وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ عَاصِفَةً تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 81. Ayet
Daralt
X
-
“Süleyman’ın emrine de onun isteğine göre, içinde bereketler yarattığımız yere doğru esmek üzere güçlü rüzgârı verdik. Biz her şeyi biliriz.”
Süleyman’ın emrine de onun isteğine göre, içinde bereketler yarattığımız yere doğru esmek üzere güçlü rüzgârı verdik. Allah Teâlâ bu âyette şiddetli rüzgâr ve kasırga anlamına gelen “âsıfe” kelimesini belirtirken, bir başka âyette “tatlı tatlı esen rüzgâr” anlamındaki “er-rîh” kelimesinden söz ederek “Bunun üzerine emriyle dilediği yöne doğru tatlı tatlı esen rüzgârı onun buyruğuna verdik” demiştir. “Sert rüzgâr” ve “yumuşak rüzgâr” anlamındaki kelimelerin kullanılmasının birçok sebebi olabilir. Bazıları şöyle demişlerdir: Süleyman’ın (a.s.) emrine verilen rüzgâr o istediği zaman sertleşiyor, istediği zaman da yumuşak oluyordu. Bazdan da şöyle bir açıklama getirmiştir: Söz konusu rüzgâr, tahtını taşıma zamanı sertleşiyor, yürürken yumuşak oluyordu. Bu rüzgârın yaratılış itibariyle sert, ancak Süleyman’a (a.s.) yumuşak ve hafif olması da ihtimal dâhilindedir Netice olarak yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: Sert rüzgârı Süleyman’a yumuşak olsun diye emrine verdik.
İçinde bereketler yarattığımız yere doğru esmek üzere. Allah Teâlâ diğer âyette de “haysü esâbe”, yani dilediği yöne doğru meâlinde bir beyan kullanmıştır. Bu rüzgâr, içinde bereketler yarattığımız yerden başka bir tarafa esmez, başka bir yere yönelmez. Biz her şeyi biliriz.
Yorumu Yorumla
-
ve li suleymâne (وَلِسُلَيْمَانَ)
Bağlaç olan "vav", aidiyet, tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ve Davud'un oğlu Süleyman peygamberin özel isminin (mecrur formda) birleşimidir. İsim gayr-ı munsarıf (yabancı kökenli) olduğu için esre (kesra) yerine üstün (fetha) almıştır. "Ve Süleyman'a da, Süleyman'ın emrine de" anlamına gelir.
Sözcüğün kökenini tarihsel dilbilim bağlamında inceleyen Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Şelomo" kelimesinden geldiğini ve Arapçadaki "selâm" (barış/esenlik) köküyle aynı Sami havzasına (ş-l-m) dayandığını belirtir. Bu kelimenin başındaki "li" (için/emrine) edatının ayetteki gramatikal ve teolojik işlevini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, burada muazzam bir "hazif" (eksiltiltili anlatım) sanatı olduğuna dikkat çeker. Cümlede açık bir fiil yoktur; ancak "li" edatı, bir önceki ayette (79. ayet) Davud için kullanılan "sahhernâ" (Biz boyun eğdirdik/teshir ettik) fiilini zımnen Süleyman'a taşır. Öztürk'e göre bu yapı, ilahi lütfun ve kozmik iktidarın Davud'dan Süleyman'a kesintisiz bir hukuki ve teolojik "miras" (halefiyet) olarak aktarıldığını mühürler.
er-rîha (الرِّيحَ)
ra-vav-ha (ر و ح) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan ismin mansub (nesne) formudur. "Rüzgarı, esintiyi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "genişlik, ferahlık, esmek, nefes almak ve hayatiyet/hareket veren güç" olduğunu belirtir. Ruh, reyhan ve istirahat kelimeleri de bu kökten beslenir. Râgıb el-İsfahânî, "rîh" kelimesinin hareket halindeki havayı ifade ettiğini; Kur'an'da tekil (rîh) kullanıldığında genellikle şiddet ve azap rüzgarını, çoğul (riyâh) kullanıldığında ise rahmet ve yağmur rüzgarını imlediğini aktarır. Ancak bu ayette tekil olmasına rağmen bir azap değil, mutlak bir gücün nesnesi konumundadır.
Bu kelimenin Kur'an'ın doğa felsefesindeki yerini değerlendiren Angelika Neuwirth, rüzgarın (rîh) zapt edilmesinin Geç Antik Çağ'da kozmik krallığın ve tanrısal otoritenin en büyük sembolü olduğuna dikkat çeker. Kur'an, Süleyman'ın emrine otonom, görünmez ve yakalanamaz bir tabiat gücü olan rüzgarı vererek, putperestlerin "hava tanrıları" atfettiği bu unsuru tevhidi bir sistemin itaatkâr bir "memuru" (taşıyıcısı) statüsüne indirger.
âsıfeten (عَاصِفَةً)
ayn-sad-fe (ع ص ف) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne/sıfat) formunda, müennes (dişil) ve nekre/mansub bir kelimedir. "Şiddetle esen, fırtına kopturan, kırıp geçiren, kasırga" anlamına gelir. Rüzgar (rîh) kelimesi semâî müennes kabul edildiği için onu niteleyen bu sıfat da dişil gelmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi şiddetle bükmek, ekinleri rüzgarın vurup kırması ve kuru yaprak ufantısı (asf)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın rüzgarın normal esiş sınırlarını aşarak yıkıcı, sürükleyici ve kontrol edilemez bir şiddet frekansına (fırtına) geçişini ifade ettiğini aktarır.
Bu sıfatın teolojik paradoksunu (tezadını) analiz eden Toshihiko Izutsu, Süleyman'a verilen gücün boyutuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre, eğer Süleyman'ın emrine yumuşak bir meltem verilmiş olsaydı bu sıradan bir lütuf olurdu. Ancak ayet "âsıfeten" (şiddetli kasırga) diyerek, doğanın en vahşi, en kaotik ve dizginlenemez gücünün (fırtınanın) seçildiğini vurgular. Gerçek kozmik iktidar (teshir), uysal olanı değil; en ehlileştirilemez ve tahripkar olanı büküp kontrol altına alabilmektir.
tecrî (تَجْرِي)
cim-ra-ye (ج ر ي) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs (dişil) bir fiildir. "Akar, pürüzsüzce ilerler, (bir yatakta/rotada) koşar, seyreder" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "suyun yatağında akması, bir atın hızla ve takılmadan koşması, kesintisiz ve akıcı bir hareket" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cereyan etme eyleminin, rüzgar, su veya gemiler için kullanıldığında, eylemin rastgele bir savrulma değil, belli bir hedefe doğru engelsiz ve sistemli bir ilerleyiş olduğunu ifade eder.
Bu fiilin bir önceki "âsıfeten" (şiddetli kasırga) sıfatıyla oluşturduğu muazzam ontolojik uyumu analiz eden Dücane Cündioğlu, buradaki estetik karşıtlığa (oksimoron) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre kasırga (âsıfe) doğası gereği kaotiktir, her yöne savrulur ve düzeni bozar; ancak ayet "tecrî" (pürüzsüzce akar/seyreder) diyerek, o kaotik şiddetin ilahi/peygamberi bir iradeyle terbiye edildiğini resmeder. Şiddet yok edilmemiş, sadece mükemmel bir hizada ve rotada "akmaya" (cereyan etmeye) mecbur bırakılarak disipline edilmiştir.
bi emrihî (بِأَمْرِهِ)
Vasıta ve birliktelik bildiren "bi" (ile, vasıtasıyla) harf-i ceri, hemze-mim-ra (أ م ر) kökünden türeyen "emr" ismi ve üçüncü tekil şahıs "-hî" (onun) muttasıl zamirinin birleşimidir. "Onun emriyle, onun buyruğuyla" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir eylemin gerçekleşmesini kesin bir irade ve otoriteyle istemek, bir işe hükmetmek" olduğunu belirtir.
Bu tamlamadaki zamirin (-hî) kime ait olduğu konusundaki çift katmanlı yapıyı analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), muazzam bir teolojik dengeye dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre zamir görünürde doğrudan Süleyman'a dönmektedir; yani o koca fırtına "Süleyman'ın komutuyla" hareket etmektedir. Ancak rüzgarı asıl teshir eden (boyun eğdiren) Allah olduğu için, rüzgarın Süleyman'ı dinlemesi de ontolojik olarak yine "Allah'ın emri/yasası" iledir. Kur'an, rüzgarın kumandasını peygamberin eline (emrine) verirken, o kumandanın asıl sahibinin (yazılımcısının) Yaratıcı olduğu hakikatini bu iç içe geçmiş gramatikal yapıyla mühürler.
ile'l-ardı (إِلَى الْأَرْضِ)
Yönelme ve varış bildiren "ilâ" (e/a doğru) edatı ile elif-ra-dad (أ ر ض) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "ard" (yeryüzü, diyar, toprak) isminin birleşimidir. "O topraklara, o diyara doğru" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün göğün (semânın) zıttı olarak "aşağıda olan, taban, ağırlık, ayak basılan yeryüzü ve zemin" anlamına geldiğini belirtir.
Bu edatın rüzgarın doğasındaki değişimi nasıl resmettiğini değerlendiren Toshihiko Izutsu, "ilâ" (doğru) edatının rüzgara ontolojik bir "hedef" (telos) yüklediğini belirtir. Rüzgar sadece esmez; peygamberin emriyle belli bir coğrafyaya, belirlenmiş bir "noktaya/diyara" doğru (ilâ) stratejik ve planlı bir intikal gerçekleştirir. Doğa olayı, rasyonel bir lojistik araca dönüşmüştür.
elletî (الَّتِي)
Arapçada müennes (dişil) tekil isimleri nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "o ki, o ... olan" anlamına gelir. Arapçada "ard" (yeryüzü) kelimesi semâî müennes (dişil kabul edilen) olduğu için bu edat kullanılmıştır. Kendinden önceki o mekanı (diyarı), kendinden sonra gelecek olan o muazzam ilahi sıfata (berekete) bağlayan gramatikal bir mühürdür.
bâraknâ (بَارَكْنَا)
be-ra-kef (ب ر ك) kökünden mufâale babında türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs (Biz) fiilidir. "Biz bereketli kıldık, mübarek kıldık, feyizlendirdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün muazzam etimolojik temelinin "devenin göğsünü yere vurup çökmesi, orada sabit kalması ve ayrılmaması" olduğunu belirtir. Suyun birikip kalıcılaştığı ve tükenmediği yere (havuz) dilde "birke" denilmesi bundandır. Râgıb el-İsfahânî, "bereket" kavramının, ilahi lütfun, hayrın ve çoğalmanın bir nesnede veya mekanda görünmez bir şekilde yerleşmesi, sabit kalması ve tükenmeksizin devamlılık arz etmesi olduğunu aktarır.
Bu fiilin coğrafi ve tarihsel izdüşümünü analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette kastedeilen diyarın (Şam/Filistin bölgesi) İbrahim, İshak ve Yakub'un yurdu olduğuna dikkat çeker. Kılıç'a göre Süleyman'ın o muazzam hızdaki (rüzgarla gelen) küresel iktidarı, köksüz ve savruk bir krallık değildir; fırtınanın (âsıfe) varış noktası, asırlar önce atalarının tevhidi ektiği ve bizzat Allah'ın "Biz orayı bereketlendirdik" (bâraknâ) diyerek sabitlediği, vahiyle mayalanmış o kadim, dikey ve sarsılmaz peygamberler coğrafyasıdır. Teknolojik ve kozmik güç (rüzgar), ontolojik köklerine (berekete) bağlanmıştır.
fîhâ (فِيهَا)
Zarfiyet (içindelik) bildiren "fî" harf-i ceri ve müennes tekil "-hâ" (onun) zamirinin birleşimidir. Zamir, dişil olan "el-ard" (yeryüzü/diyar) kelimesine döner; "onun içinde, o diyarda" anlamına gelir. İlahi bereketin o coğrafyanın sadece yüzeyine sürülmediğini, toprağının dokusuna, havasına ve içine (fî) nüfuz ettiğini bildiren mekansal bir sabitleyicidir.
ve kunnâ (وَكُنَّا)
Bağlaç olan "vav" ile kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiil "kâne" ve "-nâ" (biz) fail zamirinin birleşimidir. "Ve biz idik, ... olan biziz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin varlık sahasına çıkması, belli bir hal ve durum üzere bulunması" olduğunu belirtir.
Bu fiilin kelam ilmindeki zaman felsefesini değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kunnâ" (biz idik) fiilinin Allah'a nispet edildiğinde geçmişte kalmış bitmiş bir eylemi değil, O'nun sıfatlarının zamandan münezzeh, ezeli ve ebedi sürekliliğini (istimrâr) ifade ettiğini aktarır.
bi kulli şey'in (بِكُلِّ شَيْءٍ)
İrtibat bildiren "bi" harf-i ceri, kef-lam-lam (ك ل ل) kökünden türeyen "küll" (tamamı/hepsi) kelimesi ve şın-ye-hemze (ش ي أ) kökünden türeyen "şey" (varlık/nesne) kelimesinin oluşturduğu bir tamlamadır. "Her şeye, her bir varlığa (dair)" anlamına gelir. İbn Fâris, "küll" kelimesinin dağınık parçaları istisnasız bir şekilde kapsamak; "şey" kelimesinin ise varlığa gelen, meşiet (irade) edilen ve tasavvur edilebilir bir gerçeklik kazanan en küçük ontolojik birim olduğunu belirtir.
âlimîn (عَالِمِينَ)
ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu (kâne'nin haberi) gereği mansub/mecrur formda gelen bir kelimedir. "Bilenlerdik, mutlak ilim sahipleriydik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alameti ve hakikati şüpheye yer bırakmayacak şekilde (yakîn ile) kavramak" olduğunu belirtir.
Bu sıfatın ayetin en sonundaki o muazzam inanç güvenliği (tenzih) işlevini analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, kapanışın teolojik bir fren mekanizması olduğuna dikkat çeker. Aydar'a göre insan aklı, fırtınalara hükmeden, havada seyahat eden ve doğa güçlerini kullanan bir peygamber (Süleyman) figürü karşısında onu kolaylıkla tanrılaştırma, ona "mutlak fail" nazarıyla bakma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kur'an, Süleyman'ın bu görkemli saltanatını anlattıktan hemen sonra "ve kunnâ bi kulli şey'in âlimîn" (Ve her şeyi hakkıyla bilenler ancak Biz idik) diyerek tevhidi sınırı çizer. Süleyman'ın doğaya hükmetmesi onun mutlak gücünden değil; Allah'ın evrendeki her zerreyi (külli şey'in), o fırtınanın her bir molekülünü ve esiş yönünü "bilen, programlayan ve kontrol eden" Yegane Kudret olmasından kaynaklanır. Doğa peygambere boyun eğer, çünkü evrenin yazılımı (ilmi) Allah'ın tekelindedir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla