وَوَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَۜ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةًۜ وَكُلاًّ جَعَلْنَا صَالِح۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 72. Ayet
Daralt
X
-
“İbrahim’e İshak’ı ve fazladan bir armağan olarak Yâkub’u lütfettik; her birinin salih insan olmasını sağladık.”
İbrahim’e îshak’ı ve fazladan bir armağan olarak Yâkub’u lütfettik. Bazıları âyetin metninde geçen “nâfile” kelimesinin hibe, bağış anlamında olduğunu söylemişlerdir. “Nâfıle” kelimesinin aslı, ganimet anlamına gelir. Nitekim “Sana ganimeti soruyorlar” meâlindeki beyanda geçen “enfâl” kelimesi, ganimet demektir. Bir kimsenin çocuğu, çocuğunun çocuğu, Allah Teâlâ’dan bir lütuf, bağış ve ganimettir. Çünkü yüce Allah “dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder” meâHndeki beyanda çocuğa “hibe” derken, babaya da “mûheb” (hibe verilen) ismini verir. Özellikle Hz. îbrahim o zamanlar çocuğunun olacağını ummazken çocuğunun çocuğu olacağını nasıl beklerdi!
Her birinin salih insan olmasını sağladık. “Sâlihîn” kelimesi peygamberler anlamına olabileceği gibi her işte ve her şeyde salih kimseler mânasına gelmesi de ihtimal dahilindedir.
Yorumu Yorumla
-
ve vehebnâ (وَوَهَبْنَا)
Bağlaç olan "vav" ile vav-he-be (و ه ب) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs (biz) fiilinin birleşimidir. "Ve biz hibe ettik, biz lütfettik, karşılıksız armağan ettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi hiçbir karşılık, bedel veya menfaat beklemeksizin, sırf cömertlik ve lütufla bir başkasına vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hibe" kavramının olağan sebep-sonuç ilişkilerini (biyolojik yasaları) aşan mutlak bir ilahi ikramı ifade ettiğini aktarır; çünkü İbrahim ve eşi çocuk sahibi olma yaşını çoktan geçmişlerdir.
Bu fiilin teolojik ve felsefi ağırlığını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin failinin azamet çoğuluyla (Biz) gelmesine dikkat çeker. Öztürk'e göre, yurdundan sürülen, ateşe atılan ve tek başına kalan İbrahim'e soy verilmesi, sıradan bir doğum olayı değil; tarihin akışını değiştirecek tevhidi bir hanedanlığın Allah tarafından bizzat "kurulmasıdır" (hibe edilmesidir). Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "veheb" eyleminin insan ile Tanrı arasındaki dikey lütuf ilişkisini simgelediğini belirtir. Bu armağan (çocuk), kazanılmış bir hak (kesb) değil, mutlak ve sarsılmaz bir ilahi inayetin (vehb) somutlaşmış halidir.
lehu (لَهُ)
Tahsis, aidiyet ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (ona) muttasıl zamirinin birleşimidir; "sadece ona, onun için, ona ait olmak üzere" anlamına gelir. Bu gramatikal yapı, koca bir kavmi ve anavatanı terk eden İbrahim'in o derin yalnızlığını gidermek üzere, bu muazzam ilahi hediyenin (çocukların) bizzat onun şahsına "tahsis edildiğini" mühürler.
ishâka (إِسْحَاقَ)
İbrahim peygamberin oğullarından birinin özel ismidir. Yabancı kökenli (gayr-ı munsarıf) bir isim olduğu için tenvin ve esre (kesra) almaz. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı kökenli bir isim olduğunu belirtirler.
Kelimenin kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, "İshak" isminin İbranicedeki "Yishaq" (gülüyor, gülecek, Tanrı gülümsedi) kelimesiyle aynı Sami havzasına dayandığını tespit eder. İbrahim ve eşinin o ileri yaşlarında çocuk müjdesi aldıklarındaki o tebessüm/gülme anısına bu ismin verildiği kadim metinlerde de yankılanır.
ve ya'kûbe (وَيَعْقُوبَ)
Bağlaç olan "vav" ile İshak peygamberin oğlunun (İbrahim'in torununun) özel isminin birleşimidir. İshak ismi gibi bu da gayr-ı munsarıf (yabancı kökenli) bir özel isimdir. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, "Ya'kub" isminin de muarreb (Arapçalaşmış) kadim bir isim olduğunu aktarırlar.
Sözcüğün kökenini inceleyen Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Ya'aqov" kelimesinden geldiğini ve etimolojik olarak "topuğundan tutan, takip eden, ardından gelen/yerine geçen" manalarını barındırdığını belirtir. Bu ismin İshak ile aynı ayette arka arkaya zikredilmesinin tarihsel işlevini değerlendiren Angelika Neuwirth, Kur'an'ın burada muazzam bir "hanedan/silsile" (genealogy) inşası yaptığına dikkat çeker. İbrahim tek başına hicret etmiş bir bireyken, oğul (İshak) ve torunun (Ya'kub) müjdelenmesiyle aniden tarihe yön verecek o kesintisiz monoteist (tevhidi) peygamberlik zincirinin kök babası konumuna yükseltilmiştir.
nâfileten (نَافِلَةً)
nun-fe-lam (ن ف ل) kökünden türeyen, nekre (belirsiz) ve mansub formda gelen bir isimdir. "Fazladan bir hediye, ek bir lütuf, beklenmedik bir ilave (torun)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "asıl olandan, farz veya vacip olandan arta kalan, fazlalık, üzerine eklenen ekstra pay" olduğunu belirtir. Savaş ganimetine de asıl hedefin (zaferin) yanında elde edilen ekstra bir kazanç olduğu için "nefel/enfâl" denilmesi bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "nâfile" kelimesinin burada İbrahim'in duasına verilen o muazzam ve taşkın cevabı simgelediğini aktarır; İbrahim sadece bir oğul istemişti, ancak Allah ona ilahi bir ikramın taşkınlığı (nâfile) olarak bir de torun bahşetmiştir.
Bu kelimenin felsefi ve ontolojik ağırlığını analiz eden Dücane Cündioğlu, "nâfile" kavramının ilahi ekonomideki "mutlak cömertlik" ilkesini resmettiğine dikkat çeker. Cündioğlu'na göre insan aklı (İbrahim) sadece kendi biyolojik sonunu engelleyecek tek bir varis (oğul) umarken; ilahi irade, insan beklentisinin sınırlarını yıkarak ona "fazladan" (nâfile) bir kuşak daha vermiş ve böylece inayetin hiçbir hesapla sınırlandırılamayacağını göstermiştir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin aynı zamanda İbrahim'in o ileri yaşında sadece oğlunu değil, torununu görecek kadar uzun ve bereketli bir ömür sürdüğüne (göz aydınlığına) işaret ettiğini vurgular.
ve kullen (وَكُلًّا)
Bağlaç olan "vav" ile kef-lam-lam (ك ل ل) kökünden türeyen ve tenvin alan "küll" kelimesinin birleşimidir. "Ve onların her birini, tamamını, hepsini" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "parçaları bir araya getirip kapsamak, bütünü ihata etmek ve istisna bırakmamak" olduğunu belirtir. Bu kelime, ayette zikredilen o şahısların (İbrahim, İshak, Ya'kub) hiçbir fire vermeksizin aynı ontolojik ve ahlaki kaliteye sahip kılındığını dilbilgisel olarak mühürler.
ce'alnâ (جَعَلْنَا)
cim-ayn-lam (ج ع ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs fiilidir. "Biz kıldık, biz yaptık, biz tayin ettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "halihazırda var olan bir nesneyi veya kişiyi alıp, ona yepyeni bir form, makam, işlev veya statü kazandırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" eyleminin maddenin veya insanın tabiatına yönelik bir müdahale, bir rütbe atama (peygamberlik gibi) manasını taşıdığını aktarır.
Bu fiilin kelam ilmindeki (teolojik) yerini değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Biz kıldık" (ce'alnâ) formunun, bu peygamberlerin sahip olduğu manevi makamın kendi bireysel çabalarından (kesb) ziyade, doğrudan ilahi bir seçimin ve inşanın (vehbi/ıstıfâ) sonucu olduğunu bildirdiğini ifade eder. Onların salahiyeti, ilahi projenin bir parçası olarak kodlanmıştır.
sâlihîn (صَالِحِينَ)
sad-lam-ha (ص ل ح) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne/sıfat) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu gereği mansub formda gelen bir kelimedir. "Salihler, dürüst ve erdemli olanlar, ıslah edip düzeltenler, fıtrata uygun davrananlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bozulmanın ve çürümenin (fesad) tam zıttı; bir şeyin sağlam, dengeli, yararlı ve hastalıklardan/kusurlardan arınmış olması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "salah" kavramının insanın hem kendi iç dünyasında (nefsinde) hem de dış dünyadaki eylemlerinde ilahi fıtrata tam bir uyum ve denge (itidal) içinde kalması olduğunu aktarır.
Bu kavramın Kur'an'ın etik sistemindeki merkeziliğini analiz eden Toshihiko Izutsu, "salih" kelimesinin sadece pasif bir "iyi insan" olmak anlamına gelmediğini vurgular. Izutsu'ya göre salihler, şirk toplumunun yarattığı o derin ontolojik ve ahlaki yozlaşmaya (fesad) karşı, dünyayı aktif bir şekilde onaran, düzelten ve tevhidi dengeyi yeniden tesis eden eylem adamlarıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın bu hanedanın her bir ferdini (kullen) "salihler" (sâlihîn) kıldığını ilan etmesinin, peygamberlik silsilesinin sadece biyolojik bir kan bağı olmadığını; asıl mirasın o bozulmaz, sarsılmaz ve yozlaşmaz "ahlaki ve tevhidi omurga" (salah) olduğunu mühürlediğini belirtir. İbrahim'in yalnızlığı, dünyayı onaracak (ıslah edecek) koca bir salihler ordusuyla son bulmuştur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla