Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 84. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 84. Ayet

    فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Festecebnâ lehu fekeşefnâ mâ bihi min durr(in)(s) veâteynâhu ehlehu vemiślehum me’ahum rahmeten min ‘indinâ veżikrâ lil’âbidîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bunun üzerine biz, taraftmtzdan bir rahmet ve kulluk edenler için anılacak bir örnek olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik; ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.”

      Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için anılacak bir örnek olmak üzere onun duasını kabul ettik. Bu beyan Allah Teâlanın Eyyûb’tan (a.s.) vücuduna ve ailesine gelen belâlarını kaldırdığı ve daha önceki haline döndüğünü ifade etmesi bakımından açıktır. Bazıları şöyle demiştir: Eyyûb’a dünyada ailesi âhirette de onlara verilen ecir kadar ecir verildi. Bazıları âyeti ona aile efradını (verdik) ve Allah onları diriltti ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik şeklinde açıklamışlardır. Eyyûb’un (a.s.) karısı belâlardan önce kızlı erkekli çocuklar dünyaya getirmişti. Allah onları (belâdan sonra) yeniden diriltti. Bazıları “ona aile efradını verdik” cümlesini “Ona daha önce olduğu gibi evleneceği eş ve yardımcılar verdik” şeklinde açıklamışlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için anılacak bir örnek olmak üzere. Bu cümle birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi; Bir dert ve sıkıntıya düşen kimse Hz. Eyyûb başına gelen belâlara nasıl sabretmiş ve Allah Teâlâ da sıkıntısını gidermişse aynen onun gibi yüce Allah sıkıntılarını giderir. İkincisi: Cenâb-ı Hak Eyyûb’un başına gelen sıkıntıların kendisinin işlediği bir kusurdan kaynaklanmadığını, fakat Allah Teâlâ’nın imtihan maksadıyla ilkin verdiği bir sıkıntı olduğunu ve O’nun dilediği kişiyi dilediği belâ ve musibetle imtihan edebileceğini bildirmektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fe istecabnâ (فَاسْتَجَبْنَا)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile cim-vav-be (ج و ب) kökünden istif'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs "istecabnâ" fiilinin birleşimidir. "Bunun üzerine derhal icabet ettik, duasına/nidasına anında karşılık verdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi yarıp geçmek, mesafeyi aşmak ve sese eylemle karşılık vererek sessizliği kırmak (cevap)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istecâbe" kelimesinin salt sözlü bir yanıt olmadığını, muhatabın derin ihtiyacını anında gideren ve talebini fiili olarak yerine getiren eylemsel bir karşılık manasını taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin yapısındaki teolojik hızı ve ilahi müdahaleyi analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, baştaki "fe" (takibiyye) harfinin önemine dikkat çeker. Öztürk'e göre Eyyûb'un o edep dolu, sessiz ve çaresiz feryadı (nida) ile Allah'ın cevabı (icabet) arasında hiçbir zaman boşluğu veya gecikme yoktur. Eyyûb "Rabbim bana hastalık dokundu" der demez, ilahi irade "fe" (anında) devreye girmiş ve "istecabnâ" (Biz icabet ettik) azamet çoğuluyla o sarsılmaz şifa operasyonunu başlatmıştır. İstif'âl babı, cevabın kesinliğini, mutlaklığını ve ilahi inayetin kuşatıcılığını mühürler.

        lehu (لَهُ)

        Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (ona) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sadece ona, bizzat onun yararına" anlamına gelir. Gramatikal olarak, o muazzam ilahi icabetin ve şifanın, yeryüzünde yapayalnız kalmış ve bedeni iflas etmiş olan Eyyûb'un şahsına "tahsis edildiğini" gösteren bir odak noktasıdır.

        fe keşefnâ (فَكَشَفْنَا)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi, kef-şın-fe (ك ش ف) kökünden türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "keşefnâ" fiilinin birleşimidir. "Bunun üzerine kaldırdık, açtık, giderdik, sıyırıp attık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "örtülü veya kapalı olan bir şeyi açığa çıkarmak, üzerindeki karanlık perdeyi/kabuğu sıyırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "keşf" eyleminin, hem fiziksel bir engelin veya organik bir hastalığın bedenden sökülüp atılması hem de zihinsel bir kederin dağıtılması (inkişaf) manasını taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin içerdiği tıbbi ve ontolojik metaforu analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "keşf" kelimesinin hastalık tasvirindeki edebi gücüne dikkat çeker. Aydar'a göre hastalık (durr), Eyyûb'un bedenini adeta karanlık ve ağır bir elbise, aşılmaz bir örtü gibi sarmıştır. Allah, "Biz iyileştirdik" (şefeynâ) gibi sıradan bir tıbbi fiil yerine "keşefnâ" (Biz sıyırıp attık/kaldırdık) diyerek; o devasa, yıllanmış ve bedeni çürüten hastalığı, Eyyûb'un üzerinden basit bir örtüyü çeker gibi tek bir ilahi hamleyle söküp aldığını resmeder.

        mâ (مَا)

        Arapçada akılsız varlıklar, durumlar veya nesneler için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "o şey ki, o durum ki" anlamına gelir.

        bihî (بِهِ)

        İrtibat ve zarfiyet bildiren "bi" harf-i ceri ve üçüncü tekil şahıs "-hî" (onda/ona) zamirinden oluşur; "onda bulunan, ona isabet etmiş olan" anlamına gelir. İki kelime (mâ bihî) birlikte, Eyyûb'un bedenini mesken tutmuş olan o korkunç durumun (hastalığın) tamamını işaret eden gramatikal bir pakettir.

        min durrin (مِن ضُرٍّ)

        Açıklama (beyan) bildiren "min" edatı ile dad-ra-ra (ض ر ر) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ve mecrur "durr" isminin birleşimidir. "Hastalık namına ne varsa, bedensel acı cinsinden her şeyi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "faydanın (nef') tam zıttı olarak; bir şeye eksiklik, acı, yıkım, zayıflık isabet etmesi" olduğunu belirtir.

        Bu kelimenin bir önceki ayetle kurduğu kusursuz edebi (retorik) simetriyi analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, Eyyûb'un duasındaki teşhisin Allah tarafından nasıl bizzat onaylandığına dikkat çeker. Bir önceki ayette Eyyûb "Bana durr (organik bedensel çöküş) dokundu" diyerek teşhisi koymuştur. Allah bu ayette, Eyyûb'un kullandığı o kelimenin aynısını (durr) kullanarak; "Evet, onun bedenindeki o durr (fiziksel yıkım) namına ne varsa hepsini kaldırdık" diyerek, kulunun acısına ilahi bir tasdik mührü vurmuştur. "Min" edatı, o bedensel acıdan zerre kadar bir kalıntı dahi bırakılmadığını (kökten temizliği) belirtir.

        ve âteynâhu (وَآتَيْنَاهُ)

        Bağlaç "vav", hemze-te-ye (أ ت ي) kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs "âteynâ" (Biz verdik) fiili ve "-hu" (ona) nesne zamirinin birleşimidir. "Ve biz ona verdik, lütfettik, bahşettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin yönelip gelmesi, suhûletle hedefine ulaşması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "i'tâ" (vermek) eyleminin muhatabı onurlandırarak ona ilahi bir lütfu, eksik olan bir nimeti karşılıksız aktarmak (hibe etmek) olduğunu ifade eder.

        Bu fiilin teolojik ağırlığını analiz eden Toshihiko Izutsu, "âteynâ" (Biz verdik) fiilindeki dikey lütuf ilişkisine (inayet) dikkat çeker. Izutsu'ya göre Eyyûb'a kaybedilenlerin geri verilmesi, dünyevi bir mahkemenin "tazminat kararı" veya Eyyûb'un sabrıyla "satın aldığı" bir bedel (kesb) değildir. Bu, mutlak ve aşkın bir otoritenin (Biz), dilediğine karşılıksız ve sarsılmaz bir merhametle sunduğu dikey bir ikramdır (vehb).

        ehlehu (أَهْلَهُ)

        elif-he-lam (أ ه ل) kökünden türeyen "ehl" isminin mansub (nesne) formu ve "-hu" (onun) zamirinden oluşur. "Onun ehlini, onun ailesini, yakınlarını" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir mekanı (çadırı/evi) paylaşan, aralarında derin bir ünsiyet, yakınlık ve bağ bulunan kimseler" olduğunu belirtir. Hastalık sürecinde Eyyûb'u terk eden, dağılan veya ölen ailesinin ve sosyal çevresinin (ehliyet/ünsiyet bağının) yeniden inşa edilişini mühürler.

        ve mislehum (وَمِثْلَهُم)

        Bağlaç "vav", mim-se-lam (م ث ل) kökünden türeyen "misl" isminin mansub formu ve "-hum" (onların) çoğul zamirinden oluşur. "Ve onlarla birlikte bir o kadarını daha, onların bir dengini/mislini daha" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin dengi, benzeri, eşdeğeri, kalıbı" olduğunu belirtir.

        Bu kelimenin ilahi ekonomideki "mutlak cömertlik" ilkesini resmedişini analiz eden Dücane Cündioğlu, "mislehum" (bir o kadarı daha) kavramının muazzam bir ontolojik taşkınlık olduğuna dikkat çeker. Cündioğlu'na göre insan adaleti sadece "kaybedileni iade etmeyi" öngörür. Ancak ilahi merhamet, o tarifsiz sabrın (Eyyûb'un sükunetinin) karşılığı olarak sadece kaybı (ehli) iade etmekle kalmaz; o kaybın bir benzerini/mislini daha üzerine ekleyerek (katlayarak) verir. Bu, sabrın, hesaplanamaz bir ilahi tazminatla ödüllendirilmesidir.

        meahum (مَّعَهُمْ)

        mim-ayn (م ع) kökünden gelen, mekansal veya sosyal birliktelik bildiren zarf ve "-hum" (onlarla) zamirinin birleşimidir; "onlarla beraber, onlarla birlikte" anlamına gelir. Verilen o yeni neslin (misl), eski parçalanmışlıkla değil, tam bir sosyal bütünlük ve "beraberlik" (mea) içinde Eyyûb'un hayatına entegre edildiğini vurgular.

        rahmeten (رَحْمَةً)

        ra-ha-mim (ر ح م) kökünden türeyen, nekre ve mansub formda gelen bir mastar/isimdir. "Bir rahmet olarak, şefkatimizin bir eseri olarak" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "annenin karnındaki rahim" olduğunu, zayıf varlığı her türlü tehlikeden koruyan, besleyen mutlak bir güvenlik kapsülünü ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramının salt soyut bir duygu olmadığını, muhatabın acısını gideren eylemsel bir iyilik (ihsan) olduğunu aktarır.

        Kelimenin gramatikal pozisyonunun felsefi boyutunu değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "rahmeten" kelimesinin ayette "mef'ul-i lieclih" (eylemin asıl sebebini/gerekçesini bildiren nesne) olarak konumlandığına dikkat çeker. Buna göre, Eyyûb'a hastalığın şifasının verilmesi ve ailesinin katlanarak iade edilmesinin asıl gerekçesi; Eyyûb'un kendi biyolojik direnişi veya soyut ahlakı değil, doğrudan doğruya Mutlak Otorite'nin taşkın "merhametidir". Şifa, ancak Allah'ın rahmetinin bir tecellisidir.

        min ındinâ (مِّنْ عِندِنَا)

        Ayrılma bildiren "min" (den/dan) edatı, ayn-nun-dal (ع ن د) kökünden türeyen mekansal/manevi zarf "ınd" ve birinci çoğul şahıs "-nâ" (bizim) zamirinin birleşimidir. "Kendi katımızdan, kendi nezdimizden, bizzat bizim tarafımızdan" anlamına gelir. İbn Fâris, "ınd" kelimesinin temel etimolojik anlamının "bir şeyin varlık mekanı, sınırının sonu, bir otoritenin bizzat kendi huzuru ve himayesi" olduğunu belirtir.

        Bu tamlamanın ayette kurduğu teolojik mekansallığı (spatiality) analiz eden Angelika Neuwirth, "ındinâ" (kendi katımızdan) ifadesinin muazzam bir ontolojik vurgu olduğuna dikkat çeker. Eyyûb'un şifası yeryüzünün eczanesinden, dönemin tıbbından veya beşeri bir müdahaleden (yatay düzlemden) gelmemiştir. Bu şifa, fizik kurallarını ve tıbbın acziyetini aşarak, doğrudan doğruya aşkın ve metafizik bir boyuttan, mutlak ve dikey bir müdahaleyle "ilahi makamın tam merkezinden" (ındinâ) inmiştir.

        ve zikrâ (وَذِكْرَىٰ)

        Bağlaç "vav" ile zel-kef-ra (ذ ك ر) kökünden türeyen, ism-i maksur (sonu illetli) formunda bir isimdir. "Ve bir ibret, bir hatırlatma, ders çıkarılacak sarsıcı bir öğüt" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi zihinde diri tutmak, unutmanın (nisyan) tam zıttı olarak, bir bilgiyi veya hali kalpte ve dilde sarsılmaz bir şekilde muhafaza etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikrâ" kavramının insanın dünya telaşıyla unuttuğu ontolojik hakikatleri, acıyı veya ahlaki yasaları sarsıcı bir şekilde yeniden bilincine taşıyan mutlak uyarıcı olduğunu ifade eder.

        lil âbidîn (لِلْعَابِدِينَ)

        Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile ayn-be-dal (ع ب د) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve mecrur bir kelimedir. "İbadet edenler için, kulluk edenler için, mutlak teslimiyet gösterenler için" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, yumuşamak ve mutlak bir zillet" olduğunu belirtir.

        Bu kapanış kelimesinin ayetin evrensel mesajındaki işlevini derinlemesine analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Eyyûb kıssasının tarihsel bir mitoloji olmaktan çıkarılıp yeryüzünün ortak kaderine nasıl bağlandığına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Eyyûb'un hikayesi salt geçmişte kalmış şahsi bir "şifa anlatısı" değildir. Ayet, "ve zikrâ lil âbidîn" (ve ibadet edenler için bir ibret olarak) diyerek biter. Kur'an, Eyyûb'u tüm insanlığa bir "sabır anıtı" (zikrâ) olarak diker; yeryüzünde "kulluk eden" (âbidîn) herkesin, varlıkta da yoklukta da, sağlıkta da hastalıkta da asıl ibadetin isyan etmeden sadece O'na yönelmek, acıyı edeple karşılamak ve şifayı sadece O'nun rahmetinden (ındinâ) beklemek olduğunu anlatan evrensel ve ahlaki bir manifestoyla kıssayı mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X