قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 53. Ayet
Daralt
X
-
53. “Onlar da ‘Atalarımızı bunlara tapar bulduk" diye cevap vermişlerdi.”
54. “İbrahim, ‘Doğrusu siz de atalarınız da açık bir sapkınlık içindesiniz’ dedi.”
Onlar da “Atalarımızı bunlara tapar bulduk” diye cevap vermişlerdi. İbrahim (a.s.) onlara dediklerini deyip, akılsızlıklarını ortaya koyunca tartışacak bir şeyleri kalmadı. Bunun üzerine atalarını taklide sığındılar ve atalarımızı bunlara tapar bulduk diye cevap verdiler. İbrahim, doğrusu siz de atalarınız da açık bir sapkınlık içindesiniz dedi. Hz. İbrahim onları atalarının yaptıklarından ve putlara tapmalarından dolayı kınamadı. Aksine onlara atalarının yaptıklarını anlattı sonra onların ve atalarının aynı fiili yapmakta olduklarını belirtti. Ve putlara tapmakla onların da atalarının da açık bir sapkınlık içinde olduklarını haber verdi.
Yorumu Yorumla
-
kâlû (قَالُوا)
kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs bir fiildir; "dediler, cevap verdiler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "içteki bir düşünceyi, fikri veya itirazı dille, sesli harflerle dışa vurmak ve beyan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fizyolojik bir ses çıkarmak olmadığını, arkasında mantıksal bir kurgu veya sosyolojik bir savunma barındıran bilinçli bir söylem (argüman) üretmek olduğunu ifade eder.
Bu fiilin ayetteki polemik bağlamını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İbrahim'in sarsıcı ve akla dayalı sorusuna ("Nedir bu heykeller?") karşılık, müşriklerin verdikleri bu cevabın (kâlû) bireysel bir tefekkürden ziyade, kabilevi bir refleks ve dogmatik bir koro halinde söylendiğine dikkat çeker. Çoğul kullanım, inkarın sosyolojik bir kalabalıktan güç aldığını resmeder.
vecednâ (وَجَدْنَا)
Bağlaç olan "vav" ile vav-cim-dal (و ج د) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs (biz) fiilinin birleşimidir; "biz bulduk, biz öyle rastladık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyle karşılaşmak, aranan veya kaybedilen bir şeye ulaşmak, bir durumu olduğu gibi idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vücûd" kavramının insanın bir gerçeğe aklıyla, duyularıyla veya içgüdüleriyle temas etmesi olduğunu aktarır.
Bu kelimenin Cahiliye dönemi arap sosyolojisindeki epistemolojik (bilgi felsefesi) ağırlığını inceleyen Toshihiko Izutsu, müşriklerin inanç sisteminin bu fiil üzerine kurulu olduğunu analiz eder. Izutsu'ya göre "vecednâ" (biz bulduk) mazereti, aklın ve eleştirel düşüncenin (rüşdün) tamamen iptal edilmesidir. Onlar putların ilah olduğuna dair rasyonel veya teolojik bir kanıt aramamışlar; sadece içine doğdukları toplumda bu inancı hazır, paketlenmiş ve tartışılmaz bir gerçeklik olarak "bulmuşlardır". Bu kelime, körü körüne taklidin (bağnazlığın) etimolojik itirafıdır.
âbâenâ (آبَاءَنَا)
elif-be-vav (أ ب و) kökünden türeyen "eb" (baba) isminin cemi mükesser (kuralsız çoğul) formu olan "âbâ" ve "-nâ" (bizim) muttasıl zamirinin birleşimidir; "babalarımızı, atalarımızı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "birini besleyen, terbiye eden, onun varoluşuna vesile olan temel kaynak ve kök" olduğunu belirtir.
Bu kelimenin teolojik ve sosyolojik bağlamını değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar, "âbâ" kavramının şirk toplumunu ayakta tutan en sarsılmaz otorite (gelenek) olduğuna dikkat çeker. İbrahim'in aklı ve vahyi merkeze alan ontolojik duruşuna karşı müşrikler, tek sığınakları olan "atalar kültüne" sarılırlar. Onlar için bir şeyin hakikat olmasının tek ölçütü, geçmişte babaları tarafından yapılmış olmasıdır. Angelika Neuwirth, bu savunmanın, rasyonel bir sorgulamaya (Furkan'a) karşı geliştirilen umutsuz bir kabilevi savunma mekanizması olduğunu ve Kur'an'ın bu kelimeyle "geleneğin sahte kutsallığını" deşifre ettiğini vurgular.
lehâ (لَهَا)
Yönelme, aidiyet ve ihtisas bildiren "li" harf-i ceri ile müennes/çoğul "-hâ" (onlara) zamirinin birleşimidir; "onlara, onlar için" anlamına gelir. Zamir doğrudan bir önceki ayette İbrahim'in aşağılayarak "heykeller" (temâsîl) dediği o cansız putlara döner. Bu gramatikal yönelme, ibadetin kime tahsis edildiğini sabitler.
âbidîn (عَابِدِينَ)
ayn-be-dal (ع ب د) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu gereği mansub (nesne/hâl) formda gelen bir kelimedir. "İbadet edenler, tapanlar, kulluk yapanlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "boyun eğmek, yumuşamak, mutlak bir itaatle teslim olmak ve zillet" olduğunu belirtir. Üzerinde yürüne yürüne düzleşmiş, itaatkâr hale gelmiş yola dilde "tarîk-i muabbed" denilmesi bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının sıradan bir saygı olmadığını; insanın kendi iradesini, özgürlüğünü ve varlığını kendisinden üstün gördüğü bir makam karşısında tamamen sıfırlaması (zilletin en uç noktası) olduğunu aktarır.
Bu kelimenin içerdiği ontolojik trajediyi analiz eden Dücane Cündioğlu, "âbidîn" sıfatının cansız heykeller için kullanılmasındaki felsefi çöküşe dikkat çeker. Cündioğlu'na göre insan, evrenin en şerefli ve akıl sahibi varlığı iken; kendi elleriyle yonttuğu, duymayan ve konuşmayan taşlara karşı "kulluk" (ibadet/zillet) seviyesine inerek kendi ontolojik mertebesini ayaklar altına almıştır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında bu kavramın "vecednâ" (bulduk) fiiliyle birleştiğinde, ibadetin bilinçli bir teolojik eylem olmaktan çıkıp, atalardan miras kalan şuursuz ve ritüelistik bir "kabile alışkanlığına" dönüştüğünü ifade eder. Müşriklerin argümanı, aklı iptal eden bir geleneğin mutlak itirafıdır: "Biz aklımızı kullanmadık, sadece atalarımızı onlara taparken (âbidîn) bulduk ve aynısını yapıyoruz."
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla