Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 67. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 67. Ayet

    اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Uffin lekum velimâ ta’budûne min dûni(A)llâh(i)(s) efelâ ta’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Size de Allah’ı bırakıp taptığınız şeylere de yazıklar olsun! Siz aklınızı kullanmaz mısınız? dedi.”

      Size de Allah’ı bırakıp taptığınız şeylere de yazıklar olsun! “Üffin” kelimesi, başkasını küçümseyen ve yaptığını aşağılayan herkesin kullandığı bir ifade tarzıdır. Hz. İbrahim, onlara “üfFın leküm”, yani size yazıklar olsun demiştir. Bu cümleyi onları ve taptıkları putları küçümsemek için söylemiştir. Siz fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen birisine tapmanın uygun ve helâl olmadığı konusunda aklınızı kullanmaz mısınız? dedi.

      İbrahim (a.s.) ile ilgili haberlerde başkalarında olmayan birtakım özellikler vardır. Birincisi: Hz. İbrahim Allah Teâlâ bir yana bırakılıp da tapılan ne kadar put varsa tümünü kırmıştır.

      İkincisi: İbrahim (a.s.) önce kavminin gittiği yolun ve benimsediği inançların yanlışlığı konusunda onlarla tartışmış, sonra kendilerine delillerini ve kanıtlarını sunmuştur. Çünkü o şöyle demiştir: “Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. ‘Rabb’im budur’ dedi. Yıldız batınca da ‘Batanları sevmem’ dedi”, “Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” demiştir. Bir diğer âyette de “İbrahim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” diye Nemrut’a cevap vermiştir. Buna benzer başka ifadeler de mevcuttur. İbrahim (a.s.) kavmine gittikleri yolun bozuk olduğunu gösterince delillerini ve kanıtlarını anlatmış ve şöyle demiştir; “Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim” “O beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir” Her tartışana gerekli olan da budur. Önce karşı tarafa gittiği yolun bozuk olduğunu göstermeli, sonra da kendi inandığı yolun delillerini ve kanıtlarını ortaya koymalıdır. Böylesi, sunduğu delillerin daha çok dinlenmesi ve daha çok kabul edilmesine vesile olur.

      Üçüncüsü: Hiçbir peygamber, onun Firavunu gibi zâlim bir Firavunla imtihan edilmemiş ve hiçbir kavim de onun kavmi gibi akılsız çıkmamış, kin gütmemiş ve kendisini ateşe atıp yakmayı düşünmemiştir. Onun, sözünü ettiğimiz bu özelliklerle ayrıcalıklı olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        uffin (أُفٍّ)

        hemze-fe-fe kökünden türeyen, hem isim hem de fiil (ism-i fiil) özelliği taşıyan, sese dayalı (onomatopeik) bir nidadır. "Yazıklar olsun, yuh olsun, tüh size, bıkkınlık geldi" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "kulak kiri, tırnak arasına dolan pislik, kül ve topraktan uçuşan değersiz kırıntılar" olduğunu belirtir; dilde insanın üzerine konan bu tür pislikleri ve tozları üfleyerek veya silkeleyerek kendinden uzaklaştırması (tiksinti) eyleminden türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "uff" kelimesinin insanın içini daraltan, midesini bulandıran ve tahammül sınırlarını aşan durumlara karşı duyulan o şiddetli bıkkınlığı, iğrenmeyi ve nefreti ifade etmek için kullanıldığını aktarır.

        Kelimenin Sami dillerindeki serüvenini inceleyen Arthur Jeffery, bu nidanın Arapçaya has olmadığını, İbranice ve Süryanicede de insanın doğasından kopup gelen ortak ve ilkel bir "tiksinti/öfke" refleksi olarak kullanıldığını tespit eder. Bu kelimenin ayetteki felsefi ve psikolojik ağırlığını analiz eden Dücane Cündioğlu, "uffin" kelimesinin sıradan bir öfke patlaması değil, muazzam bir "varoluşsal iğrenme" (bulantı) olduğunu belirtir. Müşrikler kendi uydurdukları putların acziyetini ("bunlar konuşamaz") bizzat itiraf etmelerine rağmen, yine de inatla o taşlara tapmaya devam edecek kadar akıllarını yitirmişlerdir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İbrahim'in bu noktada mantıksal argümanları ve pedagojik sabrı bir kenara bırakarak, o koyu bağnazlık karşısında hissettiği o derin entelektüel ve insani tiksintiyi (uffin) muhataplarının yüzüne fırlattığını vurgular.

        lekum (لَّكُمْ)

        Tahsis, yönelme ve aidiyet bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile ikinci çoğul şahıs "-kum" (size) muttasıl zamirinin birleşimidir; "size (yazıklar olsun)" anlamına gelir. İğrenme nidasını (uffin) doğrudan ve hedefe kilitlenmiş bir şekilde, karşısında duran o koca müşrik kalabalığının bizzat şahıslarına ve kibrine yönelten dilbilgisel bir oktur.

        ve limâ (وَلِمَا)

        Bağlaç olan "vav", yönelme bildiren "li" harf-i ceri ve akılsız varlıklar/nesneler için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) "mâ" (o şeylere) edatının birleşimidir. "Ve o şeylere de (yazıklar olsun)" anlamına gelir.

        Bu edatın ayetin retoriğindeki işlevini değerlendiren Angelika Neuwirth, "mâ" (şey/nesne) zamirinin kullanıldığı bu ikili kınamaya (lekum ve limâ) dikkat çeker. İbrahim sadece aklını kullanmayan müşrik kalabalığına tiksinti duymaz; aynı zamanda o insanların uluhiyet atfederek kutsallaştırdığı, ancak ontolojik olarak hiçbir değeri olmayan, cansız, dilsiz ve aciz o "nesnelerin/eşyaların" (mâ) bizatihi kendisine de aynı şiddetle iğrenme duyar. Kutsalın içi, bu zamirle bir kez daha boşaltılarak "eşya" mertebesine indirgenir.

        ta'budûne (تَعْبُدُونَ)

        ayn-be-dal kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs bir fiildir. "Sürekli tapıyorsunuz, kulluk ediyorsunuz, boyun eğiyorsunuz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, yumuşamak ve mutlak bir zillet (eziklik)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ibadetin, insanın kendi özgürlüğünü ve iradesini kendisinden üstün gördüğü bir varlık karşısında tamamen sıfırladığı en uç itaat noktası olduğunu aktarır.

        Bu eylemin "uffin" (yazıklar olsun) nidasıyla yan yana gelmesindeki trajediyi analiz eden Toshihiko Izutsu, müşriklerin durumunun felsefi absürtlük seviyesine dikkat çeker. İnsan, kendi elleriyle yonttuğu ve az önce konuşamadığını (acziyetini) kendi diliyle itiraf ettiği bir nesneye (mâ) karşı nasıl olur da mutlak bir zilletle "boyun eğer" (ta'budûne)? İbrahim'in tiksintisi, bu ontolojik intihara ve aklın bu gönüllü köleliğinedir.

        min dûnillâhi (مِن دُونِ اللَّهِ)

        "Den/dan, -in astından" anlamlarındaki "min" harf-i ceri, dal-vav-nun kökünden türeyen "dûn" ismi ve "Allah" lafzının oluşturduğu bir tamlamadır. "Allah'ı bırakıp da, O'nun astından, O'nun dışında" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin aşağısında olmak, ona göre daha alçak bir konumda bulunmak, eksiklik ve yetersizlik" olduğunu belirtir.

        Bu ifadenin teolojik derinliğini değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar, İbrahim'in bu tamlamayla şirk eyleminin yönünü deşifre ettiğini belirtir. İbadet, doğası gereği aşkın ve yüce olana (yukarıya) doğru yapılan bir eylemdir. Ancak müşrikler, mutlak kemal sahibi olan Allah'ı bırakıp, varlık mertebesinde kendilerinden bile tamamen "aşağıda" (dûn) olan cansız taşlara yönelerek, insanlık onurunu ve fıtratın yönünü tersine çevirmişlerdir (nukisû).

        e fe lâ (أَفَلَا)

        İstifham (soru) edatı "hemze", bağlaç/sonuç bildiren "fe" ve olumsuzluk edatı "lâ" kelimelerinin birleşimidir; "Öyleyse hâlâ ... değil misiniz?, O halde hiç mi ... yapmıyorsunuz?" anlamına gelir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu yapının Kur'an retoriğinde "istifham-ı inkari ve tevbîhi" (şiddetle kınayıcı, reddedici ve sarsıcı soru) olarak adlandırıldığını aktarır. Muhataptan bir bilgi istemez; aksine muhatabın içinde bulunduğu o mantıksız ve kör durumu onun yüzüne çarpıp onu ahlaki ve zihinsel bir sarsıntıya (uyanışa) zorlar.

        ta'kılûn (تَعْقِلُونَ)

        ayn-kaf-lam kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs bir fiildir. "Aklınızı kullanırsınız, idrak edersiniz, mantıklı düşünürsünüz" (önündeki lâ ile: aklınızı kullanmıyor musunuz?) anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün muazzam etimolojik temelinin "bağlamak, düğümlemek ve tutmak" olduğunu belirtir. Dilde devenin kaçmaması için ön dizinin bükülüp iple bağlanmasına "ıskal/akl" denilmesi bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "akıl" kavramının salt soyut bir zeka olmadığını; insanı hevalarından, dürtülerinden, zararlı inançlardan ve saçmalıklardan "bağlayarak alıkoyan", onu hakikatte ve dengede tutan o fıtri fren (kontrol) mekanizması olduğunu ifade eder.

        Bu eylemin ayetin kapanışındaki felsefi ve teolojik hedefini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, İbrahim'in tevhidi mücadelesinin en kilit kelimesinin bu olduğuna dikkat çeker. Kılıç'a göre müşrikler kabilevi dogmaların, atalar kültürünün (âbâ) ve şuursuz alışkanlıkların rüzgarında savrulmaktadırlar. İbrahim'in baltası putları kırmıştır ama asıl vurmak istediği yer onların felç olmuş zihinleridir. "Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (e fe lâ ta'kılûn) sorusu, o savrulan dürtüleri ve kör taklidi "bağlayıp durduracak" (akl) tek mekanizmanın, insanın rasyonel düşünme ve gerçeği eşyanın doğasında görebilme (istidlal) yetisi olduğunu haykırır. İbrahim, putları yok etmekle kalmamış; vahyin ve hakikatin yegane muhatabının hür ve işleyen bir "akıl" olduğunu bu son darbeyle mühürlemiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X