Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 82. Ayet

    وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemine-şşeyâtîni men yeġûsûne lehu veya’melûne ‘amelen dûne żâlik(e)(s) vekunnâ lehum hâfizîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şeytanlar (cinler) arasından da onun için dalgıçlık ve daha başka işler yapanlar vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.”

      Şeytanlar (cinler) arasından da onun için dalgıçlık ve daha başka işler yapanlar vardı. Allah Teâlâ onlara olan nimetlerini zikretmektedir. Çünkü dağlar, rüzgâr, denizler, demir ve âdemoğluna düşman olan şeytanlar gibi en şiddetli ve en katı vasıtaları o iki peygamberin buyruğuna verdiğinden söz etmektedir. İki düşmanı şeytanları ve rüzgârları emrine verdiğini ifade etmektedir.

      Biz onları gözetim altında tutuyorduk. Bu beyanın birkaç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: İnsanları saptırmasınlar diye biz onları gözetim altında tutuyorduk. Bazdan da şöyle demiştir: Süleyman’ın etrafından dağılıp gitmesinler diye biz onları onun yanında tutuyorduk. Çünkü Süleyman’ın onları tutmaya ve kullanmaya gücü yetmezdi. Fakat Allah Teâlâ onları Süleyman’ın emrine verdi ki ona çalışsınlar, boyun eğsinler ve emrinden dışarı çıkmasınlar. Üçüncü ihtimale göre anlamı şöyle olur: Biz onları Süleyman’a muhalif olmaktan geri tutuyorduk. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve mine'ş-şeyâtîni (وَمِنَ الشَّيَاطِينِ)

        Bağlaç olan "vav", teb'îziyye (kısmilik, -den bir grup) bildiren "min" edatı ve şın-tı-nun (ش ط ن) kökünden türeyen "şeytân" isminin cemi mükesser (kuralsız çoğul) formu ile belirlilik takısının (el) birleşiminden oluşur. "Ve şeytanlardan da (bir kısmını emrine verdik)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "uzaklaşmak, muhalefet etmek, haktan ve merhametten fersah fersah ayrı düşmek" olduğunu belirtir. Bazı dilbilimciler kelimenin şın-ye-tı (ش ي ط) kökünden gelip "yanıp kül olmak, öfkeden helak olmak" manasını taşıdığını söylese de, çoğunluk ilk görüşü benimser. Râgıb el-İsfahânî, "şeytan" kavramının sadece belli bir varlık türünü değil, isyan eden, haddi aşan ve kibirlenen her türlü cin ve insan karakterini kapsayan ontolojik bir sıfat olduğunu ifade eder.

        Kelimenin kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, "şeytân" isminin saf Arapça olmayıp, Habeşçedeki (Etiyopya dili) "šayṭān" veya Aramicedeki "sāṭān" kelimelerinden Arapçaya geçmiş (muarreb) kadim bir Sami terimi olduğunu ve orijinalinde "hasım, muhalif, düşman" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bu kelimenin Süleyman'ın iktidar tasvirindeki teolojik ve politik yerini değerlendiren Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın egemen krallık ve büyü mitoslarına dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an, o dönemin kültürlerinde "kontrol edilemez, korkutucu ve kaotik tanrısal güçler" olarak tapınılan veya korkulan bu şeytani (demonik) varlıkları; tevhidi bir sistem içinde Süleyman'ın emrine amade kılınmış, köleleştirilmiş ve sıradan işçilere (faillere) dönüştürülmüş varlıklar olarak sunarak muazzam bir "mitoloji kırma" (demythologization) işlemi gerçekleştirir.

        men (مَن):

        Arapçada akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "o kimseler ki, o varlıklar ki" anlamına gelir. Şeytanların o soyut ve kaotik varlık alanından çıkarılıp, doğrudan somut eylemler yapacak "şahıslar/işçiler" kategorisine bağlandığını gösteren gramatikal bir köprüdür.

        yegûsûne (يَغُوصُونَ)

        gayn-vav-sad (غ و ص) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Dalarlar, derinlere inerler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "suyun altına inmek, derinliklere nüfuz etmek ve oradan bir şey çıkarmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin sıradan bir yüzme olmadığını; denizin dibindeki incileri, mercanları veya gizli hazineleri yeryüzüne çıkarmak için yapılan zorlu ve tehlikeli bir "derinlik işçiliği" olduğunu aktarır.

