Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 80. Ayet

    وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْۚ فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve’allemnâhu san’ate lebûsin lekum lituhsinekum min be/sikum(s) fehel entum şâkirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik ki savaş darbelerinden sizi korusun. Artık şükredecek misiniz?”

      Hissi Mûcizeler

      Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik. Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurmuştur: “Onun için demiri yumuşattık. (Ona şöyle buyurduk:) Geniş zırhlar imal et” demektedir. “Onun için demiri yumuşattık” mealindeki cümlenin, ona demiri yumuşatma yöntemini öğrettik artık bu sayede demirden dilediğini imal eder anlamına olması muhtemeldir. Nitekim Allah Teâlâ, onun dışında başka kimselere de demiri yumuşatma yolunu öğretmişti. Allah Teâlamn demiri onun emrine vermiş olmak için herhangi bir yol ve yöntem olmadan da yumuşak kılmış olması mümkündür. Ayrıca başka sert ve katı maddeleri de onun emrine vermişti. Nitekim oğlu Süleyman’a erimiş bakırı vermişti. Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onun için bakır madenini eritip akıttık”. Bakırı eritme ondan başka birine verilmemişti. Demir de böyledir. AUah Teâlâ demiri Süleyman’ın babası için yumuşatmıştı ki demirden dilediğini imal edebilsin. Ve bunlar ondan başka hiçbir kimseye de verilmemişti.

      Âyetin metninde geçen “lebûs” kelimesinin demir zırh olduğu söylenmiştir. Ki savaş darbelerinden sizi korusun, “li tuhsmeküm” kelimesi, sizi koruması için anlamınadır. “Be’sikum” kelimesi düşman ve savaş darbeleri anlamına gelir. Bu kelimenin “li tuhsmeküm” “li yuhsıneküm” ve “li nuhsmeküm” şeklinde birkaç kırâati vardır. Kisâî şöyle demiştir: Fiilin “li tuhsmeküm” diye okunması halinde demircilik sanatının sizi savaş darbelerinden koruması için, “li yuhsıneküm” okunması durumunda “zırhın sizi savaş darbelerinden koruması için” ve ”li nuhsmeküm” okunması halinde de “Bizim sizi savaş darbelerinden korumamız için” mânasına gelir.

      Artık Allah’ın size verdiği nimetlere, dağları, kuşlan buyruğu altına sokma, demiri onun için yumuşatma, rüzgârı emrine verme ve başka mûcizelere şükredecek misiniz? Bütün bunlara şükredecek misiniz? Yani O’na nimetlerinden dolayı şükredin. Çünkü Allah’tan gelen soru kalıpları, gereklilik ve bağlayıcılık ifade eder.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve allemnâhu (وَعَلَّمْنَاهُ)

        Bağlaç olan "vav", ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden tef'îl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs "allemnâ" (biz öğrettik) fiili ve "-hu" (ona) nesne zamirinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alameti ve hakikati şüpheye yer bırakmayacak şekilde kavramak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ta'lîm" (öğretme) eyleminin sadece yüzeysel bir bilgi aktarımı olmadığını, tef'îl babının yapısı gereği muhatabın zihnine bir beceriyi ve ilmi kalıcı, sistemli ve tedrici bir şekilde nakşetmek olduğunu aktarır.

        Bu eylemin failinin azamet çoğuluyla (Biz) gelmesini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Davud peygambere atfedilen zanaatın (zırh yapımının) yeryüzündeki sıradan bir tecrübe veya deneme-yanılma (kesb) yoluyla değil; bizzat ilahi bir yönlendirmeyle, aşkın bir "öğretme" (ta'lim) müdahalesiyle gerçekleştiğine dikkat çeker. Teknoloji ve zanaat, dikey bir inayetle ilahi ilhamın ürünü olarak sunulur.

        san'ate (صَنْعَةَ)

        sad-nun-ayn (ص ن ع) kökünden türeyen, isim/mastar formunda ve muzaf (tamlayan) konumunda bir kelimedir; "sanat, ustalık, üretim, zanaat, ince işçilik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi büyük bir ustalıkla, özenle ve maharetle yapmak" olduğunu belirtir; her sıradan eylem (fiil) veya iş (amel) sanat değildir, ancak içinde estetik, ince bir zeka ve el becerisi barındıran eylemlere "sun'/sanat" denir. Râgıb el-İsfahânî, fiil kelimesinin genel, amel kelimesinin şuurlu bir iş, sanat kelimesinin ise bu şuurlu işin en rafine, en nitelikli formu olduğunu ifade eder.

        Bu kavramın Kur'an'daki ontolojik yerini inceleyen Toshihiko Izutsu, insanın yeryüzündeki üretici/inşacı kapasitesinin bu kelimeyle yüceltildiğini vurgular. Izutsu'ya göre "sanat", insanın ilahi öğretime (ta'lim) kendi emeğini ve aklını katarak doğaya (maddeye) şekil vermesidir. Davud'un eylemi, peygamberliğin sadece ruhani bir tebliğ makamı olmadığını, aynı zamanda maddeye hükmeden, demiri işleyen ve insanlığın faydasına sunan eylemsel bir "ustalık" (sanat) boyutu da taşıdığını gösterir.

        lebûsin (لَبُوسٍ)

        lam-be-sin (ل ب س) kökünden türeyen, mübalağa (abartı/yoğunluk) bildiren "feûl" vezninde, mecrur bir isimdir; "giyilecek şey, sağlam giysi, zırh" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi örtmek, bir şeyin içine girmek, giyinmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın bedenini dış etkenlerden koruyan ve avretini örten her şeye "libas/lebûs" dendiğini aktarır.

        Sözcüğün tarihsel bağlamını inceleyen Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki "lebûs" kelimesinin klasik kumaş giysi değil, savaşta bedeni koruyan "zırh" olduğunu; Davud peygamberin insanlık tarihinde levha (yekpare ve ağır) zırhlar yerine, bedenin hareket kabiliyetini kısıtlamayan, iç içe geçmiş küçük demir halkalardan oluşan "örme zırh" sanatını ilk icat eden/geliştiren kişi olarak tefsir literatürüne geçtiğini aktarır.

        lekum (لَّكُمْ)

        Tahsis, fayda ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile ikinci çoğul şahıs "-kum" (sizin) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sizin için, sizin faydanıza" anlamına gelir.

        Bu edatın sosyo-ekonomik ve ahlaki boyutunu analiz eden Dücane Cündioğlu, "lekum" ifadesindeki o ince tevhidi ahlaka dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Davud, bizzat Allah'tan öğrendiği bu muazzam teknolojik buluşu (zırh sanatını) sadece kendi şahsi zenginliği, kibri veya sarayının tiranlığı için kullanmamış; ilahi bilginin bir emanet olduğu şuuruyla, bunu doğrudan insanlığın, askerlerin ve halkın ("sizin/lekum") faydasına, onların yaşam hakkının korunmasına tahsis etmiştir. Peygamberin sanatı, bencil değil, fıtrat gereği toplumsaldır.

        li tuhsınekum (لِتُحْصِنَكُم)

        Gaye ve sebep (ta'lil) bildiren "li" (için, diye) harf-i ceri, ha-sad-nun (ح ص ن) kökünden if'âl babında türeyen muzari, üçüncü tekil şahıs "tuhsıne" fiili ve "-kum" (sizi) nesne zamirinin birleşimidir. "Sizi koruması için, sizi sağlam bir kaleye alması/aşılmaz kılması için" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi güvence altına almak, etrafına aşılmaz duvarlar örmek, muhafaza etmek ve sarsılmaz kılmak" olduğunu belirtir. Dilde düşmanın aşamayacağı sağlam kalelere "hısn" denilmesi bu yüzdendir. Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" (if'âl babı) eyleminin, kişiyi veya nesneyi her türlü dış saldırıya, zarara ve tehlikeye karşı sarsılmaz bir güvenlik çemberine (adeta yürüyen bir kaleye) almak olduğunu aktarır. Zırh, giyen bedeni düşman darbelerine karşı "kale gibi" (hısn) erişilmez kılan mobil bir sığınaktır.

        min be'sikum (مِّن بَأْسِكُمْ)

        Ayrılma ve korunma/uzaklaşma bildiren "min" (-den/dan, karşı) edatı, be-hemze-sin (ب أ س) kökünden türeyen "be's" ismi ve "-kum" (sizin) muttasıl zamirinden oluşur. "Sizin savaşınızdan, şiddetinizden, birbirinize vereceğiniz kahredici zarardan" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "şiddet, zorluk, eziyet, savaşın yıkıcı gücü, azap ve korku" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "be's" kavramının özellikle savaş meydanındaki o kaotik fiziksel çarpışmayı, silahların bedene vereceği ağır hasarı ve o anki yok edici kudreti ifade ettiğini aktarır.

        Bu tamlamanın içerdiği sosyolojik ve teolojik trajediyi analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "be'sikum" (sizin savaşınız/şiddetiniz) ifadesindeki aidiyet zamirine (kum) dikkat çeker. Ayet, "düşmanınızın savaşından veya yırtıcı hayvanlardan" demez; insanın insana, insanın kendi türüne uyguladığı o vahşi şiddeti "sizin şiddetiniz/sizin savaşınız" diyerek insanın ontolojisindeki o kan dökücü potansiyeli (fesadı) tesciller. Allah, insanın kendi türüne yönelttiği bu tahrip edici şiddetten (be's) yine insanı korumak için zırh sanatını öğretmiştir.

        fe hel (فَهَلْ)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile istifham (soru) edatı olan "hel" (mı/mi, acaba) kelimesinin birleşimidir; "O halde ... misiniz?, Öyleyse hâlâ ... değil misiniz?" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın Kur'an retoriğinde bir bilgi talebinden (öğrenme isteğinden) ziyade, muhatabı ahlaki bir iç hesaplaşmaya iten, ona verilen nimetin ağırlığını hissettiren sarsıcı bir "istifham-ı takriri" (düşündürücü, itirafa zorlayıcı ve sitemkar soru) işlevi gördüğünü belirtir.

        entum (أَنتُمْ)

        Arapçada ikinci çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamiridir; "sizler, bizzat siz" anlamına gelir.

        Bu zamirin kullanımındaki tahsis (odaklama) sanatını değerlendiren Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin failinin zaten ardından gelen "şâkirûn" kelimesinde çoğul olarak bulunmasına rağmen, "entum" zamirinin ayrıca açıkça zikredilmesinin (takdim), muhatabın (insanlığın) nankörlüğe olan meylini kesip atmak ve o muazzam nimetin sorumluluğunu doğrudan doğruya onların şahıslarına kilitlediğini belirtir.

        şâkirûn (شَاكِرُونَ)

        şın-kef-ra (ش ك ر) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda ve cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. "Şükredenler, nimetin kıymetini bilenler, hakkını ödeyenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "doluluk, doymuşluk, verilen nimetin veya gıdanın bedende/davranışta olumlu bir etki (iz) olarak açığa çıkması" olduğunu belirtir. Küfrânın (nimeti örtmenin/nankörlüğün) tam zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, şükrün salt dille söylenen mekanik bir "teşekkür" kelimesi olmadığını; nimetin asıl kaynağını kalple bilmek, dille ikrar etmek ve o nimeti veriliş amacına, fıtrata ve Allah'ın rızasına uygun olarak eylemle kullanmak (bedenin şükrü) olduğunu aktarır.

        Bu kavramın ayetin sonundaki teolojik ve ahlaki (etik) hedefini analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "fe hel entum şâkirûn" (O halde siz şükredenler olacak mısınız?) kapanışının muazzam bir "nimet-külfet diyalektiği" barındırdığına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre teknoloji, zanaat ve bedeni koruyan donanımlar (zırh/medeniyet), insanoğluna kibre kapılması, silahlanıp tiranlık kurması veya tanrıcılık oynaması için değil; hayatta kalıp Yaratıcı'nın ikramını idrak etmesi ve O'na karşı "şükür" (tevazu, adalet ve ibadet) ahlakı geliştirmesi için verilmiştir. Kur'an, medeniyetin, maddi gelişimin ve sanatın nihai varış noktasının "şükür" olması gerektiğini bu son kelimeyle mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X