Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 79. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 79. Ayet

    فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fefehhemnâhâ suleymân(e)(c) vekullen âteynâ hukmen ve’ilmâ(en)(c) vesaḣḣarnâ me’a dâvûde-lcibâle yusebbihne ve-ttayr(a)(c) vekunnâ fâ’ilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      78. “Dâvûd’u ve Süleyman’ı da an. Bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir topluluğun koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz de onların hükmüne tanık idik.”
      ​​
      79. “Süleyman’ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık. Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik. Kuşları ve teşbih eden dağları da Dâvûd’un buyruğu altına soktuk. Bunları yapan bizdik.”
      Dâvûd ve Süleyman Kıssaları

      Dâvûd’u ve Süleyman’ı da an. Bazıları iyi anlama yeteneğinin Süleyman’a (a.s.) tahsis edilmesi, aynı şeyin Dâvûd’a (a.s.) verilmediğini gösterir demişlerdir. Bunun birden çok delili vardır. Birincisi: yüce Allah’ın her iki peygamberi hüküm vermede, ilimde ve başka hususlarda ortak yapmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı demiştir. Devamında da Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik buyurmuştur. Allah Teâlâ âyette ortak oldukları yetenekleri belirtmiş ve “dava konusunu iyi anlama” yeteneğini Süleyman’a (a.s.) tahsis etmiştir. Bir özelliğin ikisinden sadece birine verilmesi ve diğer özelliklerde de ortak kılınmaları söz konusu özelliğin birine bahşedilip diğerine verilmediğini gösterir.

      İkincisi; Bu haberler bize sahip olmadığımız bir bilgiyi elde edelim diye belirtmiştir. îyi anlama yeteneği, Hz. Dâvûd’a değil de Hz. Süleyman’a tahsis edilmeseydi, bu beyanda, bize her iki peygamberin hüküm verme yeteneğine ve ilme sahip olduklarından başka bir şey ifade etmiş olmazdı. Bizler o iki peygambere hüküm verme yeteneği ve ilim verildiğini ve ilimle hüküm verdiklerini biliyorduk. Durum bu olduğuna göre dava konusunu iyi anlama yeteneğinin birisine tahsis edilmesi, diğerinin böyle bir yeteneğe sahip olmadığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fe fehhemnâhâ (فَفَهَّمْنَاهَا)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi, fe-he-mim (ف ه م) kökünden tef'îl babında türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "fehhemnâ" fiili ve "-hâ" (onu) nesne zamirinin birleşiminden oluşur. "Bunun üzerine (derhal) onu biz kavrattık, biz idrak ettirdik, özel olarak biz anlattık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi kalp ve zihin yoluyla derinden kavramak, eşyanın ardındaki ince manayı doğru bir şekilde idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fehm" kavramının, bir meselenin suretinin veya saklı anlamının akılda net bir şekilde tasavvur edilmesi olduğunu; fiilin tef'îl babında (fehheme) gelmesinin ise bu idrakin kişinin kendi çabasıyla değil, dışarıdan üstün bir otoritenin özel müdahalesiyle (öğretmesiyle) gerçekleştiğini aktarır.

        Bu fiilin hukuki ve epistemolojik boyutunu analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, baştaki "fe" (takibiyye) harfine dikkat çeker. Öztürk'e göre, ekin ve koyun davasında (bir önceki ayet) Davud bir hüküm vermiş; ancak ilahi irade anında (fe) devreye girerek, o spesifik davanın (-hâ zamiri davaya döner) içyüzünü, mağduriyetin en adil şekilde nasıl giderileceğine dair o "ince kavrayışı" (fehm) Süleyman'ın zihnine ilka etmiştir. Dücane Cündioğlu, bu kelimenin adalet felsefesindeki yerini vurgular: Hüküm yetkisi (hukuk) salt yasal bir mekanizma değildir; adaletin tecellisi için bazen yasanın ötesine geçen, doğrudan ilahi inayetten beslenen sarsılmaz bir "fehim" (derin kavrayış ve feraset) gerekir.

        suleymâne (سُلَيْمَانَ)

        Davud peygamberin oğlu Süleyman peygamberin özel ismidir. Gayr-ı munsarıf (yabancı kökenli) bir özel isim olduğu için tenvin almaz. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, "Süleyman" isminin Arapça kökenli olmadığını, kadim dillerden (İbranice/Süryanice) Arapçalaşmış (muarreb) bir isim olduğunu aktarırlar.

        Sözcüğün kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında inceleyen Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Şelomo" (barışçıl, esenlik sahibi) kelimesinden geldiğini ve köken olarak Arapçadaki "selâm" (barış/güvenlik) köküyle aynı kadim Sami havzasına (ş-l-m) dayandığını belirtir.

        ve kullen (وَكُلًّا)

        Bağlaç olan "vav" ile kef-lam-lam (ك ل ل) kökünden türeyen ve tenvin alan "küll" kelimesinin birleşimidir. "Ve onların her birine, tamamına, hepsine ayrı ayrı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "parçaları bir araya getirip kapsamak, bütünü ihata etmek ve istisna bırakmamak" olduğunu belirtir.

        Bu kelimenin Kur'an'ın peygamberlik (nübüvvet) tasavvurundaki hassas dengesini analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "kullen" (her ikisine de) ifadesinin muazzam bir tenzih (koruma) işlevi gördüğüne dikkat çeker. Süleyman'a o davada özel bir "fehim" (kavrayış) verilip onun içtihadı öne çıkarılmış olsa da; Kur'an, Davud'un peygamberlik ve adalet makamının zedelenmemesi için "her ikisine de" diyerek, ilahi lütfun ve salahiyetin (bir sonraki kelimeler olan hüküm ve ilmin) Davud'dan asla alınmadığını hukuki bir dille mühürler. Yanılmak veya farklı içtihat etmek, peygamberin ontolojik değerini (küll) düşürmez.

        âteynâ (آتَيْنَا)

        hemze-te-ye (أ ت ي) kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ve "-nâ" (biz) fail zamirinden oluşur. "Biz verdik, biz lütfettik, biz bahşettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün etimolojik anlamının "bir şeyin yönelip gelmesi, suhûletle hedefine ulaşması" olduğunu belirtir.

        Bu eylemin "fehhemnâ" (kavrattık) eyleminden hemen sonra gelmesini kelam ilmi bağlamında değerlendiren Toshihiko Izutsu, fiilin failinin azamet çoğuluyla (Biz) gelmesine dikkat çeker. Hüküm ve ilim, yeryüzünde siyasi bir iktidarla (krallıkla) elde edilen seküler bir kazanım (kesb) değildir; doğrudan doğruya yegane Otorite'den yeryüzündeki halifelere doğru inen dikey ve mutlak bir ilahi lütuftur (vehb/îtâ).

        hukmen (حُكْمًا)

        ha-kef-mim (ح ك م) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ve mansub formda gelen bir isimdir. "Hüküm, yargılama yetisi, adil karar verme, hikmet" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "men etmek, engellemek, durdurmak ve düzeltmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hüküm kavramının "bir şeyi (hakkı) asıl olması gereken yere isabetle koymak ve o şeyle haksızlığın (fesadın) arasına aşılmaz bir set çekmek" olduğunu aktarır.

        ve ılmen (وَعِلْمًا)

        Bağlaç "vav" ile ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden türeyen, nekre ismin birleşimidir. "Ve ilim, mutlak bilgi, derin kavrayış" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alameti ve hakikati kesin olarak idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir durumun mahiyetini şüpheye yer bırakmayacak bir netlikle kavramak olduğunu aktarır.

        Hüküm ve ilim (hukmen ve ılmen) ikilisinin peygamber krallar (Davud ve Süleyman) bağlamındaki teolojik ağırlığını analiz eden Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu iki kelimenin tevhidi devlet aklını özetlediğini belirtir. İlim, eşyanın tabiatını ve ilahi yasaları teorik olarak bilmektir; hüküm ise o evrensel bilgiyi yeryüzünde adaleti tesis edecek pratik ve siyasi kararlara (iradeye) dönüştürmektir. İlimsiz bir iktidar (hüküm) zalimdir; hükümsüz (yaptırımsız) bir ilim ise yeryüzünde adaleti sağlamaktan acizdir. Allah, bu ikisini birleştirerek peygamberlik ile krallığı sentezlemiştir.

        ve sahhernâ (وَسَخَّرْنَا)

        Bağlaç olan "vav" ile sin-hı-ra (س خ ر) kökünden tef'îl babında türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "sahhernâ" fiilinin birleşimidir. "Ve biz boyun eğdirdik, biz amade kıldık, emre verdik/hizmete koştuk" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir varlığı, kendi iradesi ve seçimi dışında, başka bir otoritenin emrine ve hizmetine mutlak surette boyun eğdirmek, onu zorla veya fıtraten bir işe koşmak" (teshîr) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teshîr" kavramının Kur'an'da iki şekilde kullanıldığını; birincisinin zorla baskı altına almak, ikincisinin ise varlıkların yaratılış fıtratlarına ilahi bir yasa yerleştirerek onları evrensel nizama pürüzsüzce uyumlu ve insana hizmet eder hale getirmek olduğunu aktarır.

        Bu fiilin Kur'an'ın "doğa teolojisi" (kozmolojisi) içindeki yerini analiz eden Angelika Neuwirth, "sahhernâ" (biz boyun eğdirdik) eyleminin pagan (müşrik) doğa algısına vurulmuş en büyük darbe olduğuna dikkat çeker. Politeist kültürlerde dağlar, gök cisimleri veya hayvanlar (tabiat güçleri) kendi başlarına özerk tanrılar veya korkulan kutsal ruhlar olarak kabul edilirken; Kur'an, "Biz onları teshir ettik" diyerek, tabiatı "ilah/fail" konumundan indirip, ilahi iradeye mutlak manada boyun eğmiş ve insanın/peygamberin emrine verilmiş sıradan "memurlar/nesneler" (musahhar) statüsüne yerleştirir. Doğanın otonomisi yoktur, sadece Allah'a itaati vardır.

        mea (مَعَ)

        mim-ayn (م ع) kökünden gelen, mekansal veya ruhsal birliktelik, beraberlik bildiren zarftır; "ile birlikte, beraber" anlamına gelir.

        Bu edatın ayetteki sinematografik ve tasavvufi işlevini değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "mea" (ile birlikte) kelimesinin dağları pasif birer sahne dekoru olmaktan çıkardığına dikkat çeker. Dağlar uzaktan izleyen cansız nesneler değil; doğrudan doğruya Davud'un eylemine katılan, onunla aynı zikir frekansını paylaşan ve onun ruhsal coşkusuna "eşlik eden/beraber olan" (mea) aktif ve şuurlu koro üyeleri seviyesine yükseltilmiştir.

        dâvûde (دَاوُودَ)

        Davud peygamberin ismidir. Cümlenin akışında, o devasa kozmik zikrin (koronun) orkestra şefi, ilahi aşkın merkez noktası olarak yerini alır. Dağlar ve kuşlar kendi başlarına değil, onun (Davud'un) rehberliğinde ve onunla beraber (mea Dâvûde) o aşkın eyleme katılırlar.

        el-cibâle (الْجِبَالَ)

        cim-be-lam (ج ب ل) kökünden türeyen "cebel" (dağ) isminin cemi mükesser (kuralsız çoğul) formu ve belirlilik takısı (el) almış halidir. "O dağları" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sertlik, katılık, kütle, yerinden oynamayan sağlam ve muazzam iri yapı" olduğunu belirtir. İnsanın fıtratına, değişmez sarsılmaz yaratılış hamuruna da dilde "cibilliyet" denilmesi bu köktendir.

        Bu kelimenin ayetteki mucizevi kontrastını (tezadını) analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, "dağlar" kavramının seçilmesindeki ontolojik şiirselliğe dikkat çeker. Kılıç'a göre dağ, yeryüzünün fiziksel olarak en ağır, en katı, en hissiz ve harekete/değişime en kapalı (cibilliyetli) nesnesidir. Allah'ın, Davud'un o lirik ve coşkulu ibadetine eşlik etmesi için, varlık hiyerarşisinin en katı ve hissiz ucunda duran "dağları" (el-cibâle) seçip onları ruhsal bir hafiflikle (zikirle) dalgalandırması, ilahi kudretin eşya üzerindeki mutlak hakimiyetinin en estetik kanıtıdır. Katı madde, ilahi aşka musahhar (boyun eğmiş) kılınmıştır.

        yusebbıhne (يُسَبِّحْنَ)

        sin-be-ha (س ب ح) kökünden tef'îl babında türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müennes (dişil çoğul) bir fiildir. "Tesbih ederler, sürekli yüceltirler, noksanlıklardan arındırırlar" anlamına gelir. Akılsız çoğullar (dağlar) dişil hükmünde olduğu için fiil de müennes cemî kalıbında gelmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "suda veya havada hızla akıp gitmek, yüzmek, engellere takılmadan pürüzsüzce ilerlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tesbih kavramının felsefi altyapısını açıklarken; bunun, Allah'ı her türlü noksanlıktan hızla tenzih etmek, O'nun şanını yüceltmek için sözle, düşünceyle veya bizzat eylemle varoluşsal bir "ilahi akış (yüzme) içine girmek" manasını taşıdığını ifade eder.

        Bu eylemin doğa (dağlar) ile olan ontolojik bağını değerlendiren Toshihiko Izutsu, "yusebbıhne" fiilinin Kur'an'ın "tevhidi evren tasavvuru"nun kalbi olduğunu vurgular. Izutsu'ya göre Kur'an'da doğa ölü, sağır ve mekanik bir makine değildir; animistik bir şekilde kendi başlarına tanrılar da değillerdir. Her nesne (dağlar dahil), insan aklının kavrayamayacağı kendi fıtri frekanslarıyla, kendi varoluşsal dilleriyle (hal diliyle) sürekli olarak Yaratıcı'yı "tesbih eden", O'nun ihtişamı karşısında varoluşsal bir akış/ürperme (sebh) yaşayan "canlı ve itaatkâr" varlıklardır. Mucize, dağların tesbih etmesi değil; bu evrensel tesbihin Davud'un sesine/zikrine (frekansına) entegre edilecek şekilde görünür ve işitilir (yusebbıhne) kılınmasıdır.

        ve't-tayra (وَالطَّيْرَ)

        Bağlaç "vav" ile tı-ye-ra (ط ي ر) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan ismin (mansub) birleşimidir. "Ve kuşları da (boyun eğdirdik)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "havada uçmak, kanat çırpmak, hızla hareket etmek ve bir yerden bir yere savrulmak" olduğunu belirtir.

        Bu kelimenin (kuşların) dağlarla yan yana getirilmesindeki edebi ve kozmolojik ustalığı analiz eden Dücane Cündioğlu, Kur'an'ın burada muazzam bir "merizm" (bütünü zıt uçlarıyla ifade etme) sanatı uyguladığına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre dağlar (el-cibâl) ağırlığı, katılığı, yerdeki sabitliği ve aşağıyı temsil ederken; kuşlar (et-tayr) hafifliği, dinamizmi, hareketi ve gökyüzünü temsil eder. Davud zikre başladığında, yeryüzünün ve gökyüzünün tüm unsurları, en ağırından en hafifine kadar evrendeki tüm ontolojik zıtlıklar birleşerek Mutlak Otorite'nin (Allah'ın) zikri etrafında kusursuz bir tevhidi armoni (koro) oluştururlar.

        ve kunnâ (وَكُنَّا)

        Bağlaç olan "vav" ile kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiil "kâne" ve "-nâ" (biz) fail zamirinin birleşimidir. "Ve biz idik, ... olan bizdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin varlık sahasına çıkması, belli bir hal ve durum üzere bulunması" olduğunu belirtir.

        fâılîn (فَاعِلِينَ)

        fe-ayn-lam (ف ع ل) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu (kâne'nin haberi) gereği mansub/mecrur formda gelen bir kelimedir. "Yapanlar, fail olanlar, eylemi gerçekleştirenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir etki yaratmak, bir durumu değiştirmek ve kasten/iradeyle bir müdahalede bulunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramının aklın ve iradenin eseri olan her türlü somut aksiyon olduğunu aktarır.

        Bu iki kelimenin ("kunnâ fâılîn") ayetin sonundaki teolojik (kelamî) mühür işlevini derinlemesine analiz eden Diyanet İslam Ansiklopedisi ve Prof. Dr. Sadık Kılıç, kapanışın muazzam bir inanç güvenlik duvarı (tenzih) olduğuna dikkat çekerler. Süleyman'a ince bir kavrayışın verilmesi, Davud'un peşinde dağların ve kuşların zikretmesi gibi olağanüstü (mucizevi) olaylar anlatıldıktan sonra; insan aklının peygamberleri yarı-tanrı (demiurgos) seviyesine çıkarmasını veya bunu onların kendi "büyüsel" güçlerine yormasını engellemek için ayet "kunnâ fâılîn" (Asıl yapanlar Biz idik) diyerek biter. Yeryüzünde gerçekleşen tüm doğaüstü olayların, dağların titreşiminin ve peygamberlerin başarısının ardındaki Yegane Özne (Fail-i Mutlak), peygamberin şahsı değil, doğrudan doğruya ve sadece Allah'tır. İnsan aklı eşyaya bakar, vahiy ise faili gösterir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X