        Bu fiilin felsefi ve ontolojik boyutunu analiz eden Dücane Cündioğlu, "gavs" (dalma) eyleminin doğanın en erişilmez ve karanlık alanlarına tahakküm etmeyi simgelediğine dikkat çeker. Cündioğlu'na göre insan bedeni, denizin muazzam basıncı ve karanlığı altında çalışmaya fıtraten müsait değildir. Allah, Süleyman'ın krallığına o kadar mutlak bir kozmik iktidar vermiştir ki; insanın ulaşamayacağı o "karanlık su altı derinliklerini", ateşten yaratılmış ve karanlığın varlıkları olan o doğaüstü güçleri (şeytanları) zorla "daldırarak" (yegûsûne) fethettirmiş ve oradaki gizli zenginlikleri yeryüzü medeniyetine (Süleyman'ın hazinesine) kazandırmıştır.

        lehu (لَهُ)

        Tahsis, aidiyet ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (ona) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sadece ona, onun emri ve menfaati için" anlamına gelir.

        Bu edatın ayetteki sosyolojik ve hukuki ağırlığını değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar, "li" (için) harf-i cerinin muazzam bir itaat ve tahsis mühürü olduğuna dikkat çeker. Şeytanlar bu zorlu dalgıçlık işini kendi hevaları, menfaatleri veya özerk iradeleri için yapmazlar; onların bütün emekleri, enerjileri ve ürettikleri değerler mutlak ve kayıtsız şartsız bir şekilde "lehu" (sadece Süleyman'a/onun krallığına) aittir. İktidar, ötekinin emeğini tek bir merkeze (peygambere) tahsis etmiştir.

        ve ya'melûne (وَيَعْمَلُونَ)

        Bağlaç olan "vav" ile ayn-mim-lam (ع م ل) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) fiilin birleşimidir. "Ve işlerler, çalışırlar, eylem ortaya koyarlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir işi belli bir maksatla, kasten, planlı bir şekilde ve bedensel bir emek vererek icra etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" kavramları arasındaki farkı vurgular: Fiil bazen iradesiz veya bilinçsizce yapılabilirken; amel, arkasında aklın, iradenin ve bir hedefin bulunduğu, genellikle süreklilik arz eden kasıtlı eylemlerdir.

        Bu kelimenin teolojik ve psikolojik bağlamını analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, "amel" fiilinin şeytanlara nispet edilmesindeki muazzam dönüşüme dikkat çeker. Kılıç'a göre şeytanın (veya cinlerin) fıtri karakteri bozmak, saptırmak, yıkmak ve vesvese vermektir (kaos). Ancak Süleyman'ın o eşsiz iktidarı altında bu varlıkların o yıkıcı enerjileri hapsedilmiş; onlar "ya'melûne" (çalışıyorlar) eylemiyle, yeryüzünü imar eden, bina yapan, sanat eseri üreten rasyonel ve yapıcı birer "medeniyet işçisine" (kozmos) dönüştürülmüştür. Kötülüğün enerjisi, mutlak iktidar eliyle üretime (amele) kanalize edilmiştir.

        amelen (عَمَلًا)

        Aynı kökten (ayn-mim-lam) gelen, nekre (belirsiz) ve mansub formda bir isim/mastardır. "Bir iş, birtakım işler, çeşitli mesailer" anlamına gelir. Kelimenin fiilden hemen sonra tekrar nekre formda kullanılması (mef'ul-i mutlak benzeri bir yapıyla), yapılan işlerin niteliğinin çokluğunu, çeşitliliğini ve sıradan olmayan devasa boyutlarını ifade eden dilbilgisel bir zenginliktir.

        dûne (دُونَ)

        dal-vav-nun (د و ن) kökünden türeyen bir zarftır. "Aşağısında, astında, berisinde, dışında, -den başka" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin konum veya mertebe olarak aşağısında bulunmak, ona göre daha alçak bir seviyede olmak ve ondan farklılaşmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin bir şeyin haricinde kalan diğer ihtimalleri ve alternatifleri göstermek için kullanıldığını aktarır.

        zâlike (ذَٰلِكَ)

        Uzakta olan veya az önce zikredilmiş olan durumları göstermek için kullanılan ism-i işaret (işaret zamiri) edatıdır; "şu, o, az önce bahsedilen" anlamına gelir.

        Bu iki kelimenin (dûne zâlike) oluşturduğu tamlamayı krallığın üretim çeşitliliği bağlamında değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "bundan başka işler, bunun dışındaki mesailer" ifadesinin Süleyman'ın endüstriyel iktidarına işaret ettiğini belirtir. Öztürk'e göre şeytanlar sadece denize dalıp inci çıkarmakla (yegûsûne) sınırlandırılmamışlardır; "dûne zâlike" tamlaması, onların mabet inşası, devasa kazanlar, heykeller ve ağır sanayi gerektiren mimari projeler gibi insanın fiziksel kapasitesini aşan diğer tüm ağır işkollarında da (farklı amellerde) durmaksızın çalıştırıldıklarını özetleyen şümullü (kapsayıcı) bir ifadedir.

        ve kunnâ (وَكُنَّا)

        Bağlaç olan "vav" ile kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiil "kâne" ve "-nâ" (biz) fail zamirinin birleşimidir. "Ve biz idik, ... durumunda olanlar ancak bizdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin varlık sahasına çıkması, mevcut olması ve kesintisiz bir hal üzere bulunması" olduğunu belirtir.

        Bu eylemin zaman felsefesini kelam ilmi bağlamında değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kunnâ" fiilinin Allah'a nispet edildiğinde geçmişte kalmış bir eylemi değil, O'nun ilminin, iradesinin ve denetiminin zamandan münezzeh, ezeli ve ebedi sürekliliğini (istimrâr) ifade ettiğini aktarır.

        lehum (لَهُمْ)

        Tahsis ve yönelme bildiren "li" (-e/a, -e karşı, onlar üzerinde) harf-i ceri ile üçüncü çoğul şahıs "-hum" (onlar) zamirinin birleşimidir; "onlar için, onlara karşı, onların üzerinde" anlamına gelir. Zamir doğrudan o çalıştırılan "şeytanlara" döner.

        hâfızîn (حَافِظِينَ)

        ha-fe-zı (ح ف ظ) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu (kâne'nin haberi) gereği mansub/mecrur formda gelen bir kelimedir. "Koruyanlar, muhafaza edenler, gözetip denetim altında tutanlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin zayi olmasını, kaybolmasını veya kontrolden çıkmasını engellemek, onu sıkı bir denetim ve gözetim altında tutmak" (zıya'nın zıttı) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hıfz kavramının, bir varlığı kendi sınırları içinde tutmak, onun taşkınlık yapmasına mani olmak ve mevcut nizamı sarsılmaz bir disiplinle korumak olduğunu aktarır.

        Bu sıfatın ayetin en sonundaki o muazzam kelamî (teolojik) mühür işlevini derinlemesine analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı) ve Toshihiko Izutsu, buradaki tenzih (arındırma) mekanizmasına dikkat çekerler. Ayetin başından beri Süleyman'ın rüzgarlara hükmetmesi, cinleri ve şeytanları köle gibi çalıştırması anlatılmıştır. İnsan aklı, bu devasa gücün bizzat Süleyman'ın kendi büyüsel, okült (gizli) veya efsanevi doğasından kaynaklandığını sanabilir. Ancak Kur'an, ayeti "ve kunnâ lehum hâfızîn" (Onları denetim altında tutanlar/zapt edenler ancak Biz idik) diyerek bitirir. Bu kapanış; şeytanların Süleyman'a kendi istekleriyle veya onun efsanevi gücünden korktukları için değil, sadece ve sadece Allah'ın o kahredici "muhafızlığı/denetimi" sayesinde isyan edemediklerini, ontolojik sınırlarını aşamadıklarını hukuki bir dille tesciller. İktidarın asası peygamberin elinde görünse de, o kaotik varlıkların boynundaki asıl görünmez zincir (hıfz) tamamen Allah'ın kudret elindedir. Doğaüstü iktidar, ilahi denetimin bir tecellisinden ibarettir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X