Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 59. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 59. Ayet

    قَالُوا مَنْ فَعَلَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَٓا اِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû men fe’ale hâżâ bi-âlihetinâ innehu lemine-zzâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(Dönüp durumu gören) putperestler, ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler”

      Eğer derinden derine düşünselerdi aslında kendilerinin zâlim olduklarını anlarlardı. Çünkü onlar bu putlara kendilerine bir menfaatleri dokunur diye tapıyorlar ve “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlardı. Putların kırılma ve parçalanmaya direnemediklerini, bunları yapanlara karşı koyamadıklarını gördüklerine göre nasıl olur da onların kendilerine bir menfaat sağlamalarını ya da bir zararı önlemelerini beklerler! Çünkü bir zararı kendisinden savuşturmaktan aciz olan varlık başkasına gelecek olanı haydi haydi önleyemez. Aslında gerçek zâlimler bu putlara tapanlardır. Çünkü kendisine bir fayda sağlayamayan ve bir zararı gideremeyen bir nesneden kendilerine fayda geleceğini ve zararı gidereceğini ummaktadırlar. Fakat onlar bunu akılsızlıklarından yapmaktadırlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kâlû (قَالُوا)

        kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs bir fiildir; "dediler, söylediler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "içteki bir düşünceyi, inancı veya tespiti dille, sesli harflerle dışa vurmak ve beyan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fizyolojik bir ses çıkarmak olmadığını, arkasında bir hüküm, şaşkınlık veya itiraz barındıran bilinçli bir kelam (argüman) üretmek olduğunu ifade eder.

        Bu fiilin ayetteki sosyolojik ve psikolojik bağlamını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin çoğul formda (kâlû) gelmesinin kabilevi bir infiale işaret ettiğine dikkat çeker. Müşrikler, tapınaklarına döndüklerinde karşılaştıkları o parçalanmış heykeller (cüzâz) manzarası karşısında bireysel bir sessizliğe gömülmemiş, aksine panik, öfke ve dehşet içinde kolektif bir çığlık (koro) halinde konuşmaya başlamışlardır. Bu fiil, statükonun yıkılışı karşısında toplumsal hezeyanın dille dışa vurumudur.

        men (مَن)

        Arapçada akıl ve şuur sahibi varlıkları sorgulamak için kullanılan istifham (soru) edatıdır; "Kim, hangi şahıs?" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, dilde cansız nesneler veya hayvanlar için "mâ" (ne) edatı kullanılırken, "men" edatının eylemin failinin kesinlikle irade ve akıl sahibi bir "kişi" olduğuna dair peşin bir kabulü barındırdığını aktarır.

        Bu edatın müşrik psikolojisindeki şok etkisini inceleyen Dücane Cündioğlu, "mâ" (ne) yerine "men" (kim) edatının kullanılmasındaki epistemolojik uyanışa dikkat çeker. Cündioğlu'na göre müşrikler, tapınaktaki o yıkımı gördüklerinde bunun bir deprem, yıldırım veya fırtına gibi kör bir doğa olayı (ne/mâ) olmadığını anında idrak etmişlerdir. Baltayla kasıtlı ve stratejik olarak yapılmış bu yıkım, ancak şuurlu ve isyankar bir aklın (kim/men) ürünü olabilir. Bu soru, onların kendi ilahlarını koruyamayan acziyetleriyle yüzleştikleri ilk rasyonel sorgulamadır.

        fe'ale (فَعَلَ)

        fe-ayn-lam (ف ع ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiildir; "yaptı, gerçekleştirdi, eyleme döktü" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir etki yaratmak, bir durumu değiştirmek, bir işi ortaya koymak ve bir nesneye müdahale etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kavramının insanın kasıtlı olarak (amden) veya refleks olarak yaptığı her türlü bedensel ve fiziksel müdahaleyi kapsadığını aktarır.

        Bu kelimenin içerdiği teolojik ironiyi analiz eden Toshihiko Izutsu, müşriklerin bu eylem kelimesini seçmelerindeki felsefi iflasa dikkat çeker. Izutsu'ya göre müşrikler, tapındıkları heykellere dışarıdan bir insanın "fiil" (müdahale/eylem) uygulayabildiğini ve o ilahların bu fiziksel eyleme karşı hiçbir karşı "fiil" (tepki) üretemeyen mutlak pasif nesneler olduğunu kendi dilleriyle itiraf etmektedirler. İlahlık, ontolojik olarak eyleyen (Fâil) olmayı gerektirirken; onların ilahları, dışarıdan gelen bir eylemin zavallı nesneleri (mef'ul) konumuna düşmüşlerdir.

        hâzâ (هَٰذَا)

        Yakında ve göz önünde bulunan eril nesneleri, durumları veya olayları işaret etmek için kullanılan ism-i işaret (işaret zamiri) edatıdır; "bunu, şu işi" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın konuşanın hemen yanı başındaki inkar edilemez, somut bir vakıaya dikkat çekmek için kullanıldığını belirtir.

