قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذ۪ي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
“İbrahim şöyle cevap verdi: Haytr, sizin Rabb'iniz, göklerin ve yerin Rabbidir; onları O yaratmıştır; ben de buna şahitlik edenlerdenim.”
İbrahim şöyle cevap verdi: Hayır, sizin Rabb’iniz, göklerin ve yerin Rabbi’dir; onları O yaratmıştır, yoksa taptığınız putlar değil. Bu şu demektir: Sizin Rabb’iniz, (varhğmı teyit eden) deliller ve yarattığı varlıklardaki sanatının izleri ile bilinen göklerin ve yerin Rabb’idir, yoksa uydurduğunuz ve ilâh edindiğiniz şeyler değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Bu beyanın, ben onun dediklerinin tümüne şahitlik edenlerdenim anlamına gelmesi ihtimali vardır. Söyledikleri arasında ileri sürdüğü deliller, Allah Teâlanm ilâhlığma dair kanıtlar ve onların putlara tapmakla akılsızlık ettiklerine dair ifadeler vardı. Göklerin ve yerin (O’nun tarafından) yaratılmış olduğuna şahitlik edenlerdenim mânasında olması da muhtemeldir. Şöyle de denilebilir: Arapça’da “şâhid” kelimesi “mübeyyin”, yani beyan eden anlamındadır. Buna göre âyetin mânası: “Ben bunu beyan edenlerdenim” şeklinde olur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
kâle (قَالَ)
kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiildir; "dedi, söyledi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "içteki bir düşünceyi, inancı veya itirazı dille, sesli harflerle dışa vurmak ve beyan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fizyolojik bir ses çıkarmak olmadığını, arkasında mantıksal bir kurgu veya kesin bir hüküm barındıran bilinçli bir söylem/argüman üretmek olduğunu ifade eder.
Bu fiilin ayetteki polemik bağlamını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin bir önceki ayetteki "Sen bizimle oyun mu oynuyorsun?" şeklindeki alaycı ve şaşkın sorusuna karşı, İbrahim'in bu cevabının (kâle) anında, tereddütsüz ve son derece ciddiyet barındıran net bir reddiye olarak geldiğine dikkat çeker. İbrahim, onların alaycı tavrını bu kesin ifadeyle kesip atar.
bel (بَلْ)
Arapçada kendisinden önceki sözü, varsayımı veya durumu kesin bir dille iptal edip (idrâb), cümleyi asıl ve sarsılmaz hakikate bağlayan geçiş edatıdır; "Bilakis, aksine, hayır öyle değil" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu edatın dildeki temel işlevinin "muhatabın zihnindeki yanlış kurguyu kesip atmak ve asıl teşhisi koymak" olduğunu belirtir.
Bu edatın retorik işlevini inceleyen Râgıb el-İsfahânî, İbrahim'in bu edatla muazzam bir yönlendirme yaptığını aktarır. Müşrikler onun "oyun oynadığını" (lâıbîn) zannederken, İbrahim "bel" (bilakis) diyerek bu ciddiyetsizlik ithamını kökünden reddeder ve konuşmayı felsefi bir şakadan çıkarıp evrensel bir uluhiyet beyanına (tebliğe) odaklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın tevhidi mücadelenin en keskin dilbilgisel kılıcı olduğunu, savunmadan doğrudan taarruza geçişi simgelediğini belirtir.
rabbukum (رَّبُّكُمْ)
ra-be-be (ر ب ب) kökünden türeyen "rabb" ismi ve "-kum" (sizin) muttasıl zamirinin birleşmesinden oluşur. "Sizin Rabbiniz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi ıslah etmek, koruyup gözetmek ve onu yavaş yavaş, kademe kademe hedefine ulaştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kavramının "bir nesneyi ilk varoluşundan alıp, kendi fıtratına uygun olan en mükemmel duruma doğru terbiye eden, besleyen mutlak otorite" anlamına geldiğini aktarır.
Bu ismin ayetteki aidiyet (kum) ekiyle birlikte kullanımını felsefi bir boyutta değerlendiren Dücane Cündioğlu, İbrahim'in doğrudan müşriklerin varoluşsal köklerine hitap ettiğine dikkat çeker. Onlar cansız heykellere (temâsîl) taparken, İbrahim onlara "Sizin gerçek terbiyeciniz, sizi besleyen ve hayatta tutan otorite o taşlar değil, bizzat asıl Rabbinizdir" diyerek onların o sahte aidiyetlerini parçalar.
rabbu's-semâvâti (رَبُّ السَّمَاوَاتِ)
ra-be-be kökünden gelen "Rabb" ismi ile sin-mim-vav (س م و) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan "semâvât" (gökler) kelimesinin oluşturduğu isim tamlamasıdır. İbn Fâris, sin-mim-vav kökünün temel etimolojik anlamının "yükseklik, yücelik ve bir şeyin üstünde olma durumu" olduğunu ifade eder.
Bu tamlamanın ontolojik genişlemesini analiz eden Angelika Neuwirth, İbrahim'in uluhiyet tanımındaki muazzam sıçramaya dikkat çeker. Müşrikler tapınaklara hapsedilmiş, sadece kendi kabilelerini veya şehirlerini ilgilendiren yerel, sınırlı ve aciz nesnelere (putlara) taparken; İbrahim, "Rabbiniz" dediği otoritenin sınırlarını aniden tüm kozmosa, başlarının üzerindeki o uçsuz bucaksız "göklerin" (semâvât) mutlak yöneticiliğine genişleterek pagan zihnini dehşete düşürür.
ve'l-ardı (وَالْأَرْضِ)
Bağlaç olan "vav" ile elif-ra-dad (أ ر ض) kökünden türeyen "arz" kelimesinden oluşur. "Ve yeryüzünün, yerin" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün semânın (göğün) zıttı olarak "aşağıda olan, taban, ağırlık, ayak basılan yeryüzü ve zemin" anlamına geldiğini belirtir.
Gökler ve yer (semâvât ve'l-ard) kalıbının Kur'an'daki varlık tasavvurunu inceleyen Toshihiko Izutsu, bu ikili kullanımın "merizm" (bütünü zıt uçlarıyla ifade etme) sanatı olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre İbrahim, yukarıyı ve aşağıyı kapsayan bu ifadeyle, evrende hiçbir boşluk, hiçbir ikincil tanrısal alan (panteon) bırakmaksızın tüm fiziksel gerçekliği tek bir mutlak iradenin (Rabb'in) yönetimi altına sokar. Parçalı tanrı anlayışı (şirk), yerini bütüncül ve kozmik bir tevhide bırakır.
ellezî (الَّذِي)
Arapçada ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır; "O ki, o kimse ki, -en/an" anlamlarına gelir. Kendinden önceki "göklerin ve yerin Rabbi" tanımlamasını, O'nun o muazzam yaratma eylemine (sıla cümlesine) bağlayan gramatikal bir köprü işlevi görür.
fetarehunne (فَطَرَهُنَّ)
fe-tı-ra (ف ط ر) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ve "-hunne" (onları/dişil çoğul) zamirinden oluşur. "Onları yoktan var etti, onları yardı/yarattı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi uzunlamasına yarmak, açmak, çatlatmak ve daha önce hiç örneği yokken bir şeyi ilk defa icat edip varlık sahnesine çıkarmak" olduğunu belirtir. Tohumun toprağı yarıp çıkmasına veya sütün sağılmasına dilde bu kökten kelimeler kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, "fıtrat/fatr" kavramının Kur'an'da eşyanın yokluk perdesini yırtarak, mutlak bir ilahi iradeyle yepyeni ve özgün bir biçimde varoluşa geçirilmesi eylemini temsil ettiğini aktarır.
Bu fiilin ayetteki teolojik polemik bağlamındaki olağanüstü gücünü analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, İbrahim'in kelime seçimindeki (fetare) zekaya dikkat çeker. Müşrikler, kendi elleriyle zaten var olan taşları ve ağaçları oyarak (yontarak) heykeller (temâsîl) yapmaktadırlar. İbrahim, "fatr" fiilini kullanarak onlara şu sarsıcı kıyası sunar: Sizin ilah sandıklarınız hazır malzemeyi taklit eden cansız nesnelerdir; benim Rabbim ise gökleri ve yeri hiçbir örneği yokken, yokluktan "yarıp çıkaran/icad eden" (Fatır) yegane yaratıcıdır. Bu fiil, sahte üretim (yontma) ile mutlak yaratılış (fatr) arasındaki ontolojik uçurumu resmeder.
ve enâ (وَأَنَا)
Bağlaç olan "vav" ile birinci tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamiri olan "enâ" (ben) kelimesinin birleşimidir. İbrahim, evrensel uluhiyet gerçeğini ilan ettikten sonra, cümlenin odağını kozmostan kendi bireysel duruşuna çeker. Müşriklerin o koca kabilevi kalabalığına ("kuntum entum ve âbâukum") karşı, tek başına bir "Ben" (enâ) olarak ontolojik bir meydan okuma inşa eder.
alâ (عَلَىٰ)
Arapçada "üzerine, ...-e dair, hakkında" anlamlarına gelen, istîlâ (kapsama, üstünlük) ve aidiyet bildiren harf-i cerdir. İbrahim'in şahitliğinin neyin "üzerine" ve ne kadar sağlam bir temele oturduğunu göstermek için kullanılır.
zâlikum (ذَٰلِكُم)
Orta veya uzak mesafedeki eril nesneleri, durumları veya kavramları işaret etmek için kullanılan "zâlike" ism-i işaretine muhatap (siz) zamiri olan "-kum" ekinin birleşmesinden oluşur; "İşte sizin bu durumunuza, bu anlattığım gerçeğe" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın az önce zikredilen o devasa hakikate (göklerin ve yerin yoktan yaratılmasına) işaret ederek, konuyu muhatapların zihninde dondurduğunu ve sabitlediğini aktarır.
mine'ş-şâhidîn (مِّنَ الشَّاهِدِينَ)
Teb'îziyye (parça bildiren) veya beyan bildiren "min" (den/dan) edatı ile şın-he-dal (ش ه د) kökünden türeyen ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve belirlilik takısı (el) alan "şâhidîn" kelimesinin birleşimidir. "Şahitlik edenlerdenim, kesin olarak bilen ve bildirenlerdenim" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir olaya bizzat hazır bulunmak, onu kendi gözüyle veya idrakiyle kesin olarak görmek ve bu bilgiyi açıkça beyan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şehadet kavramının salt bir görme eylemi değil, kalbin ve aklın o gerçeği şüpheye yer bırakmayacak şekilde (yakîn ile) idrak edip dile dökmesi olduğunu aktarır.
Bu kavramın kelam ilmindeki yerini ve İbrahim'in psikolojik duruşunu analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "şahit" kelimesinin müşrik argümanıyla girdiği zıtlığa dikkat çeker. Müşrikler inançlarını sadece geçmişten duydukları "biz babalarımızı böyle bulduk" (vecednâ) şeklindeki körü körüne bir taklide ve aktarıma dayandırırken; İbrahim kendi inancını "bizzat gördüğü, aklıyla idrak ettiği ve bedelini ödemeye hazır olduğu" aktif, bilinçli ve rasyonel bir "şahitlik" (şehadet) üzerine kurar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, İbrahim'in "Ben de buna şahitlik edenlerdenim" demesinin, sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda o sapkın topluma karşı açılmış hukuki ve teolojik bir davanın ilk sarsılmaz iddianamesi olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla