Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 73. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 73. Ayet

    وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ وَكَانُوا لَنَا عَابِد۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vece’alnâhum e-immeten yehdûne bi-emrinâ veevhaynâ ileyhim fi’le-lḣayrâti ve-ikâme-ssalâti ve-îtâe-zzekâ(ti)(s) vekânû lenâ ‘âbidîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kıldık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, bize hep kulluk ettiler.”

      Dâvûd ve Süleyman Kıssaları

      Onları, emrimiz uyarınca din konusunda doğru yolu gösteren ve gücü yeten önderler kıldık. “Her topluluğun da bir kılavuzu (davetçisi) vardır” meâlindeki beyanda olduğu üzere “yehdûne” fiilinin emrimiz uyarınca insanları davet eden davetçi mânasında olması da muhtemeldir. “Yehdûne bi emrinâ” âyetinin, insanlara emrimiz uyarınca Allah’ın emrettiği şeyleri ve dinini gösteren önderler kıldık, anlamına gelmesi de mümkündür.

      Ve kendilerine hayırlı işler yapmayı vahyettik. “Vahyettik” anlamına gelen “evhaynâ” fiili o önderlerin peygamberler olduklarını göstermektedir. “Fi‘le’l-hayrâti” tabirinin ibarede gizlenen harf-i cer takdir edilerek “bi fi'li’l-hayrâti” şeklinde olması muhtemeldir. Namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Âyetten namaz ve zekâtın geçmiş peygamberlerin şeriatlarında da mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Onlar, bize hep kulluk ettiler. “Âbidîn” kelimesi “tevhid ehli” idiler mânasına olabileceği gibi, her vakit O na kulluk edenler idiler” mânasına da olabilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve ce'alnâhum (وَجَعَلْنَاهُمْ)

        Bağlaç olan "vav", cim-ayn-lam (ج ع ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs "ce'alnâ" (biz kıldık/yaptık) fiili ve "-hum" (onları) muttasıl zamirinin birleşiminden oluşur. "Ve biz onları kıldık, tayin ettik, o makama getirdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "halihazırda var olan bir nesneyi veya kişiyi alıp, ona yepyeni bir form, makam, işlev veya statü kazandırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" eyleminin insanın doğasına veya toplumsal konumuna yönelik ilahi bir rütbe atama manasını taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin ayetteki teolojik ve tarihsel ağırlığını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin azamet çoğuluyla (Biz) gelmesine dikkat çeker. Öztürk'e göre, İbrahim ve onun soyundan gelenlere (İshak ve Yakub'a) verilen bu önderlik statüsü, onların kendi çabalarıyla (kesb) elde ettikleri siyasi bir iktidar değil; doğrudan doğruya Mutlak Otorite'nin yeryüzüne müdahalesiyle gerçekleşen ontolojik bir "ilahi tayin" (inşâ) eylemidir.

        eimmeten (أَئِمَّةً)

        hemze-mim-mim (أ م م) kökünden türeyen "imâm" kelimesinin cemi mükesser (kuralsız çoğul), nekre ve mansub formudur. "Önderler, imamlar, peşinden gidilen rehberler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "öne geçmek, kendisine doğru yönelinen asıl hedef olmak ve bir araya toplayan merkez/kök" olduğunu belirtir. Dilde "anne" (ümm) ve "toplum" (ümmet) kelimeleri de her şeyi kendi etrafında toplayan şefkatli ve kurucu bir merkez oldukları için bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, imam kavramının "sözü, fiili veya ahlakıyla kendisine uyulan, izinden gidilen, topluma yön veren ideal model" olduğunu ifade eder.

        Kavramın sosyolojik ve felsefi boyutunu Kur'an'ın putperestlik eleştirisi bağlamında değerlendiren Toshihiko Izutsu, bu kelimenin muazzam bir devrim niteliği taşıdığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre, şirk toplumları zihinsel ve ahlaki olarak körü körüne taklit ettikleri "atalar" (âbâ) hegemonyası tarafından yönetilirken; Kur'an, İbrahim ve neslini "eimme" (önderler/imamlar) kılarak, o sahte ve yozlaşmış atalar kültünün yerine, tevhidi, aklı ve fıtratı merkeze alan yepyeni, ahlaki ve aydınlık bir "önderlik modeli" ikame etmiştir. İnsanlık artık karanlık bir geleneği değil, ilahi olarak yetkilendirilmiş bu aydınlık "merkezleri" (eimme) takip edecektir.

        yehdûne (يَهْدُونَ)

        he-dal-ye (ه د ي) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Hidayet ederler, doğru yolu gösterirler, rehberlik yaparlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birini nezaketle, lütufla ve özenle ilerleyeceği hedefine doğru yönlendirmek" olduğunu belirtir. Hediye kelimesi de kalpleri birbirine yönelttiği ve yumuşattığı için bu kökten gelir. Râgıb el-İsfahânî, hidayetin sadece kuru bir tarif veya yol göstermek (irşad) olmadığını, aynı zamanda o yolda yürütmek üzere fiili bir kılavuzluk etmek manasını taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin "önderlik" (imamet) kurumuyla ilişkisini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yehdûne" eyleminin dinamizmine dikkat çeker. Kılıç'a göre, Kur'ani sistemde imamlık (önderlik), tahtta oturup itaat beklenen pasif ve bencil bir statü değildir; aksine, toplumu aktif bir şekilde ıslah eden, elinden tutup şirkten tevhidi fıtrata taşıyan, sürekli bir "yönlendirme ve aydınlatma" (hidayet) eylemidir. Önderliğin meşruiyeti, bu eylemsel rehberliğe bağlanmıştır.

        bi emrinâ (بِأَمْرِنَا)

        Birliktelik ve vasıta bildiren "bi" harf-i ceri, hemze-mim-ra (أ م ر) kökünden türeyen "emr" ismi ve "-nâ" (bizim) muttasıl zamirinin birleşiminden oluşur. "Bizim emrimizle, bizim buyruğumuz/hükmümüz vasıtasıyla" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir eylemin gerçekleşmesini kesin bir irade ve otoriteyle istemek, buyurmak; ayrıca önem arz eden iş, durum" olduğunu belirtir.

        Bu ifadenin teolojik ve politik ağırlığını inceleyen Angelika Neuwirth, önderlerin hidayet eyleminin kaynağını belirleyen bu tamlamaya dikkat çeker. Neuwirth'e göre, putperest Arap sosyolojisinde kabile liderleri (önderler) kendi şahsi arzularına, asabiyetlerine veya çıkarlarına (hevalarına) göre toplumu yönlendirirken; İbrahim ve neslinin önderliği "bi emrinâ" (Bizim emrimizle) kaydına bağlanmıştır. Bu durum, onların kılavuzluğunun şahsi bir karizmadan veya kabilevi bir iradeden değil, doğrudan doğruya ilahi komuta merkezinden (vahiyden) beslendiğini ve otoritenin mutlak kaynağının Allah olduğunu mühürler.

        ve evhaynâ (وَأَوْحَيْنَا)

        Bağlaç olan "vav" ile vav-ha-ye (و ح ي) kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs (biz) fiilinin birleşimidir. "Ve biz vahyettik, gizlice ve hızla bildirdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir bilgiyi veya mesajı, başkalarının fark edemeyeceği bir hızda, gizlice ve sadece muhatabın idrak edebileceği özel bir kodla (işaretle) aktarmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vahiy kavramının, ilahi kelamın, ilhamın veya kesin bilginin peygamberin kalbine vasıtalı veya vasıtasız olarak indirilmesi (ilka) eylemini karşıladığını aktarır.

        Bu eylemin epistemolojik (bilgi felsefesi) boyutunu analiz eden Dücane Cündioğlu, vahiy eyleminin yeryüzündeki akışa dikey bir müdahale olduğuna dikkat çeker. Cündioğlu'na göre, insan aklı yatay düzlemde tecrübeyle bazı gerçeklere ulaşabilir; ancak "evhaynâ" (Biz vahyettik) eylemi, aklın sınırlarını aşan evrensel doğruların, pratik ahlakın ve tevhidi eylemlerin bizzat aşkın olandan (yukarıdan aşağıya) insanlık zihnine sarsıcı bir şekilde indirilmesidir. Önderliğin bilgi kaynağı bu dikey iletişimdir.

        ileyhim (إِلَيْهِمْ)

        Yönelme ve varış bildiren "ilâ" (e/a doğru) harf-i ceri ve üçüncü çoğul şahıs "-him" (onlara) zamirinin birleşimidir; "onlara, onların kalplerine/şahıslarına doğru" anlamına gelir. Vahyin iniş istikametini doğrudan o önderlere (İbrahim, İshak, Yakub) kilitleyen gramatikal bir hedeftir.

        fi'le'l-hayrâti (فِعْلَ الْخَيْرَاتِ)

        fe-ayn-lam (ف ع ل) kökünden türeyen "fiil" (eylem/yapma) mastarı ile, hı-ye-ra (خ ي ر) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "hayr" isminin çoğulu "hayrât" (iyilikler) kelimesinin oluşturduğu bir isim tamlamasıdır. "Hayırlı işler yapmayı, iyilikleri eyleme dökmeyi" anlamına gelir. İbn Fâris, "fiil" kelimesinin kasıtlı ve iradeli eylemi; "hayr" kelimesinin ise şerrin zıttı olarak, insanın fıtraten meylettiği, rasyonel ve ahlaki olarak faydalı olan her türlü olumlu durumu ifade ettiğini belirtir.

        Bu tamlamanın Kur'an'ın etik sistemindeki yerini analiz eden Toshihiko Izutsu, "hayrat" kelimesinin soyut bir ahlaki niyetten ibaret olmadığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre Kur'ani çerçevede "hayr", muhakkak somut bir "fiil" (eylem) ile beden bulmak zorundadır. Vahyedilen şey (evhaynâ) sadece dogmatik inanç esasları değil; bizzat fıtratı onaran, topluma fayda sağlayan ve tevhidi yeryüzünde görünür kılan bu "somut iyilik eylemlerinin" bütünüdür. Prof. Dr. Hidayet Aydar, dinin temelinin pratik ahlaka (fiil) dayandığını ve imamet/önderlik makamının bu aktif iyilik üretim merkezi olduğunu vurgular.

        ve ikâme's-salâti (وَإِقَامَ الصَّلَاةِ)

        Bağlaç "vav", kaf-vav-mim (ق و م) kökünden if'âl babında türeyen "ikâme" (ayakta tutma) mastarı ve sad-lam-vav (ص ل و) kökünden türeyen "salât" (namaz/dua) kelimesinin oluşturduğu isim tamlamasıdır. "Namazı dosdoğru kılmayı, salatı hakkıyla ayakta tutmayı" anlamına gelir. İbn Fâris, kıyam/ikame kökünün "bir şeyi dik tutmak, çökmesini ve yıkılmasını engellemek"; salat kökünün ise "dua etmek, sığınmak, ateşin karşısında ısınıp dikelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikame" eyleminin namazı sadece şekilsel/ritüelistik bir alışkanlık olarak eda etmek değil; onun hakkını vererek, ruhunu koruyarak ve toplumsal işlevini dirilterek varoluşsal bir direk gibi sağlamlaştırmak manası taşıdığını aktarır.

        Kavramın etimolojik kökenini ve ontolojik boyutunu değerlendiren Arthur Jeffery, "salat" kelimesinin Aramicedeki "tselotha" kökünden Kur'an'a geçen ve kadim Sami monoteizminin en temel ibadetini simgeleyen köklü bir terim olduğunu tespit eder. Bu eylemin tevhidi duruşla ilişkisini inceleyen Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), müşrik toplumun cansız putlar önünde sergilediği o şuursuz ve boyun eğici "zillet duruşuna/ukûf" karşı; salatın (namazın) sadece Mutlak Otorite önünde gerçekleştirilen şerefli, bilinçli ve onurlu bir "dik duruş/kıyam" (ikame) eylemi olduğunu vurgular. Vahiy, insanlığı putların önündeki eziklikten kurtarıp Allah huzurundaki kıyama davet etmiştir.

        ve îtâe'z-zekâti (وَإِيتَاءَ الزَّكَاةِ)

        Bağlaç "vav", hemze-te-ye (أ ت ي) kökünden if'âl babında türeyen "îtâ" (vermek/bahşetmek) mastarı ve ze-kef-vav (ز ك و) kökünden türeyen "zekât" kelimesinin oluşturduğu isim tamlamasıdır. "Zekatı vermeyi, arınma payını ödemeyi" anlamına gelir. İbn Fâris, zekat kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyin artması, bereketlenmesi, çoğalması ve aynı zamanda kirlerden arınarak temizlenmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zekat vermenin malı eksiltmek gibi görünse de ontolojik olarak insanın nefsini bencillik ve cimrilik kirinden arındırarak onu manevi olarak "büyüttüğünü/temizlediğini" aktarır.

        Bu iki ibadetin (salat ve zekat) ayetteki yapısal bütünlüğünü analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, salat ile zekatın arka arkaya zikredilmesinin Kur'an'ın tevhidi sistematiğini özetlediğine dikkat çeker. Öztürk'e göre "salat", insan ile Allah arasındaki o mutlak ve dikey (inanç/ibadet) iletişimini; "zekat" ise insan ile diğer insanlar arasındaki o yatay (sosyal adalet/dayanışma) ilişkisini temsil eder. İbrahim ve nesline vahyedilen bu iki temel direk, bireysel dindarlık ile toplumsal ahlakın tevhidi önderlikte (imamet) birbirinden asla ayrılamayacak bir bütün olduğunu mühürler.

        ve kânû (وَكَانُوا)

        Bağlaç olan "vav" ile kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs bir fiil ve çoğul "-û" zamirinin birleşimidir; "Ve onlar idiler, ... durumundaydılar" anlamına gelir.

        Bu fiilin zaman felsefesini kelam ilmi bağlamında değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kâne/kânû" eyleminin Kur'an'da genellikle geçmişte olup bitmiş ve kesilmiş bir durumu değil; geçmişten başlayıp konuşma anına kadar (ve sonrasına) sirayet eden köklü bir "süreklilik, karakter ve istikrar" (istimrâr) bildirdiğini aktarır. Yani onların ibadeti anlık bir heves değil, tüm varoluşsal tarihlerine sinmiş mutlak bir ontolojik durumdur.

        lenâ (لَنَا)

        Tahsis ve aidiyet bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile birinci çoğul şahıs "-nâ" (bize) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sadece bize, yalnız bizim için" anlamına gelir. Cümle içinde öne geçirilmiş (takdim edilmiş) olması, yapılan ibadetin ve yönelişin başka hiçbir sahte otoriteye, puta veya varlığa değil; münhasıran ve sadece Yaratıcı'ya "tahsis edildiğini" (ihlas) gösteren sarsılmaz bir tevhid mühürüdür.

        âbidîn (عَابِدِينَ)

        ayn-be-dal (ع ب د) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu (kâne'nin haberi) gereği mansub formda gelen bir kelimedir. "İbadet edenler, kulluk yapanlar, tam bir teslimiyetle boyun eğenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, yumuşamak ve mutlak bir zillet" olduğunu belirtir.

        Bu sıfatın ayetin en sonundaki felsefi ve teolojik işlevini analiz eden Dücane Cündioğlu, muazzam bir ontolojik sınır çizimine (hadd) dikkat çeker. Cündioğlu'na göre, İbrahim, İshak ve Yakub ayetin başında insanlığa "önderler" (eimme) olarak tanıtılmış ve onlara ilahi vahiy indirilerek en yüce makama oturtulmuşlardır. Ancak ayet biterken bu yüce "önderler", Allah'ın karşısında sadece ve sadece aciz birer "kul" (âbidîn) olarak tanımlanır. Bu kapanış kelimesi, peygamberlerin ne kadar yücelirse yücelsinler hiçbir zaman ilahlaştırılamayacağını, uluhiyet karşısında herkesin mutlak bir kulluk (ubudiyet) mertebesinde eşitlendiğini ilan ederek, şirkin her türlü sızma ihtimalini kökünden kesip atar. Önderlerin en büyük vasfı, Rablerine olan mutlak kulluklarıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X