ثُمَّ نُكِسُوا عَلٰى رُؤُ۫سِهِمْۚ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يَنْطِقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 65. Ayet
Daralt
X
-
“Biraz sonra yine dönüş yaptılar, ‘Sen bunların konuşmadığım pekâlâ biliyorsun’ dediler.”
İbrahim’in sözü üzerinde düşünmek ve tefekkür etmek için biraz sonra yine dönüş yaptılar. Çünkü O “Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” demişti. İbrahim (a.s.) onlara, büyük putun küçüklerini kırmasını putların konuşabilme yeteneğine bağlamıştır. Onlar da Ey İbrahim! Sen bunların konuşmadığını pekâlâ biliyorsun’ dediler. O zaman nasıl oluyor da “Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun” diyebiliyorsun? Onlar konuşamadıklarına göre bunu büyük put yapmamıştır ifadesini kullandılar. Daha sonra İbrahim (a.s.) onlara şöyle dedi: bkz. Enbiya, 66.
Yorumu Yorumla
-
summe (ثُمَّ)
Arapçada terahî (zaman aralığı ve sıralama) bildiren bağlaçtır; "sonra, ardından" anlamına gelir. İbn Fâris, bu edatın sadece kronolojik bir sonrayı değil, bir durumdan bambaşka ve zıt bir duruma geçişi (inkılâp) de ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "summe" kelimesinin bu ayetteki işlevinin, müşriklerin bir önceki ayette yaşadıkları o anlık "vicdani uyanış" (rücû) ile hemen ardından sergileyecekleri "kibirli inat" arasındaki o korkunç zihinsel uçurumu resmetmek olduğunu aktarır.
nukisû (نُكِسُوا)
nun-kef-sin (ن ك س) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), meçhul (edilgen), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Baş aşağı çevrildiler, tepesi üstü dikildiler, tersine döndürüldüler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi üst kısmından tutup aşağıya çevirmek, tersyüz etmek" olduğunu belirtir. Okun ucunun (temren) kırılıp gövdesine girmesine veya bir hastalığın nüksetmesine (geriye sarmasına) dilde bu kökten kelimeler kullanılır.
Bu fiilin içerdiği muazzam psikolojik ve ontolojik tasviri analiz eden Toshihiko Izutsu, "nukisû" (baş aşağı çevrilmek) ifadesinin Kur'an'ın en sarsıcı "zihinsel kırılma" metaforlarından biri olduğunu vurgular. Izutsu'ya göre müşrikler, İbrahim'in mantığı karşısında bir anlık dürüstlükle "Asıl zalim biziz" demişler; ancak kabilevi asabiyet ve ego devreye girince, akılları ve vicdanları normal seyrinden saparak "baş aşağı" (nukisû) dönmüştür. Bu, hidayetin kapısından dönüp tekrar karanlığın içine tepe taklak yuvarlanma halidir. Dücane Cündioğlu, bu kelimenin insanın hakikati görüp de kibrinden dolayı ona sırt dönmesinin yarattığı o "yamulmuş" kişilik yapısını dille resmettiğini belirtir.
alâ ruûsihim (عَلَىٰ رُءُوسِهِمْ)
İstîlâ (üzerine) bildiren "alâ" harf-i ceri, ra-elif-sin (ر أ س) kökünden türeyen "re's" (baş) kelimesinin çoğulu "ruûs" ve "-him" (onların) zamirinden oluşur. "Başlarının üzerine" anlamına gelir.
Bu tamlamanın "nukisû" fiiliyle birlikte yarattığı sinematografik tabloyu değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin müşriklerin yaşadığı o muazzam "utanç ve yenilgi" psikolojisini somutlaştırdığını belirtir. Öztürk'e göre onlar, mantıksal olarak yenildikleri için başlarını öne eğmişler (hicap duymuşlar), fakat bu eğiliş bir teslimiyet değil; hakikate karşı geliştirilen o inatçı ve "baş aşağı" (tersine) işleyen savunma mekanizmasının (nuks) fiziki tezahürüdür. Ayet, onların hem fiziksel hem de zihinsel olarak "tersyüz olduklarını" (baş aşağı çakıldıklarını) mühürler.
lekad (لَقَدْ)
Pekiştirme lam'ı ve tahkik (kesinlik) edatı olan "kad" kelimesinin birleşimidir; "Andolsun ki, sen de çok iyi biliyorsun ki" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın müşriklerin ağzından dökülen o çaresiz ama inatçı itirafın altını çizdiğini belirtir.
alimte (عَلِمْتَ)
ayn-lam-mim (ع ل م) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), ikinci tekil şahıs bir fiildir; "sen bildin, sen zaten biliyorsun" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran alameti ve hakikati kesin olarak kavramak" olduğunu belirtir. Müşrikler bu fiille, İbrahim'in argümanının doğruluğunu (putların konuşamadığı gerçeğini) aslında en başından beri kabul ettiklerini, bunun gizli bir bilgi olmadığını itiraf etmektedirler.
mâ hâulâi (مَا هَٰؤُلَاءِ)
Olumsuzluk edatı olan "mâ" ile yakındaki çoğul varlıkları işaret eden "hâulâi" zamirinin birleşimidir; "şunlar ... değildir, bunlar ... değillerdir" anlamına gelir. Zamir, İbrahim'in omuzunda balta bıraktığı o "büyük" put ve yerdeki kırıntılar (cüzâz) olan o nesnelere işaret eder.
yentıkûn (يَنطِقُونَ)
nun-tı-kaf (ن ط ق) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Konuşurlar, meramlarını ifade ederler" anlamına gelir. (Önündeki mâ edatıyla birlikte: "Konuşmazlar, konuşma yetileri yoktur"). İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi anlamlı ve düzenli bir şekilde dışa vurmak, akıl yürüterek beyan etmek" olduğunu belirtir.
Bu fiilin ayetin sonundaki o dramatik ve trajikomik işlevini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin içine düştüğü o "mantıksal intihar" anına dikkat çeker. Kılıç'a göre onlar, İbrahim'i susturmak ve üste çıkmak için "Sen de biliyorsun ki bunlar konuşmazlar!" (mâ hâulâi yentıkûn) derken; aslında kendi inanç sistemlerini kendi elleriyle (dilleriyle) yok etmişlerdir. Konuşamayan, aklı ve iradesi olmayan varlıklara "ilah" diye tapmanın ne kadar büyük bir "zulüm" ve "safsata" olduğunu bizzat itiraf ederek, İbrahim'in kurduğu o muazzam "ontolojik tuzağa" (keyd) kamilen düşmüşlerdir. Bu cümle, şirkin kendi kendini imha ettiği o son "baş aşağı" (nuks) çığlığıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla