Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 76. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 76. Ayet

    وَنُوحاً اِذْ نَادٰى مِنْ قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Venûhan iż nâdâ min kablu festecebnâ lehu fenecceynâhu veehlehu mine-lkerbi al’azîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Nuh’u da hatırla; daha önce o dua etmişti, biz de duasını kabul edip kendisini ve yakınlarım büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.”

      Nuh Kıssası

      Nuh’u da hatırla; daha önce o dua etmişti. Bazıları daha önce cümlesine İbrahim, îshak ve Yâkup’tan daha önce anlamı vermiştir. Çünkü Nuh (a.s.) adı geçen bu peygamberlerden sonra belirtilmiştir. Öte yandan “Nuh’un duası” konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Nuh’un duasının “Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!” diye yaptığı yakarış olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazıları ise duasının şu beyanda belirtilen niyaz olduğunu söylemiştir: “Rabb’im! Doğrusu ben kavmimi gece gündüz hakka çağırdım; fakat benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı”. Ya da “Rabb’im! Yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma!”, “Rabb’im! Beni, annemi, babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla, zâlimleri ise daima helâk et” meâlindeki beyanlarda yaptığı duaları ve benzer başka dualar olabilir.

      Biz de duasını kabul edip kendisini ve yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Âyette geçen “ehlehû” kelimesiyle kastedilen gerek ailesinden gerekse dışarıdan kendisine tâbi olanlardır. Müfessirlerin geneli büyük sıkıntının suda boğulma ve ona eşlik eden dehşetli korku olduğunu söylemişlerdir. “Büyük sıkıntı” nm Nuh’un (a.s.) kavmini dokuz yüz elli sene Allah’ın dinine çağırması sebebiyle onlardan sineye çektiği sıkıntılar, katlanmak zorunda kaldığı belâlar, kendisini alaya almaları ve çeşit çeşit eziyetleri de olabilir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bizimle alay ediyorsanız edin bakalım! Ama bilin ki sizin alay ettiğiniz gibi (günü gelecek) biz de sizinle öyle alay edeceğiz!”. Buna benzer onlardan katlanmak zorunda kaldığı başka eziyetler de söz konusudur. Allah Teâlâ ise onu bütün bu sıkıntılardan kurtarmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece şu açıklamayı yapar: “Kerb” kelimesi tekil olup, çoğulu “kürûb” şeklindedir. Anlamı, gam, keder, belâ ve felâket demektir. “Kürbetü” tekil, “el-kürab” onun çoğuludur. “Kürûb” ile aynı anlama gelir. Ebû Avsece devamla şöyle der: “Ekrâb” kovalara bağlanan ip demektir. “Ekrâb” iki üç kat kıvrılmış kova ipi anlamına gelir Ekrâb, kovanın iki arâkına (yani kovanın tahta kulpuna bağlanan ip demektir. Tekili “arkuvetün”dür Ebû Avsece devamla şöyle der; “Kirâb” toprağı sürmek demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve nûhan (وَنُوحًا)

        Bağlaç olan "vav" ile Nuh peygamberin özel isminin (mansub/nesne formunda) birleşimidir. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı kökenli bir isim olduğunu belirtirler. Arapça "nevvâh" (çok ağlayan/feryat eden) kökünden geldiği yönündeki halk etimolojisi klasik tefsirlerde yer alsa da, dilbilimciler bunun sonradan üretilmiş bir yakıştırma olduğunu ifade eder.

        Kelimenin Sami dillerindeki serüvenini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Noah" veya Süryanicedeki eşdeğer köklerden geldiğini ve etimolojik olarak "dinlenme, sükûnet, rahatlama ve teselli" manalarını barındırdığını tespit eder. Bu ismin Kur'an'ın edebi kurgusundaki (naratoloji) yerini değerlendiren Angelika Neuwirth, İbrahim ve Lût kıssalarından aniden Nuh'a geçilmesinin muazzam bir tarihsel geriye dönüş (flashback) olduğuna dikkat çeker. Neuwirth'e göre Kur'an, tevhidi mücadelenin sadece İbrahim ile başlamadığını; sıkıntının, reddedilişin ve ilahi kurtuluşun insanlık tarihi kadar eski olduğunu göstermek için anlatıyı "ilk büyük peygambere" (Nuh'a) uzatarak kozmik bir perspektif çizer.

        iz (إِذْ)

        Zaman zarfı olan ve genellikle geçmiş zamana ait bir kesiti bildiren edattır; "o vakit, hani, ...-dığı zaman" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu edatın dilde geçmişteki belirli bir anı veya olayı zihinde sabitlemek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iz" edatının muhatabın dikkatini geçmişteki çok kritik bir kırılma noktasına çekmek ve o olayı adeta şu an yaşanıyormuş gibi (ihzar) göz önünde canlandırmak işlevi gördüğünü aktarır.

        nâdâ (نَادَىٰ)

        nun-dal-ye (ن د ي) kökünden mufâale babında türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiildir. "Nida etti, seslendi, feryat ederek çağırdı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi yükseltmek, uzaktaki birine ulaşmak için bağırarak çağrıda bulunmak ve meclis/toplanma yeri (nâdi)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nida eyleminin sıradan bir konuşma olmadığını; içinde derin bir aciliyet, çaresizlik ve yardım talebi barındıran şiddetli bir yakarış olduğunu ifade eder.

        Bu fiilin teolojik ve psikolojik derinliğini analiz eden Toshihiko Izutsu, "nida" kavramının Kur'an'daki dua felsefesinin en çarpıcı örneklerinden biri olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre nida, yeryüzünde bütün kapıları kapanmış, tüm maddi umutları tükenmiş ve mutlak bir yalnızlığa itilmiş insanın (Nuh'un), doğrudan doğruya aşkın ve mutlak olan Yaratıcı'ya (yukarıya doğru) gönderdiği o dikey, çaresiz ve sarsıcı varoluşsal çığlıktır. Bu eylem, insanın acziyeti ile ilahi kudret arasındaki o muazzam ontolojik mesafenin sesle aşılmasıdır.

        min kablu (مِن قَبْلُ)

        Ayrılma ve başlangıç bildiren "min" edatı ile kaf-be-lam (ق ب ل) kökünden türeyen "kabl" zaman zarfından oluşur; "çok daha önceden, daha evvel" anlamına gelir. İbn Fâris, "kabl" kelimesinin zamanın geçmiş yönüne, yaşanıp bitmiş ve geride kalmış bir ana işaret ettiğini belirtir.

        Bu zaman zarfının ayetteki kronolojik işlevini değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar, "min kablu" ifadesinin surenin akışı içindeki tarihsel haritalandırmaya dikkat çektiğini belirtir. Önceki ayetlerde anlatılan İbrahim ve Lût peygamberlerin mücadelelerinden "çok daha önce" yaşamış olan Nuh'a atıf yapılarak, tevhidin maruz kaldığı baskıların ve Allah'ın peygamberlerine olan yardımının zamansız ve değişmez bir ilahi yasa (sünnetullah) olduğu vurgulanır.

        fe istecabnâ (فَاسْتَجَبْنَا)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile cim-vav-be (ج و ب) kökünden istif'âl babında türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "istecabnâ" fiilinin birleşimidir. "Bunun üzerine derhal icabet ettik, duasını hemen kabul edip karşılık verdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi yarıp geçmek, mesafeyi aşmak ve sese sesle/eylemle karşılık vererek sessizliği kırmak (cevap)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istecâbe" kelimesinin salt sözlü bir yanıt olmadığını, muhatabın ihtiyacını anında gideren ve talebini fiili olarak yerine getiren eylemsel bir karşılık manasını taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin yapısındaki teolojik hızı ve ilahi müdahaleyi analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, baştaki "fe" (takibiyye) harfinin önemine dikkat çeker. Öztürk'e göre Nuh'un o derin feryadı (nida) ile Allah'ın cevabı (icabet) arasında hiçbir zaman boşluğu, gecikme veya tereddüt yoktur. Nuh "nida" ettiği anda, ilahi irade "fe" (anında/hemen ardından) devreye girmiş ve "istecabnâ" (Biz icabet ettik) azamet çoğuluyla o sarsılmaz kurtuluş operasyonunu başlatmıştır. İstif'âl babı, cevabın kesinliğini ve kuşatıcılığını mühürler.

        lehu (لَهُ)

        Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (ona) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sadece ona, onun yararına" anlamına gelir. Gramatikal olarak, o muazzam ilahi icabetin ve kurtuluş planının, yeryüzünde tek başına kalmış olan Nuh'un şahsına ve onun o samimi yakarışına "tahsis edildiğini" gösteren bir odak noktasıdır.

        fe necceynâhu (فَنَجَّيْنَاهُ)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi, nun-cim-vav (ن ج و) kökünden tef'îl babında türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "necceynâ" fiili ve "-hu" (onu) nesne zamirinin birleşiminden oluşur. "Ve onu derhal kurtardık, esenliğe/yüksekliğe çıkardık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir tehlikeden sıyrılarak yüksek, suların veya düşmanın ulaşamayacağı güvenli bir tepeye (necve) çıkmak" olduğunu belirtir.

        Bu fiilin Nuh kıssasındaki fiziksel ve teolojik karşılığını değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "necat" kavramının tam anlamıyla Nuh Tufanı'nın coğrafi gerçekliğine oturduğunu aktarır. Yeryüzünü sular yutarken (helak), Nuh'un gemi vasıtasıyla suların üzerinde kalması ve nihayetinde yüksek bir dağa (Cûdi/necve) oturması, kelimenin etimolojik kökeniyle (yüksekte güvende olmak) kusursuz bir anlamsal örtüşme sağlar.

        ve ehlehu (وَأَهْلَهُ)

        Bağlaç olan "vav", elif-he-lam (أ ه ل) kökünden türeyen "ehl" ismi ve "-hu" (onun) zamirinden oluşur. "Ve onun ehlini, onun ailesini/taraftarlarını" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir mekanı (çadırı/evi) paylaşan, aralarında derin bir ünsiyet, yakınlık ve bağ bulunan kimseler" olduğunu belirtir.

        Bu kavramın Kur'an'daki sosyolojik ve teolojik tanımını analiz eden Toshihiko Izutsu, "ehl" kelimesinin burada salt biyolojik kan bağını (genetiği) ifade etmediğine dikkat çeker. Izutsu'ya göre Kur'ani sistemde Nuh'un "ehli", onun biyolojik oğlu veya karısı değil (çünkü onlar inanmadıkları için boğulmuşlardır); onunla aynı tevhidi inancı paylaşan, onunla birlikte o gemiye (kurtuluşa) binen "ideolojik ve inançsal" ailesidir. Kurtuluş kan bağına değil, iman bağına (ehliyet) endekslenmiştir.

        mine'l-kerbi (مِنَ الْكَرْبِ)

        Ayrılma ve uzaklaşma bildiren "min" (den/dan) edatı ile kef-ra-be (ك ر ب) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "kerb" isminin birleşimidir. "O şiddetli sıkıntıdan, boğucu dertten, büyük kederden" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün muazzam etimolojik temelinin "bükmek, sıkıştırmak, nefes alamayacak kadar daraltmak ve kalın bir ipi düğümlemek" olduğunu belirtir. Tarlanın derinlemesine sürülüp toprağın altüst edilmesine de "kırâb" denilmesi bundandır. Râgıb el-İsfahânî, "kerb" kavramının, insanın hem fiziksel olarak boğazını sıkan hem de psikolojik olarak kalbini daraltan, onu çaresizlik içinde kıvrandıran en ağır musibet ve keder hali olduğunu aktarır.

        Bu kelimenin tufan metaforuyla olan psikolojik bağını inceleyen Dücane Cündioğlu, "kerb" kelimesinin eşsiz bir varoluşsal "boğulma" (choking) hissini resmettiğine dikkat çeker. Cündioğlu'na göre, asıl boğulma tufan sularıyla başlamamıştır; Nuh, asırlar boyunca o alaycı, zalim ve inkarcı toplumun içinde, her gün daralan, nefes almasını imkansız kılan şiddetli bir sosyolojik ve psikolojik "kerb" (düğüm/boğulma) yaşamaktaydı. Kurtuluş, suların yükselmesinden ziyade, o boğucu ve zehirli toplumun (kederin) tamamen yeryüzünden silinmesiyle gelen varoluşsal bir nefes alıştır.

        el-azîm (الْعَظِيمِ)

        ayn-zı-mim (ع ظ م) kökünden türeyen, ism-i fâil/sıfat formunda ve belirlilik takısı (el) almış bir kelimedir; "kerb" kelimesini niteler (sıfat tamlaması). "Büyük, devasa, muazzam, boyutu kavranamaz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "kemik (azm), iskelet, bir şeyin sağlam yapıtaşı ve küçüklüğün (hakaretin) tam zıttı olarak yapısal büyüklük" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azîm" sıfatının, insanın duyularıyla veya aklıyla sınırlarını tam olarak kuşatamayacağı kadar büyük olan felaketler, güçler veya nesneler için kullanıldığını ifade eder.

        Bu sıfatın ayetin sonundaki edebiyatını (vurgusunu) analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "el-kerbi'l-azîm" (o en büyük sıkıntı) tamlamasının Nuh'un yaşadığı krizin evrensel boyutunu mühürlediğine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, Nuh'un kurtarıldığı bu felaket (azîm), sıradan bir kabile çatışması veya yerel bir keder değildir; bu, yeryüzündeki tüm yaşamı tehdit eden, insanın psikolojik dayanma sınırlarını paramparça eden ve tarihin gördüğü en devasa, en kuşatıcı kozmik travmadır (tufandır). Allah, Nuh'u böylesine mutlak ve "azîm" bir felaketin tam kalbinden söküp alarak esenliğe çıkarmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X