        Bu zamirin Kur'an'ın edebi kurgusundaki (naratoloji) sinematografik işlevini değerlendiren Angelika Neuwirth, "hâzâ" kelimesinin sahneyi muazzam bir şekilde görselleştirdiğine dikkat çeker. Müşrikler "bunu kim yaptı?" derken, işaret zamiri (hâzâ) doğrudan o yerle bir olmuş, paramparça edilmiş put yığınlarına (cüzâz) işaret eder. Kelime, felaketin boyutunu ve müşriklerin gözleri önündeki o utanç verici yıkım manzarasını dondurup çerçevaleyen bir dehşet ifadesidir.

        bi âlihetinâ (بِآلِهَتِنَا)

        Durum ve hedef bildiren "bi" (-e/-a) harf-i ceri, elif-lam-he (أ ل ه) kökünden türeyen "ilah" kelimesinin çoğulu (âlihe) ve "-nâ" (bizim) muttasıl zamirinin birleşiminden oluşur; "bizim ilahlarımıza" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "hayret etmek, aklın aciz kalıp korku ve umutla sığınması, kulluk etmek" olduğunu belirtir.

        Sözcüğün kökenini inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "alaha" kelimesiyle aynı Sami havzasına dayandığını tespit eder. Bu tamlamanın sosyolojik ağırlığını analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, aidiyet zamirine (-nâ/bizim) dikkat çeker. Müşriklerin asıl öfkesi, evrensel bir kutsalın çiğnenmesine değil, kabilevi bir mülkiyetin ("bizim" ilahlarımız) saldırıya uğramasınadır. İlahları kendi aidiyetleriyle (bizim) tanımlamaları, putperestliğin evrensel bir hakikat arayışı değil, bencil bir "kimlik ve asabiyet" inşası olduğunu etimolojik olarak ifşa eder. İlah, onlara ait olan, onların sahip olduğu bir mülktür.

        innehu (إِنَّهُ)

        Pekiştirme ve mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki) edatı ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (o) zamirinin birleşiminden oluşur. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın muhatabın veya konuşanın zihnindeki her türlü şüpheyi dışlayarak, verilecek hükmün kesinliğini sarsılmaz bir mantıksal kaideye bağladığını belirtir.

        Bu edatın müşrik psikolojisindeki yerini inceleyen Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu gramatikal aceleciliğe dikkat çeker. Müşrikler henüz eylemi kimin ("men") yaptığını tespit etmemiş, faili yargılamamış ve dinlememişken; anında "innehu" (şüphesiz ki o) diyerek peşin bir hüküm vermişlerdir. Bu durum, bağnaz aklın savunma mekanizmasını yansıtır; sistemlerine dokunan kişi kim olursa olsun, o anında ve kesinlikle mahkum edilmelidir.

        lemine'z-zâlimîn (لَمِنَ الظَّالِمِينَ)

        Tekit (pekiştirme) bildiren "le" harfi, teb'îziyye/aidiyet bildiren "min" (den/dan) edatı ve zı-lam-mim (ظ ل م) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda ve belirlilik takısı (el) alan "zâlimîn" kelimesinin birleşimidir. "Kesinlikle zulmedenlerdendir, zalimlerin ta kendisidir" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi asıl ait olduğu ve olması gereken yerden çıkarıp, olmaması gereken bambaşka bir yere koymak" ve "karanlık (zulmet)" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, haksızlık ve haddi aşmak olan bu kavramın; mülk sahibinin sınırlarını ihlal etmek ve adaleti bozmak manalarına geldiğini aktarır.

        Bu sıfatın ayetteki felsefi ve teolojik trajedisini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin kelimeleri nasıl baş aşağı çevirdiklerine (ontolojik projeksiyon) dikkat çeker. Kılıç'a göre, cansız ve aciz taşları "Allah" makamına (ilahlığa) koyarak evrendeki en büyük ontolojik haksızlığı ve yer değiştirmeyi (zulmü) yapanlar bizzat müşriklerin kendisidir (şirk en büyük zulümdür). Ancak onlar, bu sahte ve zalim düzeni yıkan, taşları asıl yeri olan "hiçliğe ve molozluğa" geri döndüren İbrahim'i "zalim" (haksızlık yapan) olmakla suçlarlar. "Zâlimîn" kelimesi burada müşriklerin dilinde adaleti değil; sadece onların şirke ve sömürüye dayalı o bozuk düzenlerinin (statükonun) bozulmasına verdikleri hastalıklı tepkiyi tescil eder. Hakikati savunan adam, karanlığın bekçileri tarafından "zalim" ilan edilmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X