demektir. Bu beyandaki fiil, “Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır” meâlindeki beyanda geçen “yakdiru” fiili gibidir. Bu fiil de daraltır, sıkıştırır demektir, “onu imtihan edip rızkını daralttığında” meâlindeki beyanında geçen “kadera” fiili de aynı anlamdadır. Yani rızkını daralttı, demektir.

      Sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı. Âyette geçen karanlıklar için üç karanlığın içinde yalvardı demişledir. Bunlar gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın karnının karanlığıdır. Bazıları da Zünnûnu yutan balığı da bir başka balık yutmuştu. Dolayısıyla o bir balığın karnında ve bir başka balığın karnında idi, bir de gecenin karanlığı söz konusu idi demişlerdir. Zünnûn bu karanlıklara düşünce Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım! demiştir. Rabb’ini birleyip ve O’nu hakkında söylenen her türlü yakışıksız şeylerden tenzih etmiş, sonra da hatasını, günahını itiraf etmiş ve “Gerçekten ben kötü işler yapmışım” demiştir. Allah Teâlâ onun duasını işitmiş ve tövbesini kabul etmiş sonra da duyduğu gam ve kederi gidermiştir. Çünkü yüce Allah bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık demekte ardından da işte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız diyerek onları kurtardığını haber vermektedir. Netice olarak Allah Teâlâ’nm musibet ve darlık vererek imtihan ettiği bir kimse, Hz. Yûnusun ettiği gibi bir dua ederse Cenâb-ı Hakk’m sıkıntılarını gidereceği umulur. Çünkü O, işte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız demektedir. Bu doğrultuda Hz. Peygamberin “Kim Zünnûn un duasını yaparsa o duası kabul edilir” dediği rivayet edilir.

      Ayrıca bazıları şöyle demiştir: Zünnûn bu [duayı] yeryüzünden almıştır. [Çünkü] denizin dibine inince [bunu o dipten duymuş] ve okumuştur. Bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: Zünnûn salih ve ibadete düşkün biriydi. Balığın karnına girmeden önce kendisini buna alıştırmıştı. Balığın karnına girince daha önce okuduğu duayı okuyordu. Okuduğu dualardan biri şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “Eğer o, Allah’ın şanını yüceltenlerden olmasaydı kıyâmete kadar balığın karnında kalacaktı”. Bazıları da Zünnûn bundan önce Allah’ın şanını yüceltenlerdendi. Yoksa âyette belirtilen süreye (kıyâmete) kadar balığın karnında kalırdı demişlerdir. Bazıları da Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım! dememiş olsaydı balığın karnında kalırdı. Bu tevile göre O, Allah’ın şanını yüceltenlerden idi meâlindeki beyanın mânası şöyle olur; Bu duayı söylemekle onlardan oldu. Ancak birinci tevil daha ağır basmaktadır.

      Öte yandan Onu sıkıntıdan kurtardık meâlindeki beyanın mânası hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir; Burada sözü edilen ve sıkıntı anlamına gelen “ğam” kelimesi, Allah Teâlanın onu balığın karnında ve denizde dar mekânla imtihan etmesi demektir, önce imtihan etmiş, sonra da kurtarmıştır. Fakat yüce Allah’ın onu aralarından çıkmasına sebep olan gamdan ve sıkıntıdan kurtarmış olması da mümkündür.

      Müfessirlerin, Yûnus (a.s.) balığın karnında kırk gün veya üç gün ya da buna benzer bir süre kalmıştır tarzında süre ile ilgili olarak beyan ettikleri ifadelerin doğruluğu ancak vahiy ile bilinir. Bu konuda eğer vahiy varsa kabul edilir. Aksi takdirde bu sürenin ne kadar olduğunu öğrenmeye hiç de ihtiyacımız yoktur.

      İbn Kuteybe “zünnûn” kelimesinin balık sahibi ve “nün” kelimesinin de balık anlamına geldiğini söylemiştir. Ebû Avsece şöyle demiştir: Hz. Yûnusa “zünnûn” denilmiştir, çünkü balık onu yutmuştur, “nûn” balık demektir, “nînân onun çoğuludur. İbn Kuteybe “fe zanne en len nakdira aleyhi” âyetini, onu sıkıştıramayacağımızı zannetmişti diye açıklamıştır. İbn Kuteybe kelimenin “fülânun makdûrun aleyh” şeklindeki kullanımının bulunduğunu ve “filana daraltılmıştır” mânasını ifade ettiğini belirtir. Daha sonra “fe kadara aleyhi rizkahu” âyetindeki “kadera” fiili ile “yebsutu’r-rizka limen yeşâu ve yakdiru” âyetindeki “yakdiru” fiilinin de aynı şeküde “daralttı” anlamını ifade etmek suretiyle aynı olduğunu belirtir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        festecebnâ (فَاسْتَجَبْنَا)

        Bağlaç olan "fe", sin-cim-be (ج و ب) kökünden istif'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs "estecebnâ" (Biz icabet ettik) fiiliyle birleşmiştir. "Bunun üzerine derhal ona karşılık verdik, duasını kabul ettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi kesmek, yarmak ve bir çağrıya cevap vererek aradaki sessizliği parçalamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isticâbe" kavramının, bir talebe sadece lafzen değil, o talebin gerektirdiği fiili yardımı ve sonucu bizzat var ederek "tam bir yeterlilikle" karşılık vermek olduğunu aktarır.

        Bu fiilin başındaki "fe" (takibiyye) edatını analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ilahi hızın ve şefkatin sarsıcılığına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Yunus peygamberin o zifiri karanlıklar içindeki çığlığı ("Lâ ilâhe illâ ente...") biter bitmez, araya hiçbir zaman dilimi veya engel girmeden "fe" (anında) edatıyla ilahi icabetin gelmesi; samimiyetin ve tevhidin ilahi katmandaki "gecikmez" karşılığını mühürler.

        lehû (لَهُ)

        Tahsis ve yönelme bildiren "li" harf-i ceri ve üçüncü tekil şahıs "-hû" (ona) zamiridir. "Sadece onun için, bizzat ona özel olarak" anlamına gelir.

        ve necceynâhu (وَنَجَّيْنَاهُ)

        Bağlaç "vav", nun-cim-vav (ن ج و) kökünden tef'îl babında türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "necceynâ" (Biz kurtardık) fiili ve "-hu" (onu) zamirinin birleşimidir. "Ve onu selâmete çıkardık, onu o dar boğazdan çekip aldık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "yerden yükselmek, yüksek ve güvenli bir tepeye çıkmak, dar ve tehlikeli bir yerden genişliğe/ferahlığa kavuşmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "necât" kavramının, kişiyi helak edecek olan o kuşatıcı kuşatmadan (balığın karnı/deniz/karanlık) sıyırıp mutlak bir güvenli alana yerleştirmek olduğunu aktarır.

        mine'l-gammi (مِنَ الْغَمِّ)

        Ayrılma bildiren "min" edatı ile gayn-mim-mim (غ م م) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "gamm" isminin birleşimidir. "O kederden, o boğucu sıkıntıdan, o darlıktan" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "örtmek, bürümek ve karanlığa boğmak" olduğunu belirtir. Gökyüzünü kaplayan buluta "gamâm", insanın içini kaplayan ve ruhunu adeta nefessiz bırakan kedere "gamm" denilmesi bu yüzdendir. Râgıb el-İsfahânî, "gamm" kelimesinin, üzüntünün (hüzün) çok daha ötesinde, insanın üzerine bir örtü gibi çöken ve çıkış yolunu tamamen kapatan "boğucu bir dert" olduğunu ifade eder.

        Bu kelimenin Yunus peygamberin durumuyla olan ontolojik bağını analiz eden Toshihiko Izutsu, muazzam bir mekansal metafora dikkat çeker. Izutsu'ye göre "gamm", Yunus'un içinde bulunduğu fiziksel katmanların (gece karanlığı, denizin derinliği ve balığın karnı) ruhundaki karşılığıdır. Allah onu sadece suyun dışına çıkarmamış; ruhunu örten o ağır çaresizlik örtüsünü (gammı) de yırtıp atmıştır.

        ve kezâlike (وَكَذَٰلِكَ)

        Bağlaç "vav", teşbih (benzetme) edatı "ke" ve uzak işaret zamiri "zâlike"nin birleşimidir. "İşte böylece, aynen bu şekilde, bu yasaya uygun olarak" anlamına gelir.

        Bu edatın ayetteki hukukileştirme (yasalaştırma) işlevini değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin aniden Yunus peygamberin özel hikayesinden (tikelden) evrensel bir ilahi yasaya (tümele) sıçradığına dikkat çeker. "Kezâlike" (işte böylece) ifadesi; bu kurtuluşun sadece bir peygambere has mucizevi bir istisna olmadığını, benzer bir samimiyetle yönelen herkes için işleyecek olan sarsılmaz bir "ilahi prosedür" olduğunu ilan eder.

        nuncî (نُنجِي)

        nun-cim-vav (ن ج و) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), birinci çoğul şahıs "nuncî" (Biz kurtarırız) fiilidir. "Kurtarırız, selâmete çıkarırız" anlamına gelir.

        Bu fiilin zaman kipi (muzari) üzerindeki mucizevi nükteyi analiz eden Dücane Cündioğlu ve Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin zaman kaymasına dikkat çekerler. Cündioğlu'na göre, önceki fiiller (necceynâhu/kurtardık) mazi kipiyle gelerek bitmiş bir olayı anlatırken; bu son fiilin "nuncî" (kurtarırız) şeklinde muzari gelmesi, ilahi yardımın tarihe gömülmediğini, her an (şimdiki ve gelecek zamanda da) "aktif ve yürürlükte" olduğunu mühürler. Kılıç ise bu fiilin, ümitsizliğe düşen her insan için her an uyanık olan bir "kurtuluş vaadi" (dinamik bir yasa) olduğunu vurgular.

        el-mu'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)

        hemze-mim-nun (أ م ن) kökünden if'âl babında türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve mansub formda bir kelimedir. "İnananları, güvenenleri, mutlak bir emniyet içinde sığınanları" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "korku ve şüphenin zıttı olarak; kalbin sükunete ermesi ve sarsılmaz bir güven (iman) duymak" olduğunu belirtir.

        Bu kelimenin ayetin sonundaki o kapsayıcı finalini analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar ve Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki liyakat vurgusuna dikkat çekerler. Ayet "peygamberleri kurtarırız" demez; "müminleri kurtarırız" diyerek kapıyı tüm insanlığa açar. Aydar'a göre Yunus peygamberin o karanlıklardaki kurtuluşu, "iman" paydasında buluşan her bir birey için bir "prototip" (örneklem) haline getirilmiştir. Kim Yunus gibi o mutlak çaresizlik anında (gamm) sadece O'na yönelirse; imanındaki o sarsılmaz güven (emniyet), ilahi icabetin ve kurtuluşun (necât) yegane anahtarı olacaktır.​

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X