وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطاً اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا لِلْعَالَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kurtuluş, bereket, enbiya suresi, hicret, enbiya 71, ibrahim, lut, enbiya suresi 71. ayet, arz
-
“Onu da Lût’u da kurtarıp herkes için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık.”
Onu da Lût’u da kurtarıp. Bu beyan İbrahim’in (a.s.) helak olmak üzere olduğunu göstermektedir. Çünkü kurtarma mânasına gelen “necat” kelimesi, ancak ortada ölmeye yaklaşma durumu söz konusu olduğunda kullanılır. Her ne kadar imtihan edilen İbrahim (a.s.) ise de yanında Lût’un (a.s.) bulunduğu da belirtilmiştir. Çünkü onun kavmi, peygamberleri ve onları tâbi olanları öldürmek istiyorlardı.
Herkes için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık. Hasan-ı Basri der ki: O yerin bereketi, bir başka İlâhi beyanda şöyle denilmiştir: “İkisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan bir yere yerleştirdik”. Yani suyu, bitkileri vb. şeylerin bol bulunduğu bir yere yerleştirdik. Bazıları oranın bereketini, üzerinde yaşayanlar için rahat bir yer olması diye yorumlarken, başka bazıları da bu yerin bereketini, nebi ve resûllerin yaşadıkları yer olup onların sayesinde mübarek hale gelmesinden kaynaklanması diye tevil etmiştir. Söz konusu yerin İbrahim ve Lût (a.s.) sebebiyle mübarek hale gelmesi de mümkündür. Çünkü onların sayesinde orada İslâm zuhur etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve necceynâhu (وَنَجَّيْنَاهُ)
Bağlaç olan "vav", nun-cim-vav (ن ج و) kökünden tef'îl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs fiili (necceynâ) ve üçüncü tekil şahıs "-hu" (onu) zamirinden oluşur; "Ve biz onu kurtardık, esenliğe çıkardık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyden sıyrılmak, tehlikeden uzaklaşıp yüksek ve güvenli bir tepeye (necve) çıkmak" olduğunu belirtir. Gizli konuşmaya da fısıltıların sızmaması için yüksek ve izole bir yer seçildiğinden "necvâ" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, necat (kurtuluş) kavramının, insanı boğulmaktan, helakten veya kuşatılmışlıktan çekip alarak, zarar görmeyeceği yüksek bir zemine yerleştirmek manasını taşıdığını aktarır.
Bu fiilin teolojik ve tarihi bağlamını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "necceynâ" (biz kurtardık) fiilinin azamet çoğulu (Biz) ve tef'îl babıyla gelmesine dikkat çeker. Öztürk'e göre bu yapı, kurtuluşun tesadüfi bir kaçış olmadığını; ateşin dondurulmasından (önceki ayetler) hemen sonra başlayan, Mutlak Otorite'nin (Allah'ın) adım adım planladığı ve bizzat himaye ettiği stratejik ve görkemli bir "tarihsel çıkarma/tahliye" operasyonu olduğunu gösterir.
ve lûtân (وَلُوطًا)
Bağlaç olan "vav" ile Lût peygamberin özel isminin (mansub formda) birleşimidir. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, "Lût" isminin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden (İbranice veya Süryanice) Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı kökenli bir isim olduğunu belirtirler.
Kelimenin Sami dillerindeki serüvenini tarihsel dilbilim ışığında inceleyen Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Lot" kelimesiyle aynı kökten geldiğini ve muhtemelen "örtünen, gizlenen veya sarmalanan" gibi bir manaya dayandığını tespit eder. Bu ismin İbrahim'in hikayesine (naratolojiye) aniden dahil edilmesini analiz eden Angelika Neuwirth, burada muazzam bir sosyolojik kırılma olduğuna dikkat çeker. Neuwirth'e göre İbrahim, putları kırarken tek başına ve kimsesiz bir isyankar (feten) iken; kurtuluş (hicret) sahnesinde yanına ilk inananı, kendi ailesinden olan yeğeni Lût'u alarak, yalnız bir birey olmaktan çıkıp tevhidi taşıyacak olan "çekirdek bir cemaate/ümmete" dönüşmüştür.
ile'l-ardı (إِلَى الْأَرْضِ)
Yönelme ve varış bildiren "ilâ" (e/a doğru) edatı ile elif-ra-dad (أ ر ض) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "ard" (yeryüzü, diyar, toprak) kelimesinin birleşimidir. İbn Fâris, bu kökün göğün (semânın) zıttı olarak "aşağıda olan, taban, ağırlık, ayak basılan yeryüzü ve zemin" anlamına geldiğini belirtir.
Bu tamlamanın Kur'an'ın ontolojik coğrafyasındaki işlevini değerlendiren Toshihiko Izutsu, "ilâ" (doğru) edatıyla kurulan bu yönelimin bir "hicret" (göç) konseptini başlattığını vurgular. Izutsu'ya göre Kur'an, tevhidi mücadelenin mekansal boyutunu çizer; putperestliğin, bağnazlığın ve zulmün merkezi olan Babil (veya Ur) terk edilmekte ve tevhidi fıtratın yeniden yeşereceği yepyeni bir "diyar" (ard) arayışı başlamaktadır. Bu yeryüzü, artık sıradan bir toprak parçası değil, ideolojik bir sığınaktır.
elletî (الَّتِي)
Arapçada müennes (dişil) tekil isimleri nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "o ki, o ... olan" anlamına gelir. Arapçada "ard" (yeryüzü) kelimesi semâî müennes (dişil kabul edilen) olduğu için bu edat kullanılmıştır. Kendinden önceki o "diyar" (ard) kelimesini, kendinden sonra gelecek olan o muazzam ilahi sıfata (berekete) bağlayan gramatikal bir köprüdür.
bâraknâ (بَارَكْنَا)
be-ra-kef (ب ر ك) kökünden mufâale babında türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs fiilidir. "Biz bereketli kıldık, mübarek kıldık, feyizlendirdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün muazzam etimolojik temelinin "devenin göğsünü yere vurup çökmesi, orada sabit kalması ve ayrılmaması" olduğunu belirtir. Suyun birikip kalıcılaştığı yere (havuz) dilde "birke" denilmesi bu yüzdendir. Râgıb el-İsfahânî, "bereket" kavramının, ilahi lütfun, hayrın ve çoğalmanın bir nesnede veya mekanda görünmez bir şekilde yerleşmesi, sabit kalması ve tükenmeksizin devamlılık arz etmesi olduğunu aktarır.
Bu fiilin coğrafi ve teolojik izdüşümünü analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, İbrahim'in yönlendirildiği o topraklara (Şam/Filistin/Kenan diyarı) bizzat Allah tarafından "bâraknâ" (Biz bereketli kıldık) mührünün vurulmasındaki derinliğe dikkat çeker. Kılıç'a göre bu bereket, salt nehirlerin akması veya tarımsal bir verimlilik (maddi bereket) değildir. Asıl bereket; o topraklardan asırlar boyunca insanlığı aydınlatacak yüzlerce peygamberin çıkacak olması, vahyin o coğrafyada adeta "kök salıp sabit kalması" (b-r-k) hasebiyle oluşan ontolojik ve manevi bir feyizdir.
fîhâ (فِيهَا)
Zarfiyet (içindelik) bildiren "fî" harf-i ceri ve müennes tekil "-hâ" (onun) zamirinin birleşimidir. Zamir, dişil olan "el-ard" (yeryüzü/diyar) kelimesine döner; "onun içinde, o diyarda" anlamına gelir. Bereketin o coğrafyanın sadece yüzeyinde değil, içine, dokusuna ve havasına (fî) nüfuz ettiğini bildiren mekansal bir sabitleyicidir.
lil âlemîn (لِلْعَالَمِينَ)
Tahsis ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden türeyen "âlem" isminin cemi müzekker (eril çoğul), mecrur formu olan "âlemîn" kelimesinin birleşimidir; "alemler için, tüm yaratılmışlar/insanlar için" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alameti ve hakikati kavramak" olduğunu belirtir. Alem kelimesi, Yaratıcısına işaret eden, O'nun varlığına delalet eden (alamet olan) her şeye verilen isimdir.
Bu ifadenin ayetin sonundaki evrensel vizyonunu değerlendiren Dücane Cündioğlu, İbrahim'in hicretindeki o devasa felsefi ufka dikkat çeker. Cündioğlu'na göre, Mekke müşrikleri kendi kabilevi tanrılarına (âlihetekum) taparken; Kur'an, İbrahim'in kurtuluşunu ve sığındığı o bereketli toprakları sadece İbrahim'in şahsı veya İsrailoğulları için değil, "lil âlemîn" (bütün alemler için) bir hidayet merkezi olarak tanımlar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, "alemler" kavramının burada sadece o dönemin insanlarını değil, kıyamete kadar gelecek olan tüm milletleri, ırkları ve coğrafyaları kapsayan mutlak bir evrensellik (cihanşümullük) bildirdiğini aktarır. İbrahim'in tek başına çıktığı bu yolculuk, tüm alemlerin tevhidi kaderini belirlemiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla