وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُۜ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 50. Ayet
Daralt
X
-
“İşte bu Kur’ân da bizim indirdiğimiz bereketli bir hatırlatıcı bilgi kaynağıdır. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?”
İşte bu Kur’ân da bizim indirdiğimiz bereketli bir hatırlatıcı bilgi kaynağıdır. Âyetin metninde geçen “zikrun mübârekun” tabirinin ne anlama geldiğini (yukarıda) açıklamıştık. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz? Bu beyan yapısı itibariyle her ne kadar soru cümlesi ise de gerçekte olumlu bir cümledir. Allah Teâlâ sanki şöyle demektedir: Bu Kuran, indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Onun böyle olduğunu siz biliyorsunuz. Bununla birlikte onu inkâr ediyorsunuz. Kur an onların akılsızlıklarını dile getiriyor ve inatlarını haber veriyor.
Yorumu Yorumla
-
ve hâzâ (وَهَٰذَا)
Bağlaç olan "vav" ile yakında ve göz önünde bulunan eril nesneleri/kavramları işaret etmek için kullanılan ism-i işaret (işaret zamiri) edatının birleşimidir; "Ve bu, işte bu" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "hâzâ" edatının dildeki temel işlevinin muhatabın tüm dikkatini zihinde muğlak olan bir şeyden alıp, hemen yanı başında duran, son derece açık, somut ve inkar edilemez bir gerçekliğe yöneltmek olduğunu aktarır.
Bu zamirin Mekke dönemi metinlerindeki retorik işlevini analiz eden Angelika Neuwirth, ayetin "ve hâzâ" şeklinde başlamasının Kur'an'ın kendi "metinselliğine" (textuality) ve vahyedilmiş bir "kitap" olma bilincine yönelik muazzam bir işaret olduğunu belirtir. Neuwirth'e göre, bir önceki ayetlerde geçmiş peygamberlere (Musa ve Harun'a) verilen Furkan ve Zikir'den bahsedildikten sonra, ilahi otorite doğrudan Hz. Muhammed'e inen vahye işaret ederek (işte bu); tarihi, geçmişten alıp Mekke'nin şimdiki zamanına (hâzır) bağlayan kesin bir delil sunumu (presentasyon) gerçekleştirir.
zikrun (ذِكْرٌ)
zel-kef-ra kökünden türeyen ve nekre (belirsiz) formda gelen bir mastar/isimdir. "Öğüt, hatırlatma, anma, şan, şeref" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi zihinde canlı tutmak, unutkanlığın (nisyan) zıttı ve o canlılığı dille ifade etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikir kavramının insanın fıtratında potansiyel olarak kodlanmış olan ilahi gerçeğin, vahiy yoluyla uyarılıp yeniden hatırlatılması ve muhafaza edilmesi eylemi olduğunu aktarır.
Bu kavramın Kur'an'ın kendi kendini isimlendirme stratejisindeki (semantik) merkeziliğini inceleyen Toshihiko Izutsu, "zikr" kelimesinin vahyin ontolojik (varoluşsal) doğasını yansıttığını analiz eder. Izutsu'ya göre Kur'an, kendisini muhataplarına gökten düşmüş yabancı ve anlaşılmaz bir metin olarak sunmaz; aksine o, evrenin nizamını, insanın yaratılış amacını ve geçmişin hakikatini insana kendi diliyle "hatırlatan" (zikr) kozmik bir aynadır. Müşriklerin reddettiği şey yeni bir icat değil, bizzat unuttukları kendi asli sözleşmelerinin (misak) hatırlatılmasıdır.
mubârakun (مُّبَارَكٌ)
be-ra-kef kökünden mufâale babında türeyen, ism-i mef'ul (edilgen) formunda ve nekre (belirsiz) bir sıfattır. "Bereketli kılınmış, kutsanmış, hayrı ve faydası çoğaltılmış" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "sabit olmak, devamlılık ve bir şeyin göğsü üzerine çöküp yerleşmesi" olduğunu belirtir. Dilde deveyi göğsü üzerine çöktürmeye "ibrak", suyun sabit kalıp biriktiği havuzlara "birke" denilmesi bu köktendir; buradan hareketle bereket, ilahi hayrın bir yerde kalıcı ve sabit olmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, bereket kavramının ilahi bir lütfun, fiziksel sınırları aşarak o nesnede veya eylemde feyizli bir şekilde çoğalması, büyümesi ve asla tükenmemesi manasını taşıdığını aktarır.
Sözcüğün kökenbilimini inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "burek" ile İbranicedeki "berakah" (kutsama, ilahi inayet) kelimeleriyle aynı kadim Sami havzasından beslendiğini tespit eder. Bu sıfatın felsefi boyutunu ayetin bağlamında değerlendiren Dücane Cündioğlu, "mubârakun" kelimesinin niceliksel bir çokluktan ziyade ontolojik bir derinlik ifade ettiğini vurgular. Kur'an (Zikir) "mübarek"tir; çünkü o, sınırları belli harflerden ve sayfalardan oluşmasına rağmen, ürettiği anlam, ahlak, hukuk ve medeniyet tasavvuruyla asırlar boyunca tükenmeyen, sürekli genişleyen (bereketlenen) ve insanlığa feyiz veren sarsılmaz (sabit) bir kaynaktır.
enzelnâhu (أَنزَلْنَاهُ)
nun-ze-lam kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil, "-nâ" (biz) fail zamiri ve "-hu" (onu) mef'ul (nesne) zamirinden oluşur. "Biz onu indirdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin yüksek bir yerden aşağıya doğru inmesi, düşmesi veya yerleşmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inzal" eyleminin Kur'an bağlamında fiziksel bir nesnenin mekansal olarak gökten yere düşmesi olmadığını; ilahi kelamın, aşkın (transandantal) boyuttan melek (Cebrail) vasıtasıyla beşeri idrak seviyesine, insanın anlayabileceği kelimelere büründürülerek lütfedilmesi (indirilmesi) olduğunu aktarır.
Bu fiilin içerdiği teolojik mesajı kelam ilmi ekseninde analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin birinci çoğul şahıs (Biz) formuyla ve if'âl babında (inzâl) gelmesinin vahyin kaynağını şüpheye yer bırakmayacak şekilde sabitlediğini belirtir. Öztürk'e göre "Biz indirdik" vurgusu, vahyin peygamberin kendi zihinsel çabasıyla, felsefi dehasıyla veya toplumsal gözlemleriyle "aşağıdan yukarıya" ürettiği bir metin olmadığını; aksine doğrudan mutlak iradeden kopup gelen, "yukarıdan aşağıya" inen, tamamen ilahi inisiyatife dayalı aşkın bir lütuf olduğunu ilan eder. Vahiy beşer ürünü değildir; ilahi bir iniştir.
e fe entum (أَفَأَنتُمْ)
Soru (istifham) edatı olan "hemze", bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile ikinci çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamiri "entum" (siz) kelimesinin birleşiminden oluşur. "O halde siz mi, öyleyken sizler mi?" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edat diziliminin sıradan bir sorudan ziyade "istifham-ı inkari ve tevbîhi" (kınayıcı, şaşkınlık bildiren ve reddeden soru) olduğunu belirtir.
Bu zamirin kullanıldığı retorik kurguyu inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, cümlenin başındaki ilahi azametle (Biz indirdik) sonundaki beşeri acziyet (siz mi?) arasındaki sarsıcı tezada dikkat çeker. "Biz o kadar mübarek bir Zikr'i indirdik, o halde bu yüce hakikate karşı durmaya kalkanlar o zayıf iradeleriyle 'sizler' misiniz?" Bu gramatikal yüzleşme, müşriklerin inkarını mantıksal bir absürtlüğe dönüştürerek onların iddialarını değersizleştirir.
lehu (لَهُ)
Tahsis, aidiyet ve yönelme bildiren "li" harf-i ceri ile üçüncü tekil şahıs "-hu" (O'na) zamirinden oluşur. "O'na karşı, O Zikr'i" anlamına gelir. Zamir doğrudan ayetin başındaki "Zikr" (Kur'an) kelimesine döner.
munkirûn (مُنكِرُونَ)
nun-kef-ra kökünden if'âl babında türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. "İnkar edenler, tanımayanlar, reddedenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi bilmemek, tanımamak, kalbin ve gözün ona yabancı kalması" olduğunu belirtir. Maruf'un (bilinen, alışılan, iyi olan) tam zıttıdır; nükr/münker, insanın fıtratının ve aklının yadırgadığı, çirkin bulduğu şeydir. Râgıb el-İsfahânî, inkar eyleminin sadece bilgisizlikten doğmadığını; kişinin aslında doğruluğunu içten içe bildiği veya fıtraten tanıması gereken bir hakikati kibri ve inadı yüzünden kasıtlı olarak "tanımamazlıktan gelmesi", ona "yabancılaşması" durumu olduğunu aktarır.
Bu kelimenin Mekke aristokrasisinin psikolojisindeki ağırlığını ve ontolojik boyutunu analiz eden Toshihiko Izutsu, müşriklerin tutumunu tanımlamak için "küfr" (örtmek) veya "tekzib" (yalanlamak) kelimeleri yerine "inkar" (yabancılama/tanımama) kelimesinin seçilmesindeki felsefi inceliğe dikkat çeker. Izutsu'ya göre müşrikler, Kur'an'ı sadece yalanlamakla kalmamış; o mübarek kitabın sunduğu tevhidi nizamı, ahlaki sorumlulukları ve eşitlikçi sistemi kendi kabilevi ve sınıfsal yapılarına (Cahiliye sistemine) tamamen "yabancı, garip ve alışılmadık" (münker) bularak, onu kendi dünyalarından radikal bir şekilde dışlamışlardır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, inkar kavramının kelam ilminde pasif bir idrak eksikliği olmadığını, iradenin hakikat karşısında aktif bir körlük taklidi yapması ve ilahi hitaba karşı "ben seni tanımıyorum" kibrini sergilemesi olduğunu vurgular. Soru formundaki kapanış, bu kibrin varacağı acı sonu muhatapların kendi vicdanlarına havale eden bir mühürdür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla