Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 74. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 74. Ayet

    وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velûtan âteynâhu hukmen ve’ilmen venecceynâhu mine-lkaryeti-lletî kânet ta’melu-lḣabâ-iś(e)(k) innehum kânû kavme sev-in fâsikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Lût’a da doğru hüküm yeteneği ve ilim verdik; onu çirkin şeyler yapan kasaba halkından kurtardık. Gerçekten onlar yoldan çıkmış kötü bir topluluktu.”

      Lût Kıssası

      Lût’a da doğru hüküm yeteneği ve ilim verdik. Bazıları âyetin metninde geçen “hükmen” kelimesinin peygamberlik mânasına geldiğini söylemişlerdir. Başka bazıları ise bunun anlama, akletme anlamına geldiğini kabul etmiştir. “Hükmen” kelimesinin insanlar arasında verilen hüküm olması da mümkündür. “Ve ümen” kelimesiyle insanlar arasında hüküm vermesini sağlayacak bilgi kastedilmektedir. “Hükmen” kelimesinin peygamberlik anlamında olduğunu söyleyenler bu görüşü şöyle savunmaktadır: Peygamberler insanlar arasında peygamberlikleriyle hüküm vermektedirler. Dolayısıyla onlara göre “hüküm” kelimesi belirtilmiş ve kinâye yoluyla peygamberlik kastedilmiştir. Hükmün, anlayış anlamına geldiğini söyleyenler ise şöyle düşünür: Hüküm verenler, insanlar arasında hüküm verirken davacı ve davalının delillerini iyice anladıktan sonra hüküm verirler. Varılan hüküm, ister peygamberlik ister anlama yoluyla verilmiş olsun neticede insanlar arasında verilen hüküm olur. “İlmen” kelimesi ile kastedilen, Lût’un (a.s.) insanlar arasında hüküm vermesini sağlayan bilgi ya da onunla Rabb’i arasındaki bilgidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onu çirkin şeyler yapan kasaba halkından kurtardık. Cenâb-ı Hak çirkin fiil yapmayı kasabaya nispet etmiştir. Bilindiği üzere kasaba hiçbir şey yapmaz. Buna göre bu beyanın mânası şöyle olur: Onu çirkin işler yapan kasaba halkından kurtardık. Nitekim Hafsa mushafında bu mânaya uygun olarak “necceynâhu mine’l-karyeti’lletî kâne ehlühâ ya'melûne’l-habâise” şeklindedir. “Habâis” küfür, âyetleri yalan sayma, eşcinsellik ve başkaları olmak üzere her türlü çirkin fiiller demektir.

      Gerçekten onlar yoldan çıkmış kötü bir topluluktu. Yani onlar gerçekten yaptıkları fiil ve amellerde yoldan çıkmış kötü bir topluluktu. “Fâsikin” kelimesi, Allah Teâlâ’nın emrinden çıkan ve onu terkedenler demektir. “Fisk” kökü, “fe feseka an emri rabbihî” yani “Rabb’inin emrinin dışına çıktı” meâlindeki âyette olduğu üzere emrin dışına çıkmak demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve lûtân (وَلُوطًا)

        Bağlaç olan "vav" ile Hz. Lût'un özel isminin (mansub/nesne formunda) birleşimidir. İbrahim peygamberin kardeşinin oğlu (yeğeni) olan peygamberin adıdır. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı kökenli bir isim olduğunu belirtirler.

        Kelimenin Sami dillerindeki serüvenini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Lot" kelimesinden geldiğini ve etimolojik olarak "örtünen, gizlenen, bir şeye sarınan" manalarını barındırdığını tespit eder. Bu ismin İbrahim'in kıssasının (naratolojisinin) hemen ardına eklenmesindeki metinsel işlevi değerlendiren Angelika Neuwirth, Kur'an'ın tevhidi mücadele ekseninde muazzam bir "şubeleşme/dağılım" (bifurcation) tasvir ettiğine dikkat çeker. İbrahim ve nesli (İshak, Yakub) bir coğrafyada tevhidi inşa ederken; Lût, amcasının yanından ayrılarak ahlaki yozlaşmanın zirve yaptığı bambaşka bir coğrafyaya (Sodom'a) "görevli/elçi" olarak gönderilir. Bu, tevhidi mücadelenin mekansal olarak genişlemesinin ilanıdır.

        âteynâhu (آتَيْنَاهُ)

        hemze-te-ye (أ ت ي) kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil, "-nâ" (biz) fail zamiri ve "-hu" (ona) nesne zamirinden oluşur. "Biz ona verdik, biz lütfettik, ona bahşettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin yönelip gelmesi, hedefine bir zorluk çekmeden, suhûletle ulaşması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada sıradan bir nesneyi elden ele vermeyi ifade eden "i'tâ" ile, bu ayetteki "îtâ" kelimesi arasındaki anlamsal farkı inceler. Râgıb'a göre "îtâ", muhatabını onurlandırarak ona ilahi bir lütfu, makamı veya büyük bir manevi nimeti aktarmak (hibe etmek) eylemidir.

        Bu fiilin teolojik ağırlığını analiz eden Toshihiko Izutsu, "âteynâ" (Biz verdik) fiilindeki azamet çoğulunun (Biz), yeryüzündeki hiçbir bilginin veya ahlaki otoritenin kendi kendine (otonom olarak) var olamayacağını gösterdiğine dikkat çeker. Lût'un o yozlaşmış toplum içinde ahlakını koruması ve onlara hükmetmesi kendi kişisel dehasının değil; yukarıdan aşağıya inen, dikey ve mutlak bir ilahi lütfun (inayetin) sonucudur.

        hukmen (حُكْمًا)

        ha-kef-mim (ح ك م) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ve mansub formda gelen bir isimdir. "Hüküm, yargılama yetisi, sağlam karar verme, hikmet" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün muazzam etimolojik temelinin "men etmek, engellemek, durdurmak ve düzeltmek" olduğunu belirtir. Dilde atın kontrolden çıkmasını ve savrulmasını engelleyen demir geme "hakeme" denilmesi bundandır. Hüküm de, insanı ve toplumu zulümden, yozlaşmadan ve haksızlıktan "engelleyen" o sağlam zihinsel ve adli fren mekanizmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, hüküm kavramının "bir şeyi asıl olması gereken yere (isabetle) koymak ve o şeyle fesadın arasına aşılmaz bir set çekmek" olduğunu aktarır.

        Kavramın Lût'un gönderildiği sosyoloji (Sodom) bağlamındaki işlevini analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "hukm" kelimesinin salt siyasi bir iktidar veya devlet başkanlığı olmadığını vurgular. Lût'un içinde bulunduğu toplum, her türlü ahlaki sınırın yıkıldığı, fıtratın tersyüz edildiği bir sapkınlık (kaos) merkezidir. Allah'ın Lût'a "hüküm" vermesi; ona o sınırları silinmiş toplumda neyin doğru neyin yanlış (hak-batıl) olduğunu keskin çizgilerle ayırabilme, fıtrata aykırı olanı "engelleme" (hakeme) ve olaylar karşısında sarsılmaz bir ahlaki duruş/yargı üretebilme kudretini bahşetmesidir.

        ve ilmen (وَعِلْمًا)

        Bağlaç olan "vav" ile ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ismin birleşimidir. "Ve ilim, mutlak bilgi, kavrayış" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alameti ve hakikati kesin olarak idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir eşyanın, durumun veya ahlaki yasanın mahiyetini şüpheye yer bırakmayacak bir netlikle (yakîn ile) kavramak olduğunu aktarır.

