Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 60. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 60. Ayet

    قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَـهُٓ اِبْرٰه۪يمُۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû semi’nâ feten yeżkuruhum yukâlu lehu ibrâhîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bazıları, ‘İbrahim denen bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik’ deyince.”

      Bazıları, İbrahim denen bir gencin bunları onlara bir oyun oynamak için “Allah’a yemin ederim ki putlarınıza bir oyun oynayacağım” diyerek diline doladığını işitmiştik” deyince birileri onun bu sözünü duydu ve “Bunu tanrılarımıza kim yaptı?” diye sordukları zaman (duyduklarını) kavmine haber verdi. İşte o zaman İbrahim denen bir gencin hüe ve tuzak kuracağını söyleyerek bunları diline doladığını işitmiştik dediler. Bu cümlenin, İbrahim denen bir gencin düşmanca ifadelerle bunları diline doladığını işitmiştik mânasında olması da mümkündür. Hz. İbrahim putlar hakkında o düşmanca ifadeyi, “İyi bilin ki âlemlerin Rabb’i dışında taptıklarınız benim düşmanımdır” dediği zaman kullanmış ve o putlara tapanların kendisinin düşmanları olduğunu haber vermişti. Onların taptıkları putlar da kendisine düşman olur. O puta tapanlar İbrahim’in bu sözünden onlara bu oyunu oynayanın o olduğu sonucunu çıkardılar. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kâlû (قَالُوا)

        kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs bir fiildir; "dediler, söylediler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "içteki bir düşünceyi, inancı, tespiti veya şahitliği dille, sesli harflerle dışa vurmak ve beyan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fizyolojik bir ses çıkarmak olmadığını, arkasında bir hüküm, şahitlik veya itiraz barındıran bilinçli bir söylem/ihbar üretmek olduğunu ifade eder.

        Bu fiilin ayetteki sosyolojik bağlamını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin çoğul formda (kâlû) gelmesinin kabilevi bir infiale ve toplumsal histeriye işaret ettiğine dikkat çeker. Putların yıkıntısı (cüzâz) karşısında yaşanan o dehşet anından sonra, "Bunu kim yaptı?" sorusuna verilen bu cevap, bireysel bir fısıltı değil, statükoyu korumak isteyen kalabalığın suçluyu bulmak için ürettiği kolektif bir linç çığlığıdır.

        semi'nâ (سَمِعْنَا)

        sin-mim-ayn (س م ع) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs bir fiil ve "-nâ" (biz) zamirinden oluşur. "Biz işittik, duyduk" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi kulak vasıtasıyla algılamak, idrak etmek ve anlamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının salt fiziksel bir duyumdan ibaret olmadığını, aynı zamanda mahkemede şahitlik yapmak ve bir eylemi tespit etmek anlamını da taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin teolojik soruşturmadaki (epistemolojik) ağırlığını inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin İbrahim'i heykelleri baltayla kırarken bizzat gözleriyle görmediklerine (rü'yet eyleminin yokluğuna) dikkat çeker. Ancak onun tevhidi söylemlerini, putları aşağılayan sözlerini daha önce "işitmişlerdir" (semi'nâ). Bu işitme, fiziki bir delil olmamasına rağmen ideolojik bir şahitliğe ve suç duyurusuna dönüştürülmüştür.

        feten (فَتًى)

        fe-te-ye (ف ت ي) kökünden türeyen ve nekre (belirsiz) formda gelen bir isimdir. "Bir genç, bir delikanlı, yiğit" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "tazelik, gençlik, bedensel ve ruhsal gücün zirvesi, yaşlılığın zıttı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın fiziksel olarak en enerjik, en hararetli olduğu ve karakterinin sertleştiği döneme bu ismin verildiğini aktarır.

        Kavramın felsefi ve sosyolojik boyutunu analiz eden Toshihiko Izutsu, İbrahim'in fütüvvet (gençlik/yiğitlik) kelimesiyle nitelenmesinin, onun kurulu düzene, putperest statükoya ve yaşlıların (âbâ/atalar) sarsılmaz hegemonyasına karşı başkaldıran o devrimci, korkusuz ve taze isyan ruhunu temsil ettiğini belirtir. Dücane Cündioğlu ise müşriklerin onu "feten" diyerek nekre (belirsiz) formda anmalarının muazzam bir sosyolojik aşağılama (tahkir) barındırdığına dikkat çeker. Koca bir kabile geleneğini yıkan bu eylemi, mecliste söz hakkı bile olmayan "toy, isimsiz, sıradan bir gencin" yapmış olması, kibirli yaşlılar heyetinin hazmedemediği ontolojik bir hezimettir.

        yezkuruhum (يَذْكُرُهُمْ)

        zel-kef-ra (ذ ك ر) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiil ve "-hum" (onları) zamirinden oluşur. "Onları anıyor, onları diline doluyor" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi zihinde canlı tutmak, unutkanlığın zıttı ve o canlılığı dille ifade etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kelimesinin bağlama göre farklı anlamlar kazandığını; burada putları hürmetle anmak değil, onları "ayıplamak, eleştirmek, hakaret etmek ve kötüleyerek dillerine dolamak (zemmetmek)" manasında kullanıldığını aktarır.

        Bu kelimenin politeist (çok tanrılı) toplum psikolojisindeki yerini inceleyen Angelika Neuwirth, müşriklerin ihbarında kullandıkları "onları diline doladığını işittik" ifadesinin kritik bir tabular hiyerarşisini gösterdiğini vurgular. Mekke ve Babil politeizminde, kutsal sayılan putlar aleyhinde kamusal alanda konuşmak, onları tartışmaya açmak veya sözel olarak eleştirmek (zikretmek) bile fiziksel yıkım (kırmak) kadar büyük bir teolojik suç ve küfür (blasphemy) sayılmaktadır. İbrahim'in zikri, onların kutsalını profanlaştırmıştır (sıradanlaştırmıştır).

        yukâlu (يُقَالُ)

        kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen muzari, meçhul (edilgen), üçüncü tekil şahıs bir fiildir. "Denilir, söylenir, çağrılır" anlamına gelir. İbn Fâris, fiilin eylemi gerçekleştireni (faili) değil, eyleme maruz kalanı (nesneyi) öne çıkardığını belirtir.

        Bu edilgen yapının metin içindeki edebi ve sosyolojik işlevini değerlendiren Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin meçhul formda (yukâlu) gelmesinin, İbrahim'in o ana kadar toplumun seçkinleri, yöneticileri veya karar alıcıları arasında tanınan, bilinen popüler bir figür olmadığını gösterdiğini aktarır. O, aristokratların meclisinde adı anılmayan, sadece halk arasında uzaktan uzağa "kendisine ... denilen" sıradan, marjinal bir gençtir. Bu gramatikal tercih, şirk elitlerinin kibrini ve muhatabı değersizleştirme çabasını dilbilgisel olarak mühürler.

        lehu (لَهُ)

        Tahsis, aidiyet ve yönelme bildiren "li" harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (ona) zamirinin birleşimidir; "ona, onun için" anlamına gelir. İsmin doğrudan o gence (feten) ait olduğunu ve bu isimlendirmenin onun üzerine yapıştırıldığını ifade eden gramatikal bir raptiyedir.

        ibrâhîmu (إِبْرَاهِيمُ)

        Tevhidi mücadelenin merkezindeki peygamberin özel ismidir. Yabancı kökenli (gayr-ı munsarıf) olduğu için tenvin almaz. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden Arapçaya geçmiş (muarreb) yabancı bir isim olduğunu belirtirler.

        Kelimenin kökenbilimini tarihsel dilbilim ışığında analiz eden Arthur Jeffery, "İbrahim" isminin İbranicedeki "Avraham" veya Aramicedeki eşdeğer köklerden geldiğini ve "büyük baba, çokların babası" manası taşıdığını tespit eder. Bu ismin cümlenin sonundaki dramatik konumunu inceleyen Prof. Dr. Hidayet Aydar, edebi bir tırmanışa (klimaks) dikkat çeker. Müşrikler cümleye "bir genç/toy" (feten) diyerek küçümsemeyle başlamış, "ona ... denilirmiş" (yukâlu) diyerek meçhullükle devam etmiş; ancak cümlenin sonuna saklanan bu isimle (İbrahim), aslında tarihin akışını değiştirecek o muazzam tevhidi kahramanın sahneye çıkışını bilmeden ilan etmişlerdir. Kendi sistemlerini yıkan "aranan suçlu", insanlığın en büyük uyanış manifestosunun bizzat kendisidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X