        Hüküm ve ilim (hukmen ve ilmen) kavramlarının yan yana gelişindeki felsefi bütünlüğü değerlendiren Dücane Cündioğlu, bu iki kelimenin tevhidi aklın kusursuz bir haritasını çıkardığına dikkat çeker. Cündioğlu'na göre "ilim", eşyanın tabiatını ve gerçeği teorik olarak bilmektir; "hüküm" ise o bilgiyi hayata geçirecek pratik, eylemsel ve ahlaki kararı (iradeyi) ortaya koymaktır. İlimsiz bir hüküm kör ve zalimdir; hükümsüz bir ilim ise pasif ve etkisizdir. Allah, Lût'u o sapkın toplumun ortasına hem gerçeği şaşmaz bir şekilde görebilen (ilim) hem de o gerçeğe dayanarak ahlaki sınırları çizebilen (hüküm) kusursuz bir tevhidi donanımla göndermiştir.

        ve necceynâhu (وَنَجَّيْنَاهُ)

        Bağlaç "vav", nun-cim-vav (ن ج و) kökünden tef'îl babında türeyen mazi, birinci çoğul şahıs "necceynâ" fiili ve "-hu" (onu) zamirinin birleşimidir. "Ve biz onu kurtardık, esenliğe çıkardık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir tehlikeden sıyrılarak yüksek, sağlam ve güvenli bir tepeye (necve) çıkmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, necat kavramının, insanın etrafını saran yıkıcı bir çemberden (azaptan veya yozlaşmadan) çekip alınarak zarar görmeyeceği emin bir zemine yerleştirilmesi olduğunu aktarır.

        Bu fiilin içerdiği operasyonel ve teolojik şiddeti analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin tef'îl babında (necceynâ) ve azamet çoğuluyla (Biz) gelmesine dikkat çeker. Öztürk'e göre bu kurtuluş, Lût'un gecenin karanlığında gizlice kaçıp tesadüfen hayatta kalması değildir. Bu, Mutlak Otorite'nin bizzat planladığı, melekleri vasıtasıyla koordine ettiği, felaket başlamadan saniyeler önce hedefini (Lût'u) o kokuşmuş merkezin içinden "tereyağından kıl çeker gibi" ve muazzam bir kesinlikle çekip aldığı ilahi bir "tahliye" operasyonudur.

        mine'l-karyeti (مِنَ الْقَرْيَةِ)

        Ayrılma bildiren "min" (den/dan) edatı ile kaf-ra-ye (ق ر ي) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "karye" isminin birleşimidir. "O şehirden, o beldeden, o memleketten" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir araya gelmek, toplanmak ve bir merkezde birikmek" olduğunu belirtir. Dilde suyun birikip toplandığı havuza (makrât) denilmesi bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, karye kelimesinin sadece binaların veya coğrafyanın değil; ortak bir amaç, yasa veya yaşam biçimi etrafında "toplanmış" olan insan sosyolojisinin (şehrin) ta kendisi olduğunu aktarır.

        Bu kelimenin ayetteki sosyolojik ağırlığını analiz eden Toshihiko Izutsu, "karye" kavramının burada nötr bir yerleşim yeri olmadığını vurgular. Izutsu'ya göre, kelimenin başındaki "el" (belirlilik) takısı, zihinleri o dehşetli ve meşhur mekana (Sodom'a) kilitler. Bu "karye", insanların erdem, hukuk veya medeniyet etrafında değil; bizzat sapkınlık, suç ve fıtrat dışı eylemler etrafında organize olup "toplandıkları" (k-r-y) lanetli bir sosyolojik cazibe merkezidir. Kurtuluş (necat), sadece fiziki yıkımdan değil, o kokuşmuş "toplumsallığın" içinden çıkmaktır.

        elletî (الَّتِي)

        Müennes (dişil) tekil isimleri nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "o ki, o ... olan" anlamına gelir. "Karye" (şehir) kelimesi semâî müennes (dişil) olduğu için edat da dişil formda gelmiştir. Kendinden önceki o mekanı (şehri), kendinden sonra gelecek olan o korkunç eylemler dizisine (sıla cümlesine) sabitleyen gramatikal bir köprüdür.

        kânet (كَانَتْ)

        kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs bir fiildir. "İdi, ... halinde bulunuyordu" anlamına gelir.

        Bu fiilin cümleye kattığı zaman felsefesini kelam ilmi bağlamında değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kânet" eyleminin ardından gelen muzari fiille (ta'melu) birleştiğinde, eylemin bir kereye mahsus geçici bir hata değil, geçmişte kök salmış ve helak anına kadar kesintisiz devam etmiş köklü bir "süreklilik ve bağımlılık" (istimrâr/habit) bildirdiğini aktarır.

        ta'melu (تَعْمَلُ)

        ayn-mim-lam (ع م ل) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs (dişil) bir fiildir. "İşliyordu, sürekli yapıyordu, uyguluyordu" anlamına gelir. Fail, dilbilgisel olarak "karye" (şehir) kelimesidir; yani eylemi bir iki kişi değil, koca bir şehir "kolektif" olarak yapmaktaydı. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir işi belli bir maksatla, kasten ve emek vererek icra etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" arasındaki ince farka dikkat çeker: Fiil bazen bilinçsizce veya refleks olarak da yapılabilir; ancak "amel", sadece aklın, iradenin ve kasıtlı bir yönelimin eseri olan bilinçli ve planlı eylemlerdir.

        Bu fiilin politeist sosyolojideki yerini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "amel" kelimesinin seçilmesindeki ontolojik trajediye dikkat çeker. Lût'un kavminin yaptığı o iğrençlikler, anlık bir şehvet veya kontrol kaybı değildi; onlar bu sapkınlığı meclislerinde onaylamış, yasallaştırmış, organize etmiş ve adeta şehrin ana mesleği, kurumsal bir "ameli" haline getirmişlerdi. Suç, o şehirde iradeyle üretilen bir "iş/sektör" (amel) konumundaydı.

        el-habâise (الْخَبَائِثَ)

        hı-be-se (خ ب ث) kökünden türeyen "habîs" sıfatının cemi mükesser (kuralsız çoğul) formu (habâis) ve belirlilik takısı (el) almış halidir. "İğrenç işleri, pislikleri, çirkin eylemleri" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "güzel, temiz ve faydalı olanın (tayyib) tam zıttı; tadı, kokusu veya manzarası midesini bulandıran, tabiatı bozuk olan her türlü iğrenç şey" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "habîs" kavramının aklen, şer'an (hukuken) ve hissen (duyular açısından) insanın fıtratında derin bir tiksinti uyandıran ahlaksızlıkları ve çirkinlikleri ifade ettiğini aktarır.

        Bu kelimenin çoğul formuyla kullanılmasındaki ahlaki çöküş tablosunu inceleyen Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "el-habâis" kelimesinin şümullü (kapsayıcı) yapısına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, Lût kavmi sadece bilinen o spesifik cinsel sapkınlık (eşcinsellik) ile yetinmemiş; yol kesme, misafire tecavüz etme, meclislerinde açıkça hayasızlık yapma gibi fıtrata aykırı olan eylemlerin tüm varyasyonlarını (habâis/çoğul) icat edip uygulayarak ahlaksızlıkta çok boyutlu bir "kombinasyon" yaratmışlardır. Şehir, adeta iğrençliklerin kurumsal sergi alanına dönüşmüştür.

        innehum (إِنَّهُمْ)

        Pekiştirme ve mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki, çünkü onlar) edatı ile üçüncü çoğul şahıs "-hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın önceki cümlede anlatılan korkunç tablonun "nedenselliğini" (ta'lil) vurgulamak ve o toplumun hak ettiği o mutlak hükmü (helak gerekçesini) hiçbir şüpheye yer bırakmayacak sarsılmaz bir mantıksal kaideye bağlamak için kullanıldığını belirtir.

        kânû (كَانُوا)

        kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi nakıs bir fiildir; "onlar idiler" anlamına gelir. Şehrin eylemlerinden (ta'melu) bahsedildikten sonra, bu "kânû" fiiliyle konu eylemlerden çıkıp onların "ontolojik karakterine" dönüşür. Onlar sadece kötülük yapmıyorlardı, "kötülüğün ta kendisi" olmuşlardı.

        kavme (قَوْمَ)

        kaf-vav-mim (ق و م) kökünden türeyen "kavm" isminin mansub formudur. "Kavmi, topluluğu, halkı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birlikte ayağa kalkmak, aynı hedefe yönelmek ve bir arada durmak" olduğunu belirtir.

        Bu kavramın sosyolojik boyutunu değerlendiren Toshihiko Izutsu, kavim kelimesinin salt nüfus istatistiği olmadığını; bireylerin kendi ahlaklarını ve iradelerini kabilenin/toplumun o ortak hedefine (asabiyet) feda ederek oluşturdukları "şuursuz dayanışma çemberi" olduğunu aktarır. Lût'un muhatapları, bireysel günahkarlar değil; kötülüğü korumak için "birlikte ayağa kalkan" (kıyama geçen) organize bir kavimdir.

        sev'in (سَوْءٍ)

        sin-vav-hemze (س و أ) kökünden türeyen bir mastar/isimdir. "Kötülük, felaket, çirkinlik, bela" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "insanın hem gözüne (görsel olarak) hem de ruhuna çirkin ve ürkütücü gelen; kişiyi üzen, utandıran ve ona fiziksel veya manevi bir felaket getiren her şey" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sev'" kavramının insana bedensel, ruhsal veya dünyevi zarar veren her türlü aşağılık durum ve kötülük olduğunu aktarır.

        Bu tamlamanın (kavme sev'in) teolojik ve psikolojik derinliğini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki muazzam isim tamlamasına dikkat çeker. Kur'an onlara "kötülük yapan kavim" demez; onları doğrudan "Kötülüğün Kavmi" (kavme sev'in) olarak tanımlar. Öztürk'e göre bu dilbilgisel yapı, onların eylemleriyle o kadar özdeşleştiklerini gösterir ki, kötülük (sev') artık onların sıfatı veya işi değil, bizzat varoluşlarının (ontolojilerinin) asıl maddesi olmuştur. O toplum, baştan aşağı kötülükten yoğrulmuş homojen bir kütleye dönüşmüştür.

        fâsikîn (فَاسِقِينَ)

        fe-sin-kaf (ف س ق) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne/sıfat) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu gereği mecrur/mansub formda gelen bir kelimedir. "Fasıktılar, sınırları yırtıp çıkanlardı, fıtrattan fırlayıp kopanlardı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün muazzam etimolojik temelinin "olgunlaşan bir meyvenin kendi kabuğunu yararak dışarı fırlaması veya taze hurmanın zarı yırtılıp içinden çıkması" (fesekati'r-rutabe) olduğunu belirtir. Aynı şekilde farenin kendi yuvasından aniden fırlayıp çıkmasına da dilde "fevâsık" denilir. Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kavramının şer'i (hukuki) ve ahlaki boyutta; Allah'ın veya fıtratın çizdiği o koruyucu zarı/sınırı kasten yırtarak itaatin dışına taşmak ve isyana sapmak olduğunu ifade eder.

        Bu sıfatın ayetin en sonundaki o vurucu ve ontolojik teşhisini analiz eden Dücane Cündioğlu, "fısk" kelimesinin Kur'an'daki en şiddetli "yabancılaşma" (alienation) metaforlarından biri olduğuna dikkat çeker. Cündioğlu'na göre fıtrat, insanı koruyan, ona insanlık onuru veren o ilahi "kabuktur". Lût'un kavmi, o iğrençlikleri (habâis) yaparak sadece bir kanunu ihlal etmediler; onlar kendi insanlık zarlarını yırttılar, kendi doğalarından koptular ve o onurlu fıtrat kabuğunun içinden birer canavar (fâsikîn) olarak dışarı fırladılar. Bu kelime, o toplumun helak edilmeden çok önce, ahlaken ve ontolojik olarak zaten kendi kendilerini "imha edip patlattıklarını" dille resmeden son sarsılmaz mühürdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X